Bu blogda sıkça yer verdiğim görüşlerimdem biri, 5371 sayılı kanun uyarınca yürütülmekte olan, doktarlara yönelik "devlet hizmet yükümlülüğü" uygulamasının kölelik/zorunlu çalıştırma kapsamında olduğu, bu nedenle hukuksuz olduğu ve insan hakları ihlali sayılması gerektiğidir. Bu yazıda bunu daha detaylı olarak anlatmaya çalışacağım.
Bu konuyu düzenleyen, Türkiye'nin de taraf olduğu uluslarası metin, 1930 yılında kabul edilmiş bir ILO metni olan CEBRİ VEYA MECBURİ ÇALIŞTIRMAYA İLİŞKİN (29 NO'LU) SÖZLEŞME. (sözleşmenin tam metnine bu linkten ulaşabilirsiniz, metnin bundan sonraki kısmında yalnızca sözleşme olarak kullanılacaktır)
Bu sözleşme ile ilgili kanunun Resmi Gazete'de yayınlanarak Türkiye'de yürürlüğe giriş tarihi 1998 (23 Haziran 1998 / 23381). Yalnızca bu tarihi öğrenmek bile mevcut uygulama ile ilgili kimi tartışmalara son vermek için yeterli. Mevcut uygulamanın yeni bir uygulama olmadığı, daha önce de Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılmış uygulamaların devamı niteliğinde olduğu şeklinde bir savunma mevcut. 1998'e kadar Türkiye Cumhuriyeti, bu uluslararası sözleşmeye taraf olmadığından burada bahsedilen hükümlerin bağlayıcılığından muaf kabul edilebilir. Böylece eski zorunlu hizmet uygulamaları ilkesel olarak yanlış olmaya devam etse hukuken uygun olmaktadır. 1998'den sonra ise, bu sözleşmeye aykırı kanunların ortadan kaldırılması ve yürütmesinin durdurulması ve yeni yapılacak kanunların bu sözleşmeye uygun olarak hazırlanması gerekmektedir. Dolayısıyla, eski bir kanunun yeniden yürürlüğe sokulduğu, bunun yeni bir kanun/uygulama olmadığı savunması geçerliliğini yitirdiği gibi 2005 yılında kabul edilen 5371 sayılı kanunun da sözleşmeyle çelişmemesi gerekmektedir.
Şimdi çelişip çelişmediğine daha ayrıntılı bakalım, sözleşme maddelerini inceleyerek.
"Madde 2:
Bu Sözleşmenin amaçları için, “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri ifade eder."
5371 sayılı kanunda geçen "Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler" ifadesi burada belirtilen "ceza tehdidi" kapsamına girecektir. Devlet, bu hizmeti icra etmeyenleri pratik olarak "meslekten men" ile cezalandıracağını beyan etmektedir. Devlet hizmet yükümlülüğünün doktorlar arasındaki adının "zorunlu hizmet, mecburi hizmet" olması "tam isteği olmadan" ifadesini karşılar sanırım. "Başkaları adına konuşma" diyecekler için ben kendi pozisyonumu açık olarak ortaya koyayım:
Devlet beni bu hizmete isteğim olmadan, ceza tehdidi ile göndermektedir.
Sanırım artık anlaştık; devlet hizmet yükümlülüğü, "cebri veya mecburi çalıştırma"nın uluslararası hukuktaki tanımı kapsamına girmektedir.
Elbette her kuralın istisnaları vardır. İkinci maddenin geri kalan kısmı bu istisnaları tarif ediyor:
"Ancak “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi bu Sözleşme bağlamında aşağıdakileri kapsamaz:
Mecburi askerlik hizmeti hakkındaki kanunlar gereğince mecbur tutulan ve sadece askeri bir mahiyet taşıyan işlere hasredilen bir çalışma veya hizmet;
Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet,
Çalışma veya hizmetin bir kamu makamının nezaret ve kontrolü altında icra edilmesi ve söz konusu ferdin özel kişilerin, şirketlerin veya özel-tüzel kişilerin hizmetine bırakılmaması veya verilmemesi şartıyla, bir mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının sonucu olarak yapmaya mecbur edildiği bir iş veya hizmet;
Olağanüstü hallerde, yani harp, felaketler veya yangın, su baskını, açlık, yer sarsıntıları, salgın hastalıklar ve şiddetli hayvan salgınları, hayvanların ve mahsule zarar veren böcek veya parazitlerin hastalık yaymaları durumunda ve genel olarak halkın bütünün veya bir kısmının normal yaşama şartlarını veya hayatını tehlikeye koyan tehlikeli veya zarar verici her türlü şartlarda yapılması mecburi bir iş veya hizmet;
Küçük çaplı toplumsal hizmetler, yani toplum fertleri tarafından doğrudan doğruya toplum menfaatine yapılan işler, bizzat toplumun fertleri veya doğrudan doğruya temsilcilerinin bu çalışmaların gerekli olduğunu beyan etmeleri hakkının tanınması şartıyla toplum üyelerine düşen olağan kamu hizmeti mükellefiyetleri olarak mütealaa edilecektir."
Bunlar içinde yalnızca "
Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet" maddesi mevcut kanuna gerekçe kabul edilebilir ancak burada kast edilenin kişilerin meslekleri dışındaki, jüri üyesi olma vb. gibi kamu hizmetleri olduğunu da göz önünde bulundurmak gerek. Kişilerin mesleklerinin elinden alınması tehdidiyle 350-550 gün doktor olarak çalıştılımasını bu kapsamda ele almak, buradaki tanımın sınırlarını çok çok esnetmek olur sanırım.
Yine de, mevcut uygulamanın izin verilen cebri ve mecburi çalıştırmalardan biri olduğunu kabul etsek bile sorunlar var. Sözleşmenin geri kalan kısmında mecburi çalışmalara dair getirilen kurallara bakarak bu sorunlara göz atalım.
"MADDE 9
Bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde belirtilen aksi hükümler hariç, cebri veya mecburi çalıştırma koyma hakkına haiz herhangi bir makam önce;
Verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna,
Bu hizmet veya işin halihazır veya yakın gelecek zarurete haiz olduğuna;
İlgili ülkede benzeri iş veya hizmetler için geçerli olanlardan düşük olmayan ücret ve çalışma şartları önerilmesine rağmen bu hizmetin yerine getirilmesi veya işin yapılması için gönüllü iş gücü temini mümkün olmadığına;ve
iş veya hizmetin, mevcut işgücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine kani olduğu takdirde ancak bu çalıştırma şekline müsaade etmelidir."
Ortada bir kanun olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin, doktorlardan bu yolla alınan hizmetlerin bu özelliklere haiz olduğunu düşündüğü sonucunu çıkartmak gerek. Bu konuda yorum yapma hakkı bana ait değil. TBMM, hükümet veya Sağlık Bakanlığı bu konudaki görüşlerini resmi olarak açıklarsa haberdar olmuş oluruz. Bildiğim kadarıyla böyle bir gerekçe, yazılı ve kamuya açık halde, mevcut değildir.
"MADDE 10
Vergi olarak talep edilen cebri veya mecburi çalıştırma ve idare görevleri icra eden şefler tarafından kamu menfaatine çalışmalar için konulan cebri veya mecburi çalıştırma tedricen kaldırılacaktır.
Bu kaldırmayı beklerken, vergi olarak cebri veya mecburi çalıştırma talep edildiği veya kamu menfaatine çalışmalar için idari görevleri icra eden şefler tarafından cebri veya mecburi çalıştırma konulduğu takdirde ilgili makamlar ilk önce:
Yapılacak iş veya verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna;
Bu hizmet veya işin halihazır veya kaçınılmaz olarak yakında doğacak bir ihtiyacı karşıladığına
iş veya hizmetin mevcut iş gücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine;
Bu iş veya hizmetin icrasının işçileri daimi ikametgahlarının olduğu mahalden uzaklaştırmaya mecbur etmeyeceğine;
Bir iş veya hizmetin icrasının dinin, sosyal yaşamın, veya tarımın icaplarıyla uyumlu yönlendirileceğine kani olmalıdırlar."
Mevcut uygulama, sondan bir önceki hükme aykırıdır. 13 yıldır Ankara'da ikamet ediyorum, devletin ADNEKS sistemi bile "daimi ikametgah"ımı şu anda bu yazıyı yazmakta olduğum, Çankaya/Ankara'da bulunan ev olarak kaydetmiş durumda. Mecburi hizmetimi yapacağım yer ise Afyon. Tanıdığım neredeyse tüm doktorlar da yaşadıkları şehri değiştirmek zorunda kaldılar. İkamet ettiği şehirde mecburi hizmetini yerine getiren doktor oranı %10'u bulursa, bunu mucize kabul ederim. Bu konudaki sayıları açıklama sorumluluğu da, yine Sağlık Bakanlık'ına aittir.
"MADDE 11
Sadece 18’den yukarı ve 45’den aşağı yaşlarda bulunan sağlam yetişkin erkekler cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olabilirler. Bu sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen iş türleri hariç, aşağıdaki tedbirler ve şartlar dikkate alınmalıdır.
Mümkün olan her halükarda, konulan işi yapacak ilgililerin bulaşıcı bir hastalığının olmadığının, bedeni kabiliyetlerinin yapılacak iş ve icra edileceği şartlara uygunluğunun idarece tayin edilen bir doktor tarafından önceden tesbit edilmesi.
Öğretmenler öğrenciler ve genel olarak idari personelin muaf tutulması;
Her toplumda aileyi ve sosyal yaşam için zorunlu yetişkin ve sağlam erkek miktarının bırakılması
Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi,
Yukarıdaki paragrafın (c) altparagrafının uygulamasında, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeler, belirli sayıda nüfustan bir seferde alınabilecek daimi nüfusun erkek ve sağlam fert nisbetini tesbit eder, ancak bu nisbet hiç bir şekilde bu nüfusun %25 ini geçemez. Bu nisbeti tesbit ederken yetkili makamlar nüfus yoğunluğunu bu nüfusun sosyal ve fiziki kalkınmışlığını, mahallinde ve kendi hesaplarına ilgililer tarafından icra edilecek işlerin durumunu ve yılın hangi devresinde olacağını dikkate almalıdırlar; ve genel olarak ilgili toplumun normal yaşamının iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarına saygı göstermelidirler."
Peki bu durumda zorunlu hizmete gönderilen kadın meslektaşlarımın durumu ne olacak? "18-45 yaş arasındaki sağlam yetişkin erkek" tanımına dahil olmadıkları muhakkak. O zaman kanunu değiştirip, devlet hizmet yükümlülüğünü yalnızca erkek doktorlara mı uygulayacağız? "Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi" hususu da bir başka problem yaratan husus. Eşleri özel sektörde çalışanlar mazaret kuralarından faydalanamadığından, eşleri bir şehirde kalırken kendileri başka bir yere gitmek zorunda kalabilmektedir. Bu şekilde parçalanmış aileler, annesi veya babası yanında olmaksızın büyümek zorunda kalmış çocuklar mevcuttur.
"MADDE 12
Herhangi bir ferdin muhtelif şekiller altında cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalabileceği azami müddet, 12 aylık bir sürede, işyerine gitmek ve oradan gelmek için geçen gerekli yolculuk günleri de dahil olmak üzere 60 günü geçemez.
Cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalan her işçiye icra ettiği cebri veya mecburi çalışma müddetlerini gösteren bir sertifika verilecektir."
Devlet hizmet yükümlülüğü, kanunda belirtilen olan şartlara göre değişmekle birlikte, 300-600 gün süreyle yapıldığını belirtmek isterim. Yani bir yılda en fazla 60 gün değil, 10 ile 20 ay arasında değişen bir süre boyunca, sürekli yapılmaktadır. Bu hüküm de açık olarak ihlal edilmektedir.
"MADDE 23
Sözkonusu Sözleşme hükümlerini yerine getirmek için yetkili makamlar cebri veya mecburi çalıştırmanın kullanımına ilişkin tam ve vazıh yönetmelikleri yayımlayacaklardır.
Bu yönetmelikler, özellikle cebri veya mecburi çalışmaya tabi kılınan her şahsa, çalışma koşullarıyla ilgili şikayetlerini yetkililere iletmesini mümkün kılacak ve bu şikayetlerinin incelenip değerlendirilmesini güvence altına alan kurallar ihtiva edecektir."
İkinci paragrafta belirtilen hükümlere uygun bir yönetmelik mevcut değildir, doktorlar böyle bir hakları olduğu konusunda bilgilendirilmemektedir.
Sözleşmedeki tanım ve ayrıntılara baktık. Şimdi de ilk maddeye bakalım:
"MADDE 1
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu Sözleşme’yi onaylayan her üyesi mümkün olduğu kadar kısa bir sürede her ne şekil altında olursa olsun cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılmasını taahhüt eder.
Cebri veya mecburi çalıştırmanın tamamen kaldırılması amacıyla, cebri veya mecburi çalıştırmaya, geçici bir müddet için, sadece kamu yararı ve istisnai önlem olarak aşağıdaki maddelerde belirtilen şartlarda ve garantilerle başvurulabilir.
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren beş senelik bir sürenin sonunda ve Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim kurulunun aşağıdaki 31 inci maddede öngörülen raporunu hazırlaması sırasında Uluslararası Çalışma Örgütü her ne şekil altında olursa olsun yeni bir geçiş süresi tanınmaksızın cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılması ihtimalini tetkik edecek ve Konferans gündemine bu konunun alınıp alınmaması hususuna karar verecektir."
Hem burada, hem de diğer maddelerde sık tekrarlanan bir husus var: Belirtilmiş olan izin verilen koşullarda uygulanan cebri ve mecburi çalıştırmanın mümkün olan en kısa sürede kaldırılması.
5371 sayılı kanun 2005 Haziran'ından beri yürürlüktedir. Geçen sürede kaldırılmamıştır ve kaldırılmasına dair bir hazırlık, kamuoyuyla paylaşıldığı kadarıyla, yoktur.
İncelememiz bu kadar.
Şimdi sormak isterim:
1) Taraf olduğu uluslararası sözleşmeye aykırı bir uygulamayı sürdüren bir devlet "hukuk devleti" vasfına haiz kabul edilebilir mi?
2) Yapılan kanunların yalnızca anayasaya değil, taraf olunmuş ve bağlayıcı hükümleri bulunan uluslararası sözleşmelere de uygunluğunu denetlemekle sorumlu olan Anayasa Mahkemesi, yukarıda sıralanan hükümler ortada dururken ve iki üyesi de bu uygulamayı "angarya" olarak niteleyip red oyu verirken nasıl olup da bu kanunun yürütmesinin devamına karar verebilmiştir? (ilgili karar bu linkten okunabilir)
3) Türkiye Cumhuriyeti, bu sözleşmeye taraf olarak uluslararası topluma ve kendi vatandaşlarına vermiş olduğu taahhütleri yerine getirmiş kabul edilebilir mi?
En temel haklarımı gasp eden ve hukuka uygun davranmayan bir ülkede yaşadığımı düşünürsem, haksız mı olurum sizce?
3 Kasım 2011 Perşembe
Farmakoloji ve futbol
İki haftadır, ara ara, Alev Alatlı'nın Cüneyt Özdemir'in SoruYorum programında söylediklerini düşünüyorum. Geçen ay bir söyleşide kullandığı "paçozlaşma" tabiri, programda yine gündeme geldi. Alatlı bundan ne anladığını açıkladıktan sonra çok önemli bulduğum bir noktaya dikkat çekti. Toplumun belli bir alanında böyle bir eğilim varsa, bunun o alanla sınırlı kalması mümkün değildir. Bu tarz meselelerin işleyişi birleşik kaplar prensibine uyar, cemiyetin bir yerinde böylesi bir hal varsa mutlaka başka alanlarda da benzeri vardır. Seviye hiçbir yerde diğerlerinden daha yukarıda değildir, bir müdahaleyle yukarı çıkarsanız bile eski yerine geri döner. Bir kurumunuz yozlaşıyorsa, büyük olasılıkla çoğu kurumunuz yozlaşıyordur.
Belki de bu nedenle, bu akşam Tranzonspor - CSKA Moskova arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçını izlerken rahmetli Oğuz (Güç) Abi'nin asistanlığım zamanında bize (birkaç asistana) söyledikleri geldi aklıma:
Ulusal kongrelere gittiğinizde iyi bir eğitim aldığınızı, Türkiye'deki meslektaşlarınızdan yer yer çok daha iyi olduğunuzu göreceksiniz. Uluslararası kongrelere gittiğinizde de hiçbir şey olmadığınızı göreceksiniz.
Meslekte yeni sayılırım, asistanlığı da sayarsak farmakologluk hikayem henüz 6,5 yıllık ama bu sürede gördüklerim bile Oğuz Abi'nin iddiasının haklılığına ikna olmak için yeterli. Tam da burada Alev Hanım'ın dikkat çektiği husus devreye giriyor. Yalnızca biz farmakologlar için geçerli değil yurt içinde iyi olanların yurt dışında ancak vasat olabilmesi, futbolumuz da bu kurala aynen uyuyor.
Elimizde uzun zamandır Türkiye'nin 4 büyük takımından bir kabul edilen bir takım var, geçen sene şampiyonluk kovalamış. Bu takımın flaş ismi Burak Yılmaz var bir de elimizde. Türkiye'deki lig maçlarında Trabzonspor'un genel saha içi organizasyonu oldukça iyi gibi görünüyor, Burak Yılmaz ise kimi zaman adeta "durdurulamaz" gibi anlatılıyor kimileri tarafından ama uluslararası arenaya çıkınca dökülmeye başlıyor pullar. Aynı durum diğer takımlarımız ve çoğu futbolcumuz için de geçerli, değil mi? Alev Alatlı'ya hak vermemek mümkün değil.Millet olarak (yanlış, eksik, baştan savma ve bozuk) iş yapma anlayışımız farmakoloji alanında kendini nasıl ortaya koyuyorsa, futbolda da öyle ortaya koyuyor.
Farmakoloji camiasının daha iyiye gitmesi için pek ümidim yok, iyiye gitmesine sebep olcak herhangi bir gelişme veya böyle bir gelişmeye dair bir emare dahi yok ortada. Futbolumuz için durum farklı mı sanki?
Not: Uzun zaman sonra okuyacaklar veya futbolla ilgilenmeyenler için maçın skorunu da yazmak gerekir sanırım: 0 - 0. Kendi sahamızda oynadığımız, kazanamazsak grupta zor duruma düşecebileceğimiz ve rakibin son 15 dakika on kişi kaldığı maçtan ancak beraberlik çıkarabildi Trabzonspor. Ve evet, Trabzonspor taraftarıyım. Trabzon'da doğup çocukluğunun bir kısmını Faroz'da geçirince, senede bir maç bile seyretmesen dahi, bırakamıyorsun takımı.
1 Kasım 2011 Salı
Kısa kısa - III
- Gülüp geçmek, bir yaştan sonra, hafife almanın değil ağırlığına dayanamayacağını bilmenin işareti haline geliyor galiba.
- Zeka da çalışma azmi de nadir bulunan şeyler, ikisinin aynı insanda olması ise çok çok nadir. Böyle bakınca Escher mucize gibi bir adam. O derecede zeka ve o kadar ayrıntıyla bıkmadan, yorulmadan uğraşacak azim bir daha ne zaman aynı kişide bir araya gelir bilemiyorum.
- Herkes eşit ama herkes aynı değil. İyi bir ütopya yazılacaksa, bunu aklıda tutmak gerek.
- Son bir iki yıldır üzerine en çok düşündüğüm konulardan biri "birlikte büyümek". Liseyi, üniversiteyi birlikte okuduğum, beraber uzmanlık yaptığım, aynı evde kaldığım insanların bir zamanlar "büyüklerin yaptığı şeyler" diye düşündüğümüz olayların içinden geçişine şahit ve yer yer ortak oldum. Ben de kendi payıma düşenleri yaşadım; sağ olsun sevdiklerim de eşlik, yarenlik etti. Birbirimizin acılarını anlayabilecek yaşa geldik hep birlikte. Ne güzel, ne fena...
- Hayatımın bir kısmını, hakkında "elbet bir yolu bulunur" denilen şeylerin bir yolunu bulamayışımın hikayesi olarak anlatabilirim. Pek çok kişinin de aynı durumda olduğunda eminim. "Küçük adam"olmak ve acz böyle bir şey olsa gerek.
- Zengin kız fakir oğlan hikayeleri yalnızca Türk sinemasının değil, tüm dünyada popüler filmlerin dönüp dönüp ele aldığı meseleler arasında. Bunu hakkını vererek yapan, mutlu sonla biten kuru melodramlar seviyesinin üzerinde bie şey ortaya kayabilen fazla örnek yok ama bu durum yeni bir moda ortaya çıkmasına engel olmadı.
"Hep beraber zenginleşiyoruz" masalının biteviye anlatılması inandırıcılığını artırmadığı gibi sokaktaki realiteyi de değiştirmiyor. Adil dağıtılmayan bir milli servetin doğal sonucu olarak zengin-fakir ayrımının daha da belirginleştiği, dünyadaki eğilime uygun olarak refah devleti parça parça sökülürken orta sınıfın ortadan kaldırılıp, proleterleştirildiği zamanlardayız. Televizyonlar bu fırsatı kaçıracak değildi elbette...
Zengin-fakir meselesini hikayenin merkezinde bir yerlere koyan dizilerimize bir bakalım: Adını Feriha Koydum, Kalbim Seni Seçti, Kuzey Güney, Pis Yedili, vb. Fakirliğin pek çok farklı olayın bir unsuru olarak dahik olduklarını da eklersek örnekler artar: Behzat Ç, Öyle Bir Geçe Zaman Ki, İffet...
Meselenin popüler kültür içinde bu şekilde sulandırılmasının gerçek bir sınıf bilinci oluşmasına mani olup lümpenleşmeye yol açması, konunun kaderci bir bakışla ele alınmasının devamına hizmeti, "Amerikan rüyası"na inancın sürdürülmesine katkısı vb. tartışılabilir elbette ama benim girmek istediğim alan kesinlikle bu değil.
Merak ettiğim husus şu:
Geçenlerde Başbakan gazetelerin genel yayın yönetmenleri ile bir araya geldi ve terörle ilgili haberlere ne şekilde yer verilmesi gerektiğini konuştu. Haberlerin mevcut hali yönetimdeki iradenin görmek ve göstermek istediği resimle uyumlu değildi ve bir parça rötuşlanmasında fayda görülmüştü anlaşılan. Bu dizilerde anlatılan resim de "solun bittiği, sınıfların ortadan kalktığı bir dünyada hep birlikte zenginleşen millet" resmiyle uyumlu değil aslında. Başbakan, yapımcıları ve televizyon yöneticilerini çağırıp bu durumu da bir hale yola koymalarını ister mi acaba?
11 Ekim 2011 Salı
Bu maceranın sonu
Başladık madem, bu mecburi hizmet macerasını anlatmayı tamamlamak gerek. Blogu takip edenler biliyor maceranın başını, bilmeyen veya hatırlamak isteyenler için hikayem böyle başladı:
1. kısım: Safahat veya sehven
2. kısım: Nerede kalmıştık?
İlk kısmı bir bürokrasi komedisi olan hikayemin ikinci kısmı sürprizlerle doluydu. İnsan, 19 ay önce çekmiş olduğu kuranın hala geçerli olmasını beklemiyor tabi. Neyse, en son kaldığımız yer 16 Haziran 2011; Harran Üniversitesi beni atayabilmek için ihtiyaç duyduğu kadroyu YÖK'ten istemek üzere yazı yazmıştı.
Malum, bu ülkede yazları işleri biraz yavaşlar. Özellikle birkaç üyeli kurulların toplanıp alması gereken bir karara kaldıysa işiniz, eyvahlar olsun. Her hafta o kurulun üyelerinden en az biri yıllık izninin bir kısmını kullanmak üzere izinli olduğundan kolay kolay toplanmaz o kurul; sair zamanda haftada bir toplanan heyetin bir araya gelme sıklığı ayda bire kadar düşebilir (Nereden biliyorsun diyenler olabilir: Asistan Temsilcisi sıfatıyla iki yıl boyunca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu ve Fakülte Kurulu toplantılarına katıldım, tecrübe oradan).
O yazının Urfa'dan Ankara'ya gelmesi ne kadar zaman aldı bilemiyorum. Genel evraktan giriş yapmıştır önce, sonra Harran Üniversitesi'nin işlerini yapan arkaşın masasına. Sonra onun yazdığı üst yazıyla kadroyu onaylayacak olan kurulun gündemine alınmıştır. Sonra da beklenmeye başlamıştır kurulun toplanacağı gün.
Bütün bu işler kaç gün almış olabilir diye soran arkadaşlara önerim beklentilerini küçük tutmamalarıdır. Kurul 3 Ağustos 2011'de toplanmış ve kadroyu onaylamış, Urfa'ya yazı yollanmış (o tarihte ben bunu bilmiyordum).
Tüm bu sürede ben sabırsızlıkla bekliyordum. Sık sık Urfa ve YÖK'ü arıyordum ama kimi zaman telefonu açan olmuyordu, diğerlerinde de beklediğim haberi alamıyordum. En geç temmuz sonunda hallolur dediğim iş ağustos ortasında hala hallolmamıştı. 15 Ağustos 2011'de, yani son maaşımı almamdan tam 7 ay sonra dayanamadım ve YÖK'e gittim. Harran Üniversitesi'yle ilgilenen arkadaşın odasına gittiğimde bana söylenen "kendisinin az önce çıktığı" oldu. Yan masadaki arkadaş bir gayret yönetim kurulunun yakınlardaki karar metinlerini gözden geçirmeye başladı, ben de bağırmaya başlamak üzereydim ki, tam o anda telefonum çaldı.
Rastlantının iğne deliği işte, tam ben YÖK'teyken Urfa'daki arkadaşlar aradı ve atamamın yapıldığını, 15 gün içinde göreve başlamam gerektiğini söylediler. Telefonu kapatıp görevlilerin odasına döndüğümde 3 Ağustos 2011 tarihli kadro onayı kararını gösterdi bana arkadaşlar.
Kuramın çekilmesinden tam 21 ay sonra artık göreve başlayabiliyordum.
O hafta elimdeki çeviri işini tamamlayıp teslim etmem gerektiğinden gidemedim, 21 Ağustos 2011 pazar sabahı, 12 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Urfa'ya vardım. Ertesi sabah 8:30'da Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeydim. Farmakolojinin iki zorunlu hizmet kölesinden biri asker arkadaşım olduğundan ilk iş onun yanına gittim, hem dekanlık nerede öğrenirim dedim. O kadar arayacak bir durum da yokmuş aslında. Giriş katı Nükleer Tıp'a tahsis edilmiş olan dört katlı bina zaten fakültenin büyük kısmını oluşturuyordu. Alt katlarda yazın boş olan derslikler, laboratuvarlar filan var. 2. ve 3. katlarda bir koridorun iki yanı boyunca sıralanmış odalar öğretim görevlilerine ait. Öyle ayrı ayrı yerleri olan departmanlar filan da beklemeyin. Soner odasını pediatriden bir doçentle paylaşıyordu, diğer farmakolog arkadaşın oda arkadaşı da histologdu galiba. 4. ve son katta da personel dairesi, fakülte sekreteri, dekanlık vb. vardı. Soner'in yanında fazla oyalanmadan hemen oraya çıktım. Verdim gerekli evrakı ve aylar sonra yeniden bir iş sahibi oldum.
Ve yarım saat sonra da istifa ettim.
O kadar zaman işsiz kalınca bir cesaret geliyor insana. İki ay daha sıkayım dişimi, bir yol bulunur geçinirim be; bir kuraya daha gireyim, belki Ankara çıkar diye düşündüm. Maceranın yeni bürokratik parodisi de burada başladı. Ertesi hafta 9 günlük bayram tatili vardı, resmi daireler tekrar açıldığında tarih 5 Eylül olacaktı ve ilk kuraya girebilmek için gerekli belgeleri en geç 9 Eylül'de teslim etmiş olmam gerekiyordu. 22-26 Ağustos 2011 arasındaki o beş günde istifamla ilgili tüm işlemlerin tamamlanması ve ilgili yazının Sağlık Bakanlığı'na yollanması gerekiyordu.
Önce Dekanlık, Personel Dairesi'ne bildirdi istifamı. Personel Diaresi bir üst yazıyla Rektör Bey'in onayına yolladı istifamı. Elden takip ederek pazartesi öğleden sonra tamamladım bunları. Sonra iki tam gün boyunca bir imzayı bekledim. Rektör tarafından imzalanmış belgeyi almam perşembe sabahını buldu. Sonra Personel Dairesi bu kez Dekanlık'a yazdı istifamın kabul edildiğine dair. Dekanlık da bana bir yazı verdi, istifa ettiğimi belirten. Aklı başında bir sistemde bu yazının yeterli olması gerekir ama öyle değil. Bakanlık, doğrudan kendisine hitaben yazılmış ve atamamın hangi kanuna göre yapıldığını belirtir bir yazı istiyor çünkü.
657 Sayılı Kanuna göre atanmış olsam, isitfa etmem halinde 6 ay devlet memuriyetine tekrar başvuramama hükmü var, dolayısıyla kuraya da giremezdim. Öte yandan, ben 2547 Sayılı Kanunu'nun 33/b maddesi uyarınca atanmıştım ve istifa ettiğimde hemen kuraya girebiliyordum. Bakanlık, kendisine yazılann yazıda bu ayrıntının belirtilmesini istiyordu. Mesele bunu anlatacak bir yazı yazdırmaktı. Tüm bu koşuşturma boyunca karşıma çıkan insanlar içinde yardım etmek için en çok gayret eden insan olan Fakülte Sekreteri Necmettin Bey yetişti burada imdada. Tam Bakanlık'ın isteyeceği gibi bir yazı yazdık birlikte, sonra Personel Diaresi'yle görüştü, beni oraya yolladı, oradaki arkadaşlar da noktasına dokunmadan o şekilde yazdılar Bakanlık'a gidecek yazıyı. Sonra yazı tekrar Rektör Bey'in önüne gitti imza için ve ben ömrümün en kötü gecelerinden birini geçirdim. Rektör Bey cuma sabahı yazıyı imzalamaz da iş bayram tatili sonrasına kalırsa diye korka korka sabahı ettim. Her şey yolunda giderse gireceğim kura ekimdeydi, yetişmezse gireceğim ise aralıkta; bu da fazladan 2 ay işsizlik-maaşsızlık demek oluyordu. Ertesi sabah Rektör Bey yazıyı imzaladı. Genel evraktaki arkadaşlarla konuştum, parasını ben verdim ve iadeli taahhütlü posta yerine kargoyla Bakanlık'a yollanmasını sağladım belgenin. Postaya verilmeden önce de "aslı gibidir" onaylı 2 kopyasını yaptırdım ve elimde bu belgelerle Ankara'ya döndüm.
Bayram tatili geldi geçti, oldu günlerden 5 Eylül 2011. Dilekçemi evde hazırladım, aldım belgeleri, gittim Bakanlık'a. Ben Bakanlık'a vardığımda zorunlu hizmet işlerine bakan memur hanımların ikisi de yerinde yoktu. Biri yıllık izindeymiş, diğeri de işe 09:45'te geldi. Dilekçe ve yazının girişini yaptırdım Genel Evrak'ta, elden teslim alamadım, yarım saat sonra onlar Personel Dairesi'ne yolladılar. Her şeyin ters gitmesine alıştığımdan emin olamıyorum elbette başvurunun kabul edileceğinden. Memur Hanım aldı beni, müdüre götürdü, müdür baktı belgelerime 10 saniye ve karar verdi. Kuraya girebilir. Memur Hanım aldı belgeleri, kuraya gireceklerin yanına koydu. Aylar süren koşturmacadan sonra artık tekrar kuraya girebileceğim söylenmişti, daha ne olsun (!)
Sonra ben bir hafta sabırsızlıkla bekledim kuraya gireceklerin isim listesinin internette yayınlanmasını. Öyle alışmışım ki işlerin ters gitmesine, 12 Eylül 2011'de listeler yayınlanana kadar içim rahat etmedi; emin olamadım kuraya gireceğimden. Listede adım vardı, kuraya kabul edilmiştim. Benimle birlikte kuraya girecek bir farmakolog daha vardı.
Sonra yeniden başladı bekleme günleri. Yeni sorumuz şuydu: Nereye kadro açılacak acaba?
Bakanlık kadroların açıklanacağı tarihi 4 Ekim 2011 olarak ilan etmişti. O gün sabahtan akşama kadar bilgisayar başındaydım, bir türlü açıklanmadı liste. Açıkladıklarında saat gecenin onu olmuştu. Ertesi gün tercihlerimi yaptım, çıktısını aldım, notere onaylattım ve Bakanlık'a yolladım kargoyla.
Kuraya 60 saat kadar var şu anda. İki ihtimal var:
1) İlaç ve Ezcacılık Genel Müdürlüğü - ANKARA
2) Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi - AFYON
Ankara çıkarsa 15 güne kalmaz işim, önümüzdeki ay maaşım olacak; tam 10 ay sonra tekrar maaş. Afyon çıkarsa Urfa için yaşanana benzer bir süreç tekrar yaşanacak, atanmam iki ay kadar alacak; ilk maaşımı da Ocak 2011'de alırım artık, son maaşımdan tam bir yıl sonra.
Heyecan, stres, öfke, endişe karışımı, tarif etmesi zor bir his içinde bekliyorum kurayı.
Ben kurayı beklerken Bakanlık'ın yeni sürprizini de öğrendik ama o konu başlı başına, uzunca bir yazıyı hak ediyor. Bundan sonra mecburi hizmet senedi imzalayacak ve istifa edersek, o güne kadar aldığımız maaşları iade edecekmişiz (!) Akşam gazetesinin haberine göre.
Bu anlattıklarım kura aşaması yalnızca. Afyon çıkarsa zorunlu hizmetin neye benzediğini de anlatırım size. Yok eğer Ankara çıkarsa, 657'ye tabi olacağımdan bu tarz açıklamalarda bulunmam yasak olacak; o zaman anlatamam.
Şans dileyin, dua edin. Ankara olur da, hayatım tekrar yoluna girer belki.
Not: "Bu kadar uzun anlatmana gerek yoktu, çok uzatmışsın" diyen arkadaşlar olabilir. Biraz kendi kişisel tarihime not düşmek adına bu kadar ayrıntılı yazdım, biraz da kazara aynı yola düşen arkadaşlara bir Kullanma Kılavuzu olması niyetiyle.
Gecikmeli not:
Böyle bir hikaye mutlu sonla bitecek değildi elbette. Afyon'u çektim. 13 yıldır yaşadığım Ankara'yı, dokuz buçuk yıldır yaşadığım evimi ve evlenmeyi planladığım, çok sevdiğim o güzel kızı bırakıp gitmem gerekiyor.
Ne mi hissediyorum? Tarif edemem. Hissettiğim şeyi tarif etmek etmek için öfke çok zayıf bir sözcük. Ölene kadar, bu ülkenin bana ne yaptığını unutacak değilim.
1. kısım: Safahat veya sehven
2. kısım: Nerede kalmıştık?
İlk kısmı bir bürokrasi komedisi olan hikayemin ikinci kısmı sürprizlerle doluydu. İnsan, 19 ay önce çekmiş olduğu kuranın hala geçerli olmasını beklemiyor tabi. Neyse, en son kaldığımız yer 16 Haziran 2011; Harran Üniversitesi beni atayabilmek için ihtiyaç duyduğu kadroyu YÖK'ten istemek üzere yazı yazmıştı.
Malum, bu ülkede yazları işleri biraz yavaşlar. Özellikle birkaç üyeli kurulların toplanıp alması gereken bir karara kaldıysa işiniz, eyvahlar olsun. Her hafta o kurulun üyelerinden en az biri yıllık izninin bir kısmını kullanmak üzere izinli olduğundan kolay kolay toplanmaz o kurul; sair zamanda haftada bir toplanan heyetin bir araya gelme sıklığı ayda bire kadar düşebilir (Nereden biliyorsun diyenler olabilir: Asistan Temsilcisi sıfatıyla iki yıl boyunca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu ve Fakülte Kurulu toplantılarına katıldım, tecrübe oradan).
O yazının Urfa'dan Ankara'ya gelmesi ne kadar zaman aldı bilemiyorum. Genel evraktan giriş yapmıştır önce, sonra Harran Üniversitesi'nin işlerini yapan arkaşın masasına. Sonra onun yazdığı üst yazıyla kadroyu onaylayacak olan kurulun gündemine alınmıştır. Sonra da beklenmeye başlamıştır kurulun toplanacağı gün.
Bütün bu işler kaç gün almış olabilir diye soran arkadaşlara önerim beklentilerini küçük tutmamalarıdır. Kurul 3 Ağustos 2011'de toplanmış ve kadroyu onaylamış, Urfa'ya yazı yollanmış (o tarihte ben bunu bilmiyordum).
Tüm bu sürede ben sabırsızlıkla bekliyordum. Sık sık Urfa ve YÖK'ü arıyordum ama kimi zaman telefonu açan olmuyordu, diğerlerinde de beklediğim haberi alamıyordum. En geç temmuz sonunda hallolur dediğim iş ağustos ortasında hala hallolmamıştı. 15 Ağustos 2011'de, yani son maaşımı almamdan tam 7 ay sonra dayanamadım ve YÖK'e gittim. Harran Üniversitesi'yle ilgilenen arkadaşın odasına gittiğimde bana söylenen "kendisinin az önce çıktığı" oldu. Yan masadaki arkadaş bir gayret yönetim kurulunun yakınlardaki karar metinlerini gözden geçirmeye başladı, ben de bağırmaya başlamak üzereydim ki, tam o anda telefonum çaldı.
Rastlantının iğne deliği işte, tam ben YÖK'teyken Urfa'daki arkadaşlar aradı ve atamamın yapıldığını, 15 gün içinde göreve başlamam gerektiğini söylediler. Telefonu kapatıp görevlilerin odasına döndüğümde 3 Ağustos 2011 tarihli kadro onayı kararını gösterdi bana arkadaşlar.
Kuramın çekilmesinden tam 21 ay sonra artık göreve başlayabiliyordum.
O hafta elimdeki çeviri işini tamamlayıp teslim etmem gerektiğinden gidemedim, 21 Ağustos 2011 pazar sabahı, 12 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Urfa'ya vardım. Ertesi sabah 8:30'da Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeydim. Farmakolojinin iki zorunlu hizmet kölesinden biri asker arkadaşım olduğundan ilk iş onun yanına gittim, hem dekanlık nerede öğrenirim dedim. O kadar arayacak bir durum da yokmuş aslında. Giriş katı Nükleer Tıp'a tahsis edilmiş olan dört katlı bina zaten fakültenin büyük kısmını oluşturuyordu. Alt katlarda yazın boş olan derslikler, laboratuvarlar filan var. 2. ve 3. katlarda bir koridorun iki yanı boyunca sıralanmış odalar öğretim görevlilerine ait. Öyle ayrı ayrı yerleri olan departmanlar filan da beklemeyin. Soner odasını pediatriden bir doçentle paylaşıyordu, diğer farmakolog arkadaşın oda arkadaşı da histologdu galiba. 4. ve son katta da personel dairesi, fakülte sekreteri, dekanlık vb. vardı. Soner'in yanında fazla oyalanmadan hemen oraya çıktım. Verdim gerekli evrakı ve aylar sonra yeniden bir iş sahibi oldum.
Ve yarım saat sonra da istifa ettim.
O kadar zaman işsiz kalınca bir cesaret geliyor insana. İki ay daha sıkayım dişimi, bir yol bulunur geçinirim be; bir kuraya daha gireyim, belki Ankara çıkar diye düşündüm. Maceranın yeni bürokratik parodisi de burada başladı. Ertesi hafta 9 günlük bayram tatili vardı, resmi daireler tekrar açıldığında tarih 5 Eylül olacaktı ve ilk kuraya girebilmek için gerekli belgeleri en geç 9 Eylül'de teslim etmiş olmam gerekiyordu. 22-26 Ağustos 2011 arasındaki o beş günde istifamla ilgili tüm işlemlerin tamamlanması ve ilgili yazının Sağlık Bakanlığı'na yollanması gerekiyordu.
Önce Dekanlık, Personel Dairesi'ne bildirdi istifamı. Personel Diaresi bir üst yazıyla Rektör Bey'in onayına yolladı istifamı. Elden takip ederek pazartesi öğleden sonra tamamladım bunları. Sonra iki tam gün boyunca bir imzayı bekledim. Rektör tarafından imzalanmış belgeyi almam perşembe sabahını buldu. Sonra Personel Dairesi bu kez Dekanlık'a yazdı istifamın kabul edildiğine dair. Dekanlık da bana bir yazı verdi, istifa ettiğimi belirten. Aklı başında bir sistemde bu yazının yeterli olması gerekir ama öyle değil. Bakanlık, doğrudan kendisine hitaben yazılmış ve atamamın hangi kanuna göre yapıldığını belirtir bir yazı istiyor çünkü.
657 Sayılı Kanuna göre atanmış olsam, isitfa etmem halinde 6 ay devlet memuriyetine tekrar başvuramama hükmü var, dolayısıyla kuraya da giremezdim. Öte yandan, ben 2547 Sayılı Kanunu'nun 33/b maddesi uyarınca atanmıştım ve istifa ettiğimde hemen kuraya girebiliyordum. Bakanlık, kendisine yazılann yazıda bu ayrıntının belirtilmesini istiyordu. Mesele bunu anlatacak bir yazı yazdırmaktı. Tüm bu koşuşturma boyunca karşıma çıkan insanlar içinde yardım etmek için en çok gayret eden insan olan Fakülte Sekreteri Necmettin Bey yetişti burada imdada. Tam Bakanlık'ın isteyeceği gibi bir yazı yazdık birlikte, sonra Personel Diaresi'yle görüştü, beni oraya yolladı, oradaki arkadaşlar da noktasına dokunmadan o şekilde yazdılar Bakanlık'a gidecek yazıyı. Sonra yazı tekrar Rektör Bey'in önüne gitti imza için ve ben ömrümün en kötü gecelerinden birini geçirdim. Rektör Bey cuma sabahı yazıyı imzalamaz da iş bayram tatili sonrasına kalırsa diye korka korka sabahı ettim. Her şey yolunda giderse gireceğim kura ekimdeydi, yetişmezse gireceğim ise aralıkta; bu da fazladan 2 ay işsizlik-maaşsızlık demek oluyordu. Ertesi sabah Rektör Bey yazıyı imzaladı. Genel evraktaki arkadaşlarla konuştum, parasını ben verdim ve iadeli taahhütlü posta yerine kargoyla Bakanlık'a yollanmasını sağladım belgenin. Postaya verilmeden önce de "aslı gibidir" onaylı 2 kopyasını yaptırdım ve elimde bu belgelerle Ankara'ya döndüm.
Bayram tatili geldi geçti, oldu günlerden 5 Eylül 2011. Dilekçemi evde hazırladım, aldım belgeleri, gittim Bakanlık'a. Ben Bakanlık'a vardığımda zorunlu hizmet işlerine bakan memur hanımların ikisi de yerinde yoktu. Biri yıllık izindeymiş, diğeri de işe 09:45'te geldi. Dilekçe ve yazının girişini yaptırdım Genel Evrak'ta, elden teslim alamadım, yarım saat sonra onlar Personel Dairesi'ne yolladılar. Her şeyin ters gitmesine alıştığımdan emin olamıyorum elbette başvurunun kabul edileceğinden. Memur Hanım aldı beni, müdüre götürdü, müdür baktı belgelerime 10 saniye ve karar verdi. Kuraya girebilir. Memur Hanım aldı belgeleri, kuraya gireceklerin yanına koydu. Aylar süren koşturmacadan sonra artık tekrar kuraya girebileceğim söylenmişti, daha ne olsun (!)
Sonra ben bir hafta sabırsızlıkla bekledim kuraya gireceklerin isim listesinin internette yayınlanmasını. Öyle alışmışım ki işlerin ters gitmesine, 12 Eylül 2011'de listeler yayınlanana kadar içim rahat etmedi; emin olamadım kuraya gireceğimden. Listede adım vardı, kuraya kabul edilmiştim. Benimle birlikte kuraya girecek bir farmakolog daha vardı.
Sonra yeniden başladı bekleme günleri. Yeni sorumuz şuydu: Nereye kadro açılacak acaba?
Bakanlık kadroların açıklanacağı tarihi 4 Ekim 2011 olarak ilan etmişti. O gün sabahtan akşama kadar bilgisayar başındaydım, bir türlü açıklanmadı liste. Açıkladıklarında saat gecenin onu olmuştu. Ertesi gün tercihlerimi yaptım, çıktısını aldım, notere onaylattım ve Bakanlık'a yolladım kargoyla.
Kuraya 60 saat kadar var şu anda. İki ihtimal var:
1) İlaç ve Ezcacılık Genel Müdürlüğü - ANKARA
2) Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi - AFYON
Ankara çıkarsa 15 güne kalmaz işim, önümüzdeki ay maaşım olacak; tam 10 ay sonra tekrar maaş. Afyon çıkarsa Urfa için yaşanana benzer bir süreç tekrar yaşanacak, atanmam iki ay kadar alacak; ilk maaşımı da Ocak 2011'de alırım artık, son maaşımdan tam bir yıl sonra.
Heyecan, stres, öfke, endişe karışımı, tarif etmesi zor bir his içinde bekliyorum kurayı.
Ben kurayı beklerken Bakanlık'ın yeni sürprizini de öğrendik ama o konu başlı başına, uzunca bir yazıyı hak ediyor. Bundan sonra mecburi hizmet senedi imzalayacak ve istifa edersek, o güne kadar aldığımız maaşları iade edecekmişiz (!) Akşam gazetesinin haberine göre.
Bu anlattıklarım kura aşaması yalnızca. Afyon çıkarsa zorunlu hizmetin neye benzediğini de anlatırım size. Yok eğer Ankara çıkarsa, 657'ye tabi olacağımdan bu tarz açıklamalarda bulunmam yasak olacak; o zaman anlatamam.
Şans dileyin, dua edin. Ankara olur da, hayatım tekrar yoluna girer belki.
Not: "Bu kadar uzun anlatmana gerek yoktu, çok uzatmışsın" diyen arkadaşlar olabilir. Biraz kendi kişisel tarihime not düşmek adına bu kadar ayrıntılı yazdım, biraz da kazara aynı yola düşen arkadaşlara bir Kullanma Kılavuzu olması niyetiyle.
Gecikmeli not:
Böyle bir hikaye mutlu sonla bitecek değildi elbette. Afyon'u çektim. 13 yıldır yaşadığım Ankara'yı, dokuz buçuk yıldır yaşadığım evimi ve evlenmeyi planladığım, çok sevdiğim o güzel kızı bırakıp gitmem gerekiyor.
Ne mi hissediyorum? Tarif edemem. Hissettiğim şeyi tarif etmek etmek için öfke çok zayıf bir sözcük. Ölene kadar, bu ülkenin bana ne yaptığını unutacak değilim.
1 Ekim 2011 Cumartesi
Cemiyet dersi
Ece Ayhan'a en derin saygılarımla,
Ceza kanununda yazmayan kimi suçları, bırakın mahkemeleri, tarih bile yargılamaz.
Ve bu suçların müştekisi olması gerekenler, oturur kalırlar sanık sandalyesinde.
Çünkü devletin var olmadığı yerlerde ve zamanlarda bile cemiyet, her zaman mevcut ve müddeidir.
Gençlik hayalleriyle hayat planları arasında bir yerlerde kalan belli belirsiz düşünceler hem dava sebebidir, hem de o sanığın ayağında prangadır artık.
Cemiyet dersi, konu 1:
Cemiyet "ol" deyince, olunur.
Başka derslerin örnek öğrencisi olarak gösterilen kimi gençler bu dersi kaçırırlar. Er geç gelir, dikilir karşılarına cemiyet dersinin bütünlemesi.
Bu mahkemenin hakiminin eti kemiği yoktur, hayatın akışı deyiverirler genelde kendisine.
Genelde geç gelen adalet bu davada fazla oyalanmaz, gelir.
Hüküm genelde bir devlet dairesinde memuriyettir.
Bu nedenle Raif Efendi, o güzel adam, hem kardeşimiz hem mahpus arkadaşımızdır.
Cemiyet dersinde en ön sıraya oturup parmağını hiç indirmeden "öğretmenim, öğretmenim" diye bağıranlardan bir veya birkaçını, şef veya müdür sıfatıyla, dikerler mahkumun başına gardiyan olarak. Şeref listesine girmeyi marifet bilenlerin aptal ve mağrur ifadesi yüzünden hiç gitmeyen bu zevat size kabahatinizin ne olduğunu hatırlatmayı görev bilir.
Not: Zorunlu hizmet işlemlerimi yapmak için gittiğimde, "ya işlemler yetişmezse" kaygısı içinde, kampüste bir bankta oturmuş, atılması 2 gün sürecek bir imzayı beklerken yazdım bunları. Yalnızca iyi bir insan olmaya çalışmanın ve işini yapmanın sağ kalmaya yeteceğini zanneden gençliğimin gecikmiş bir serzenişi olarak da okunabilir. Kendisinden olmayanı yaşatmayan, vahşi ve dev bir hayvana benzeyen cemiyeti idrak etmekte geç kaldım. Bu saatten sonra o benden razı olmaz, ben de ondan razı değilim. O mühim dersi kaçırıp yaltaklanmanın ve mensup olmanın önemini zamanında kavrayamadığından, kamera önlerinde "orası da vatan toprağı" denilen ve kameralar kapanınca "Allah yolumuzu düşürmesin"lerle anılan yerlerde hizmete yollanan ve gittiğinde cemiyet dersinin yıldızlı pekiyili öğrencilerinin yollarının oraya hiç düşmediğini keşfeden, torpilsiz kardeşlerime selam ederim. Yanlış derslere çalışmışız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)