doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2013 Perşembe

Tez(ek)




Bu, klasik bir akademi hikayesidir ve benim hikayem olmadığına memnunum.

Hayvan deneyi yapmak ile bir insanı ameliyata almak arasında fazla fark yoktur. İkisinde de önce neyi, neden yapmak gerektiğine karar verirsiniz; yani hipotez kurarsınız. Sonra işlemin nasıl yapılacağını değerlendirirsiniz, yani yöntemi oluşturursunuz. "Canlı bu yöntem için uygun mu? Ben bu işi yapmayı biliyor muyum? Fiziki şartlar ve malzeme mevcut mu? Gerekli personel organize edildi mi? Para, zaman ve hukuki yeterlilik sağlandı mı?" gibi soruları kendinize sorarsınız. Sonra işlemi yapar ve sonuçları değerlendirirsiniz. En son ise tüm süreci gözden geçirirsiniz. Bu aşamalardan birini bile düzgün yapmazsanız deneyiniz (veya ameliyatınız) başarısız olur. Nasıl bir cerrah yetişirken yığınla şeyi öğrenmek ve uygulamak zorundaysa hayvan deneyi yapacak kişi de benzer bir yetkinliği ve tecrübeyi kazanmak zorundadır. Klinisyenlerin (hastalarla ilgilenen doktorların) hayvan deneylerini genelde hafife alışı, bilgi eksikliğini daha en baştan gösteren cahil cesaretiyle meseleye bakmalarından ileri gelmektedir. Hikayemiz bu konuya güzel bir örneği anlatıyor.

Olaylar, bir tıpta uzmanlık asistanının bölümümüze tez yapmak üzere gelmesiyle başlıyor. Cerrahi bölümler asistanı olan ve deney hayvanı kullanarak tez yapmayı planlayan kişi, labımızda civciv kesmek suretiyle tezini ifa etmek niyetindedir. Hikaye daha başından komik. Zira kendisi uzatma sürelerini dahi DOLDURMUŞ bir asistan ve tezini yapacak zamanı olması için yeterlilik sınavından çaktırılmış. Kısa ön görüşmede öğrendiğimiz, deney hayvanları etik kurulunun civciv embriyosunu hayvandan saymayarak onaya gerek görmediği, arkadaşımızın herhangi bir proje desteğinin bulunmadığı ve daha önce HİÇ hayvan deneyi tecrübesi olmadığı. Bir klinisyen olarak arkadaşımızın bizden beklentisi ise tezin deneysel aşamalarının birkaç HAFTADA bitmesi. Büyük harfle yazdığım kelimeler, işin baştan boka saracağının kanıtı aslında. Ancak arkadaşımızın tezine yardım edilmesi konusunda karar çıkar ve bendeniz lab sorumlusu olarak işe başlarım.

Labdaki ilk günde, arkadaşın dünyadan bihaber oluşu tescillenir. Bırak deneysel aşamaları yürütmeyi, temel laboratuvar kurallarını bile bilmemektedir kişi. Deneyde kullanılacak civcivler ise bir tavuk çiftliğinden alınmış, türü ve yetiştirilme koşulları bilinmeyen hayvancağızlardır. İlk civciv açılır ve felaket başlar. Zira civcivin planlanan damarının alınması, mevcut teknik şartlarla kotarılamaz. Arkadaşa yardım için gelen üçüncü bir bölümün hocası, işleri daha da karıştırır. Laboratuvarda distile suyun ve oksijen tüpünün bitmesi, civcivlerin aşırı sıcaktan ölmesi, türlü türlü damarın keyfe göre denenmesi, deney protokolünün ve literatür taramasının olmadığının anlaşılması, arkadaşın laba öğleden sonra ikide gelmesi gibi olaylar neticesinde bırak tez deneylerine geçmeyi, düzgün bir tane yanıt bile alınamaz. Bütün bunlar olurken tez danışmanının ortalıkta hiç görünmediğini söylemeye gerek yok herhalde.

Sorunları önem sırasıyla saptayalım:
  1.   Tez danışmanı sıfatlı kişinin namevcudiyeti.
  2. Arkadaşımızın literatürü hiç okumaması, hayvan çalışması yapmayı bilmemesi,  protokolü ve süresi olmayışı.
  3.  Etik kurulun görüş vermemesi.
  4.  Gerçek dışı beklentiler.
  5.  İş bölümünün baştan planlanmaması.
  6.  Teknik imkanların uygunluğunun sorgulanmaması. 

Neticede arkadaş labımızı hayal kırıklığı ve kızgınlık içinde terk etti. Döner mi bilmem. Kendisinin yerinde olsam, gider bir dosya tezi yapar, sonra da uzmanlığımı alıp vatan hizmetine koşardım. Her tıp asistanının tez yapmak zorunda olması ve mecburi hizmet varlığı da sorunlar içinde ayrıca irdelenebilir. Ancak sonuçta olan civcivlere, boşa harcanan malzemeye ve bu işe vakit harcayan insanlara oldu. Benim siz daha şanslı insanlara önerim ise ayağınızı yorganınıza göre uzatmanız. Türkiye bilimsel etkinlik yapmak için neredeyse imkansız bir ülke. Ama ruh hastasıysanız ve böyle işlere girecekseniz gerçekçi bir planınız olmalı. Bilimsel gereklilikler yanında sosyal ve politik beklentilerin de karşılanması gerektiğini çok güzel gösteren bu örnek tez hikayesi, dilerim işinize yarar.


Yazan: Az Laf Bol Kuru


 (Herhangi bir işe başlamadan önce, onu nasıl bitireceğini öğren)




Editörün notu: Blogun yeni yıldaki ilk yazısı da yine bir misafir yazardan geldi. Ben giderek tembelliğe alışıp, editörcülük oynarken yeni bir yazar daha kazandık. Yazarımız "Az Laf Bol Kuru"nun Tumblr'daki işlerine http://azlafbolkuru.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz. 

27 Mayıs 2012 Pazar

Kutsal (!)

Türk Dil Kurumu'nun Büyük Türkçe Sözlüğü'ne göre, kutsal sözcüğünün anlamları şöyle:


1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes. 
2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut: 
3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen
4. fel. Tanrı'ya adanmış olan, tanrısal olan.
5. Tanrı'ya adanmış olan. 
6-Tanrısal olan, bütün var olanların, yeryüzüne ilişkin olanın üstünde yükselen, ondan bütünüyle başka olan. 
7. Ahlaksal yetkinliğe ulaşan, bu yolla Tanrı'ya yakınlaşan kişilerin niteliği (azizler, evliyalar, ermişler).
8. Bir toplumda ya da bir toplumsal kümede dince yüceltilen ve "dünya işleri"nden ayrı nitelikte olduğuna, ayrı bir düzen içinde yer aldığına inanılan (şeyler).
9. Güçlü bir dinsel saygı uyandıran veya uyandırması gereken kimse.
10. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen. 
11. Uğur getirdiğine inanılan.


Hekimlik mesleği, tarihin çeşitli evrelerinde yukarıda sıralanan tanımların bir veya birkaçına uymuş olabilir ama bugün bunlarla hiçbir ilgisi olmadığı kesin. Kimse kalkıp, "ama hayat kurtarıyorlar" demesin, zira "hayat kurtarmak" fiili de yukarıda sıralanan tanımlara göre kutsal değil. Dahası, bir doktorun günlük programına baktığımız zaman, mesaisinin ne kadarını hayat kurtarmaya, ne kadarını rutin işlere ayırdığı ortadadır. 


Toplum nazarında giderek gözden düşen bir mesleğin mensubu olan meslektaşlarım, bu kutsallıkta hırpalanan egolarına pansuman yapan tatlı bir his buluyor olabilirler ama kendini buna kaptırmak gerçekten kopmaktan başka bir işe yarayacak değildir. Hele ki, sıklıkla karşı karşıya kaldığımız tartışmalarda hiçbir kullanışlı yanı yoktur bu iddianın.


Cemiyet, doktorluğa bir zamanlar kutsallık atfedildiğini tek bir durumda hatırlar: Doktorlar greve gitmek istediğinde.


"Siz kutsal bir iş yapıyorsunuz, işinizin doğası farklı" bahanesinin ardına saklanıp, maaşlı çalışan her insanın hakkı olan grev hakkını doktorların elinden almaya çalışan kafaya söyleyecek bir sözü olmasını arzu eden her doktor öncelikle şunu kendisi kabul etmelidir:


Kendi hesabına çalışan bir tür küçük burjuva olduğumuz günler de, işimizin kutsallıkla ilişkilendirilebilir bir pratiği olan zamanlar da çok gerilerde kaldı. Neredeyse hepimiz, bize daha az para vererek daha çok iş yaptırmaya çalışan, bu şekilde maliyeti azaltıp karı artırmaya çalışan işverenlerin (devlet veya özel) maaşlı çalışanlarıyız. Cemiyetin örgütleniş tarzı içinde, özü itibariyle, fabrika işçisinden, inşaat amelesinden bir farkı yok artık doktorun. 


Örselenmiş egolarımızdan arınır da bunu bir kabul  edebilirsek, pek çok şeyi anlamak da, anlatmak da, çözmek de daha kolay olacak. Hadi, bir gayret...   

6 Şubat 2012 Pazartesi

Büyük bir yalan - II

Zorunlu hizmetle ilgili yanlış bilinen bazı şeyleri "Büyük bir yalan" isimli yazıda anlatmaya çalışmıştım. O yazı doktorların neden ve nasıl zorunlu hizmete gittiği üzerineydi. Bu yazıda o gidişin dönüşü nasıl olur, aslında nasıl olmaz, bunu biraz anlatmaya çalışacağım.


Zorunlu hizmet kaldırılırsa memleketin bazı bölgelerinde doktor kalmayacağı, oralardaki doktorların büyük şehirlere kaçacağı (çirkin bir fiil ama kullanılan bu, kusura bakmayın), özellikle de kamudan özel sektöre geçecekleri iddia edilir. 


Bu iddiayı doğru kabul edelim ve farazi doktorumuzun kaçış planını (veya bu planın imkansızlığını) inceleyelim.


Doktorumuz orta büyüklükteki illerimizden birinin bir ilçesindeki devlet hastanesinde çalışıyor olsun. Zorunlu hizmet eziyetinin kaldırılmasıyla özgür kalan kardeşimiz zorunlu hizmete giderken Ankara'da bıraktığı ve özel sektörde çalışan eşinin yanına dönmeye çalışıyor olsun (eşi özel sektörde çalıştığından mazaret kuralarına başvuramaz). Keyiften değil, mecburiyetten Ankara'ya dönmeye çalışan bu kardeşimizin başvurabileceği yollar nelerdir?


-Sağlık Bakanlığı'nda kurum içi atama
-Özel hastanelere geçiş
-Bir üniversiteye geçiş
-Muayenehane açmak




Şimdi bakalım bu yollar ne kadar taşlı.




1) Kurum içi atama


Doktorumuz kurum içi atamaya başvurduğunda Bakanlık kendisinin ne kadar hizmet puanı olduğuna bakacaktır. 1,5 yıllık zorunlu hizmeti ile topladığı puan böyle bir atama için yeterli olmayacaktır. Ankara'ya atanabilmek için gerekli puanı toplayabilmek için en az 4-5 sene daha bulunduğu yerde çalışmaya devam etmesi gerekecektir. 


Yani bu yolla "kaçmak" mümkün değildir, kontrol Bakanlık'ın elindedir.




2) Özel hastanelere geçiş


Bu da biraz zor. Şu anda ülkemizde özel hastanelerin hangi branşta kaç doktor çalıştırabileceğine Bakanlık karar vermektedir. Olur mu öyle şey demeyin, olur. Özel sektörde bir işverenin işini istediği kadar büyütebileceğini, istediği kadar çalışanı istihdam edebileceğini,  bunun serbest teşebbüs hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünenlerden olabilirsiniz ama Türkiye'de bir özel hastane ise söz konusu olan, bu düşüncelerinizin gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Bir özel hastane yeni bir doktoru işe almak istediğinde Bakanlık'tan o kişiyi çalıştırmak için bir izin, yani aslında kadro istemek zorundadır. Bu iş öyle bir hal almıştır ki kimi hastaneler ellerindeki kadroları satışa çıkarmıştır, büyümek isteyen ama Bakanlık'tan kadro alamayan diğer hastaneler de bu kadroları (doktor istihdam etme hakkını) satın alır olmuştur (inanmayanlar olabilir, şu habere bir bakıversinler). Söz konusu olan büyük şehirler olduğunda var olan kadroların çoktan dolmuş olduğunu öngörmek zor olmayacaktır, yeni kadro da neredeyse verilmemektedir (Bunun nasıl bir nüfuz ticaretine yol açabileceğini de düşünmenizi isterim. Doğru bağlantılara sahip kişiler bu kadroları Bakanlık'a onaylatıp, doktoru çalıştırmayıp, yalnızca o kadroyu satarak para kazanabilir. "Oldu, bu da delili" diye gösterebileceğim bir örnek yok ama olması bana uzak bir ihtimal gibi görünmez). 


Yani bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol YİNE Bakanlık'ın elindedir.






3) Bir üniversiteye geçiş


Bu diğerlerinden de zor bir yoldur. Büyük şehirlerdeki üniversiteler genellikle uzun süredir faal olan ve kadroları zaten dolu olan kurumlardır. Norm kadro uygulamasına geçilmesiyle birlikte, üniversiteler hakları olandan daha fazla kişiyi istihdam eder gibi görünmeye başlamıştır. Bunu aşmanın yolu ya öğrenci sayılarını artırmak ya da öğretim üyesi sayısını azaltmaktır. Fiziki koşulların yarattığı sınırlar ve belli bir sayıdan sonra eğitim kalitesinin düşeceği gerçeği göz önünde tutulunca, yapılacak olanın kadroların azaltılması olacağı anlaşılır. Vefat veya emeklilik yoluyla öğretim üyelerini kaybeden bölümlere bile yeni kadro genellikle tahsis edilmemektedir. Bu kadroları düzenleyen YÖK'ün tıp fakültelerindeki istihdamı ve işgücü planlamasını yaparken Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içinde olduğu bilinmektedir (şu habere bakınız). 


Bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol -dolaylı olarak da olsa- YİNE Bakanlık'ın elindedir.




4) Muayenehane açmak


Son yıllarda muayenehaneler genellikle tam gün çalışma çerçevesinde, özellikle de devlet hastaneleri ve üniversitelerde çalışan doktorlar ekseninde ele alınıyor olsa da orada kopan gürültü meselenin esas önemli yönünü gizlemektedir. "Başka hiçbir yerde çalışmayacağım" diyen bir doktor muayenehane açmak istediğinde de bu yine Bakanlık'ın iznine tabidir ve Bakanlık kolay kolay izin vermemektedir. Pek çok özel hastanenin, üniversite hastanesinin ve profesör/doçent ünvanlı  meslektaşlarının olduğu yerde hasta bulmasının zor olacağını bile bile Ankara'da muayenehane açmaya kalkışacak bir doktor büyük olasılıkla izin alamayacaktır. Alabileceği durumda da kontrol yine Bakanlık'ın elindedir.   




Yani bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol YİNE Bakanlık'ın elindedir.






Kısacası, farazi doktorumuzun eşinin yanına dönmesi, yine bir zamanlar diplomasını gasp edip onu zorunlu hizmete gödermiş olan aynı Bakanlık'ın elindedir. Dönemez o doktor, kalır orada. 




Görüleceği üzere Bakanlık bir doktorun çalışabileceği tüm kurum ve koşullar üzerinde doğrudan veya dolaylı bir kontrol yetkisine sahiptir. Bugün Türkiye'de her bir doktorun hangi işte, nerede çalışacağına karar veren tek otorite Bakanlık olmuştur. Hal böyle iken, zorunlu hizmet kaldırıldığında, doktorların hızla memleketin bazı bölgelerini terk edip büyük şehirlere, özellikle de özel hastanelere akın edeceğini iddia etmek ya meseleye dair yukarıda sıraladığım hususları bilmemektir ya da BÜYÜK BİR YALAN söylemektir. 


Yarın zorunlu hizmet kaldırılsa ve yukarıda sıraladığım gayet zor yollardan herbirinden yararlanabilecek biner doktor çıksa bile yer değiştirecek doktor sayısı en fazla dört bin olur (çok iyimser bir tahmin oldu bu, yarısına da razıyım ben). Yüz binden fazla doktorun çalıştığı, bunun üçte ikiden fazlasının kamuda çalıştığı bu ülkede yüzde beşe bile denk gelmeyen böylesi bir değişikliğin sistemi aksatmasının mümkün olmayacağını öngörmek zor olmasa gerek.




O zaman Sağlık Bakanlığı'na sormak gerek:


Kaldırıldığında sistemin aksamasına sebep olması mümkün görünmeyen, taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara aykırı olan ve bir insan hakları ihlali olan zorunlu hizmet uygulamasını neden sürdürüyorsunuz?





15 Temmuz 2011 Cuma

Büyük bir yalan

Geride kalan ay içinde Türkiye'deki tıp fakültelerinde mezuniyet törenleri yapıldı,  2011 mezunu doktorlarımız diplomalarını aldılar. Bu mezunlardan, okulları tarafından mezuniyetleri Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiş olanlar, kendileri bir başvuru yapmaksızın, otomatik olarak önümüzdeki ay yapılacak olan 40. dönem zorunlu hizmet kurasına dahil edilecek Bakanlık tarafından. 40. kez yapılacak bu kölelik kurasının önemli bir özelliği var ama, bunu atlamayalım...

Zorunlu hizmete temel olan 5371 sayılı kanun 21.06.2005 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazete'de 04.07.2005 tarihinde yayınlandı ve bu tarihten itibaren yürürlüğe girdi. Bundan 2-3 ay sonra tıp fakülteleri 2005-2006 öğrenim yılına başladılar. O tarihte başlayanlar 2010-2011 döneminde mezun oldular. Önümüzdeki ay kuraya girecek olanlar bu gençler. Zorunlu hizmet yürürlüğe girdikten sonra okula başlayan ilk kuşak.

Tıp camiası dışında biriyle zorunlu hizmet meselesini tartışmaya başladığınızda, ezberletilmiş gibi ilk duyulan sorulardan biri şudur:

-Okula/uzmanlığa başlarken sonunda zorunlu hizmet olduğunu bilmiyor muydunuz? Bile bile seçtiniz, şimdi gidip efendi efendi yapın hizmetinizi.

Yukarıdaki tarihlerden anlaşılacağı üzere çoğumuz bu soruya gönül rahatlığıyla "bilmiyorduk" diye cevap verebiliriz. Biz fakülteye/uzmanlığa başladığımızda o kanun henüz ortada yoktu. Bugüne kadar zorunlu hizmete gönderilen pratisyen hekimlerin HİÇBİRİ, okula başladıkları gün, mezun olduklarında zorunlu hizmete gitmezlerse doktorluk yapamayacaklarını bilmiyordu. Bu soruyu soranlar bilmediklerinden soruyorlarsa ne ala, eğer onlara meseleyi bu şekilde aktaran biri olmuşsa, kendilerine BÜYÜK BİR YALAN söylenmiş demektir.  

Sık sık duyduğumuz sözlerden biri Türkiye'de doktor açığı olduğudur; tıp fakülteleri yeterince mezun vermiyormuş. Bu sorunun çözümü için, AKP iktidar geldiğinde 5000-6000 civarında olduğu söylenen yıllık mezun sayısı, son yıllarda 8500'e çıkarılmış, hedef 13000 imiş. 

Bu sayıları doğru kabul edecek olursak senede 5000 kişiden , 6 yılda 30000 doktor eder. Geride kalan 6 yılda, bu ülke, okula girdiği gün başına böyle bir şey geleceğini bilmeyen 30000 doktoruna, onlara sormadan zorunlu hizmet kurası çekti. Uzmanlığa başlayanlar, gitmeyenler vb. bunun %75'ini oluştursa kalır elde 7500 kişi. 7500 kişi, sonunun buna varacağını bilmeden yaptıkları bir tercih neticesinde, diplomaları ellerinden alınarak, kendilerinin karar vermediği yerlerde ve işlerde (kurada tercih sayısı 3 ile sınırlıdır, çoğu zaman orası çıkmaz) zorla çalıştırıldılar. Ve onlara "bunu bilerek başlamıştın okula" diyenlere laf anlatmak zorunda kaldılar.

Aynı hesabı uzman hekimler için yaparsak (uzmanlığı 4 sene sayarsak onlar için süre 2 yıl önce bitmişti), toplam sayımıza birkaç bin kişi daha eklenir (onların uzmanlık sınavına girerek kaçma şansı yok, yan dal uzmanlığı kontenjanları da çok kısıtlı).

10-15 bin doktorun ne önemi var, öyle değil mi?

Değil!!!

Meseleye şöyle bakalım.

Bu ülkede son altı yılda 10-15 bin doktor, kanun yapma yetkisini kullanarak oyun ortasında kural değiştiren devlet tarafından, "zorunlu hizmeti tamamlamazsanız, diplomanızı alamaz, mesleğinizi yapamazsınız" denerek, eğitime başladıkları gün henüz ortada dahi olmayan bir şarta tabi tutuldular. Kanunların ileri doğru işlemesi, kazanılmış hakların korunması gibi temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınarak yapıldı bunlar. 

Karşınıza 25-35 yaşları arasında bir doktor çıkarsa bunları aklınızda tutmanızı rica ederim. O insanların hakkı böyle gasp edildi, bu gasp "biliyordunuz, seçmeseydiniz" yalanıyla da bir güzel maskelendi. Böyle bir haksızlığa mahkum edilmiş insanların neler hissedeceğini bir düşünmenizi rica ederim.


Not: 2005'te üniversite tercihleri hangi tarihte son erdi bilmiyorum, aradım ama kaynaklara ulaşamadım. Kanunla ilgili verdiğim tarihlerden önceyse, bu sene mezun olanlar da katakulliye gelmiş demektir. Sayılara onları da ekleyerek düşünün.

27 Şubat 2011 Pazar

Bir zihniyetin teşhiri

Zorunlu hizmet meselesi üzerine AKP Batman Milletvekili Emin Ekmen'le Twitter üzerinden diyaloğumu ve bu konudaki yorumlarımı daha önce burada yazmıştım. 23 Şubat 2011'de  de, bu kez Ak Parti Batman Kozluk İlçe Kadın Kolları Başkanı Ayla Işık'la aynı konuda bir yazışmamız oldu. Bu yazıda uzun uzun yorumlayacak değilim bu diyaloğu, burada amacım yalnızca bir zihniyeti teşhir etmek. Sağlık Bakanı'nın yakınlarda yayınlanmış bir röportajındaki bakış açısı ve söylemle buradakini karşılaştırarak daha derinlemesine bir teşrih en kısada gelecek diye ümit ediyorum.




 
Batman’a19 Milyon Lira Ödenek Vekillerimiz İNAL ve EKMEN'E teşekürler

Batman Miletvekileri İnal,Ekmen ve İl Başknı Güneştekin yapıkları yazlı açıklamda,Batman'da 3 yeni Andolu Lisesi yaplacağı müjdesni verdiler

Batman Eğitim ve sağlıkta büyük atılımlar sağladı.2000-2001 Yılların da Kozluk ilçemizde hekim sayısı 2 iken şauanda 45 hekim bulunmakta
 ------

İsmail Burak Bal
o 45 doktoru devletin oraya diplomalarına el koyarak zorla gönderdiğini de yazsanız,vatandaş partinizi daha iyi tanısa güzel olur
 ------
Hiç bir doktor zorla gönderlmez.Doktor hipokrat yemini etmiş ise yurdun her bölgesnde görev almak zorundadır. anlayamadğınız şey budr

Geçmişte 2 doktor var iken ilçemde,şuan 45 doktorun olmasını siz nasıl ve hangi mantıkla eleştirirsiniz. Mantıklı ve inandırıcı olun
 ------

İsmail Burak Bal
Devlet Hizmet Yükümlülüğü Yönetmeliği'ni okursanız nasıl zorla gönderildiklerini görürsünüz veya gidip kendilerine sorabilirsiniz
Eleştirdiğim şeyin doktorların gönderilmesi değil, gönderiliş şekli olduguna da dikkatinizi çekmek isterim, yanlış anlaşılmasın.

Bu meseleyi daha önce vekiliniz Sayın Ekmen'le de konuşmuştuk, detaylarını linkte bulabilirsiniz
 ----------
Ayla_isik
İmceledim linki.Ve sizin öne sürdüğünüz argümanların haklılığını ben göremedim.Sağlık ve Eğitim çok farklı sektörler.
---------------

İsmail Burak Bal
anlamadığınız doktorların da vatandaşlık hakları olduğu, diplomalarına ve mesleklerine sahip olabilmek gibi. Ben bunu savunuyorum
kamuda çalışmak isteyen doktoru bakanlık istediği yere atayabilir ama zorla kamuda çalıştırmak başka bir şey, bunu anlayın lütfen
 ----------------

Ayla_isik
Seçme hakkını doktorlara bıraksanız ozaman doğu insanı doktorsuz kalır.Daha öncede yazmıştım öne sürdüğünüz argümanlar gerçekçi değil
 -----------------
İsmail Burak Bal
insanlara devlette ya da özelde calisma hakkı verin yeter. Devlette çalışanları bakanlık zaten istediği yere atama hakkına sahip
akademik kariyer yapmak isteyenler dahi üniversiteyi bırakıp mecburiye gitmek zorunda bırakılıyor, biliyor muydunuz?
doktorların sizi anlamasını istediğiniz kadar onları anlamaya calışmanızı rica ediyorum.
  ----------------------

Ayla_isik
Yani doktorlar istedikleri yerde görev alsınlar diyorsnuz Öylemi? ize göre asl olan doktorların mululuğu ve refahı yani.Güldürmeyin:)
 --------------------

İsmail Burak Bal
her vatandaşın mutluluğu ve refahı, doktorlar da buna dahil olmak üzere.baskaları mutlu olsun diye doktorlar neden mutsuz olsun?
  --------------------

Ayla_isik
Çok yanlış bilgiler ile birşeyleri savunuyorsunuz..Daha doktorların asl olan ihtiyaçlarından bile bi habersiniz.
 --------------------------
 
İsmail Burak Bal
Hanımefendi, ben de doktorum, pek çok da doktor arkadaşım var.Doktor olmayı ve problemlerini de siz anlatmayın bana ne olur!
 ---------------------------
 
Ayla_isik
Yılarca özelde 15-25 binTlLarası aylık maaş aldılar doktorlar.Bu ülke kimsenin çiftliği değildir.Bizm için asl olan vatndaşa hizmetir
 --------------------------
 
İsmail Burak Bal
Vatandaşa hizmet götürmek için diplomalarına el koyup doktorları köleleştirmek mübah mı? Bunu mu savunuyorsunuz?
 ----------------------
 
Ayla_isik
Bizim de doktorlarımız var.Üst İhtisas yapanlarda var.Kimse sizin gibi doğuya gitmem demiyor.Yada seçme hakkı verilsinde demiyor.
 ---------------------
 
İsmail Burak Bal
Üstelik diploması alıkonanlar yeni mezunlar, o bahsettiğiniz paraları kazananlar değil. Başkasının vebali onlara yüklenmesin
  --------------
 
Ayla_isik
Hiç realist değilsiniz kusura bakmayın.Allahtan bütün doktorlar sizin gibi düşünmüyorlar.ve doğuya gidiyorlar.İzninizle.tşkler
 ----------------------------
 
İsmail Burak Bal
Biz-bizim dediğiniz kimdir bilemiyorm ama ben de bu ülkenin insanıyım,yabancı değilim,kendimce hakkımı arıyorum,derdimi anlatıyrm
Mesele doğuya ya da batıya gitmek değil ki, zorla gönderiliyor olmak. Ben İzmir'e veya İstanbul'a zorla gönderilmeye de karşıyım
 -------------------------


Diyalog burada bitiyor. Son olarak, Sayın Işık'ın  "Vatandaşa hizmet götürmek için diplomalarına el koyup doktorları köleleştirmek mübah mı? Bunu mu savunuyorsunuz?" sorusuna cevap vermekten kaçındığına dikkat çekerek bu yazıyı bitirmek isterim. Diplomasına, mesleğini yapma hakkına sahip çıkmaya çalışan doktorların karşı karşıya olduğu zihniyetin nasıl bir şey olduğunun takdiri okuyucunundur.

23 Aralık 2010 Perşembe

Doktor, vekil ve mecburi hizmet

İşler, hastalık, vb. derken boşladım blogu. Bu da bir geri dönüş yazısı olsun.
Buraya yazmadığım dönemde AKP milletvekili Emin Ekmen'le twitter'da mecburi hizmet meselesi üzerine tartıştık biraz. Aramızda geçen diyalogu (yorumlarımı da eklemek kaydıyla) blogda yayınlamak üzere izin istedim, o da itiraz etmedi. Diyalog şöyle gelişti:

IBBal Diplomalarına el koyarak doktorları zorunlu hizmete yollamanın diyetini maaşla verdiğini düşünen hükümetiniz, ( @edibesozen @emin_ekmen )

IBBal bu maaşın insanları hayatlarından koparmanın manevi tazminatını da kapsadığını mı düşünüyor? ( @edibesozen @emin_ekmen )

IBBal Kişilerin yaşadıkları yeri ve çalıştıkları işi seçme haklarını elinden almak nasıl bir özgürlük anlayışıdır? ( @edibesozen @emin_ekmen )
emin_ekmen @kgulusoy @ibbal Hakkari'de koy yolunda ölen hamile kadının yakini da Malkara da muayene olamayan hasta da hesabı hükumetten soruyor ama
IBBal @emin_ekmen "Ben kamuda çalışacağım" diyen doktoru istediği yere tayin etme hakkı vardır devletin,bu personel rejimidir, normaldir.

IBBal @emin_ekmen ama insanların diplomalarına el koyup, onları zorla bir yere çalışmaya göndermek köleliğin bir türüdür. http://bit.ly/8GLdpA 
emin_ekmen @kgulusoy @ibbal @edibesozen soru basit ; zorunlu hizmet mi? Yoksunluktan Olum mu? Herkesin bu vatana ve bu insanlara bir borcu var!

IBBal @emin_ekmen Aynı borç neden mimarlara,mühendislere,hemşirelere,diş hekimlerine ödetilmiyor? O insanların yalnızca doktora mı ihtiyacı var? 
 IBBal @emin_ekmen 10 yıl emekle elde ettiği diplomaya el konup, önce kölelik etmezsen mesleğini yapamazsın denilen kişi için konu hiç basit değil 
  IBBal @emin_ekmen İkisi de kamuda çalışanlar eş durumu kurasından faydalınıyor.eşi özel sektörde çalışan bir doktorun durumunu düşündünüz mü? 
IBBal @IBBal 'bu vatana borcunu" hem askerlik yaparak hem de zorunlu hizmete giderek ödeyen doktorlardan başka meslek grubu var mı?
IBBal @emin_ekmen "vatan borcu, ödeyeceksiniz" diye kestirip atmaktan daha fazlasını söyleyebilmenizi dilerdim.kölelik uygulamasına sahip çıkmayın  


Görüldüğü üzere daha çok ben konuşmuşum, sayın vekilin iki ifadesi var:
1) Hakkari'de koy yolunda ölen hamile kadının yakini da Malkara da muayene olamayan hasta da hesabı hükumetten soruyor ama
2) soru basit ; zorunlu hizmet mi? Yoksunluktan Olum mu? Herkesin bu vatana ve bu insanlara bir borcu var!

Bunlara sırayla cevap vermek gerekir sanırım:

1) Vatandaş sağlık hizmeti alamadığını düşündüğünde hesabını elbette hükümetten soracak. İktidar olmaya talip olmak biraz da bunu göze almak demek. Bugüne kadar "devlet vatandaşa sağlık hizmeti götürmesin" diyen doktor tanımış da değilim; sosyal devletin varlığını koruması ve giderek güçlendirilmesi gerektiğini düşünen bir insan olarak benimse buna hiç itirazım olamaz. Mesele hizmetin götürülmesi ihtiyacı değil, bu ihtiyacın karşılanması için bulunan yolun zorbalık oluşudur.
Daha önce burada yazdığım, diyalogda da sayın vekile belirttiğim gibi "Ben kamuda çalışacağım" diyen doktoru istediği yere tayin etme hakkı vardır devletin,bu personel rejimidir, normaldir.Polisler, askerler, öğretmenler gibi başka meslek gruplarına da uygulanan bir yaklaşımdır ama diplomasını alır almaz, kendisine sormaksızın kamuda çalışacağı söylenip kuraya dahil edilen, kura sonucu belirlenen yerde çalışmazsa mesleğini yapmaktan men edilen başka bir meslek grubu yok. Bu durum eşitlik ilkesine düpedüz aykırı bir hak gaspıdır benim gözümde (hukuken de öyle değil mi aslında?)
Kişileri iradeleri dışında belli bir yerde ve belli bir işte çalışmaya zorlamak (ne kadar yüksek bir meblağ ile tazmin edilirse edilsin) kölelik kapsamına girer. Bunu devletin yapması ve bunu yapmak üzere kanun yapma yetkisini suistimal etmesi apayrı bir skandaldır.
Toplumun refahını köle emeği kullanarak artırmak yeni bir yaklaşım da değil açıkçası. Binlerce sene önce Mısırlılar, Romalılar da bunu yapıyordu. Romalıların barbar kabul ettiği, henüz şehir medeniyetini oturtmamış kuzeyli kabileler bile köle kullanarak daha çok iş elde etmeyi ve bazı vatandaşları rahat ettirmeyi bilirdi. 21. yy'da, dünyanın önde gelen uygar devletlerinden biri olduğu iddiasındaki Türkiye'de, kimi vatandaşların sağlık problemine bulunabilen çözüm hala köle çalıştırmak oluyorsa büyük bir yanlış yapıyoruz  demektir. Ya iddiamız yanlış ya da icraatımız!  

2) Herkesin bu vatana ve millete borcu olmasıysa bambaşka bir eşitsizliğin itirafı aslında. Herkesin böyle bir borcu olduğunu kabul etsek bile (ki şu anki hükümet döneminde yükselişini izlediğimiz liberallere bunu söylesek bizi çağdışı ilan ederler, zira bu iddia özgür ve bağımsız bireylerden oluşan toplum tasavvuruna ve o bireyin toplum ve devletin baskılarından korunması hedefine tamamen aykırıdır) bu borcun ödenmesinde bir eşitsizlik olduğu aşikar.

Oradaki vatandaşın yalnızca doktora mı ihtiyacı var? Doktora gideceği yolu yapacak mühendise de ihtiyacı var, doktorun yazdığı ilacı satacak eczacıya da. Dahası, tıpkı bu zorunlu hizmetlerine zaman zaman gerekçe gösterildiği üzere, doktorlar gibi eczacılar ve inşaat mühendislerinin de büyük kısmı devlet üniversitelerinde okuyor. Bu durumda hem vatandaşa hizmet götürmek, hem de doktorlara yapılan eşitisizliği dengeye getirmek üzere hükümet eczacılara ve inşaat mühendislerine de mecburi hizmet getirmeli, öyle değil mi? Türkiye'de fakülteyi bitiren her eczacı, diplomasını eline alıp mesleğini yapabilmek istiyorsa, gidip iki sene devletin çektiği kurada neresi çıktıysa orada çalışmalı.
Bu noktada itiraz devletin hastaneleri olduğu ama eczanelerin ve yol inşaatlarını ihale usulü alan şirketlerin özel sektöre dahil olduğu yönünde olabilir. Mesele de tam bu işte, oradaki vatandaş ilaçsız kalınca hesabını devletten soracaksa (doktorun hesabını sorduğu gibi) devletin oraya bir eczane açma, oraya bir eczacı gönderme, o eczaneye diğer eczanelerin yeterince karlı bulmadığı ya da iktisaden gücü yetmediği için getirmediği ilaçları da getirme sorumluluğu da yok mu?
Tüm bunları ve burada yazamadığım pek çok işi yapan bir sosyal devlet ortada olsa, mecburi hizmet böylesine büyük bir devlet projesinin ayağı olsa emin olun itirazlar daha az olurdu. Devletin bu şekilde büyütülmekten öte giderek küçültülmesi fikri etrafında şekillenen politikalar uygulanırken, daha geçenlerde sayın başbakan "kimse bizden, hiçbir yere fabrika yapmamızı beklemesin" diyerek bu durumu çok güzel özetlerken, memleketimizde pek bir lanetle yad edilen eski komunist ülkeleri hatırlatan bir zorla çalıştırma uygulamasının yalnızca doktorlara uygulanıyor olması bir tek bana mı garip geliyor? Sanmam.
Meseleyi kavramlar üzerinden konuşacaksak, sıkıntı populizmden popularizme geçiş yapamamaktır. Burada popularizmi daha çok Avrupa Hristiyan Demokratları tarafından yapılmış tanımıyla ele alıyorum: Belli bir grubun ya da sınıfın (bunlar çoğunluğu oluştursalar bile) iyiliğini-faydasını değil toplumun tüm fertlerinin iyiliğini-faydasını gözetmek ve bu yolla uyum içinde bir toplum inşa etmek amacıyla politika üretmek; yani basit bir çoğunlukçuluktan kendini kurtarıp gerçek bir halkçılığa, vatandaşların tümünü kucaklayan bir yaklaşıma geçiş.

Görünen o ki biz şimdilik bundan uzağız. Sayın vekilin doktorları ödemeye çağırdığı vatan borcu tam da böyle bir şey. Çoğunluğun faydası için, daha küçük (ve hatta kimi zaman, kimilerince elit yaftası yapıştırılan) bir grubun feda edilmesinde, köleleştirilmesinde beis görülmeyen noktadayız.

İleri medeniyetler dilerim efendim.

Not: Sayın Ekmen'e daha önce söz verdiğim üzere bu yazıdan kendisini haberdar edeceğim ve herhangi bir itirazı, düzeltmesi ya da açıklama isteği olursa tamamına burada yer vereceğim.

Not2: Yazı yayınlanalı epey zaman oldu ancak Sayın Ekmen'den bir yanıt gelmiş değil. Söz vermiş olmama rağmen cevap yayınlamayışım benim sansürcülüğümden değil,  bir cevap gelmemiş olmasındandır.

28 Eylül 2010 Salı

Doktorunuz ayakta uyuyor olabilir

Türkiye'de uzmanlık eğitimi veren kimi kliniklerde uygulanan çok garip bir şey vardır: Gün aşırı nöbet
Bu uygulamaya maruz kalan doktor her iki günden birinde nöbetçidir. Bir sabah işe gelir, o gece nöbetçi olarak hastanede kalır, ertesi gün çalışmaya devam eder, akşam işi saat kaçta biterse (sonunda!!) hastaneden çıkar, evine gider biraz uyur, ertesi sabah döngü yeniden başlar. Pratik olarak her 48 saatin 34-36'sını hastanede çalışarak geçirir. Bu uygulama genelde "çömez asistan" denen, asistanlığa yeni başlamış kişilere uygulanır. Süresi 12-18 ay arasında değişebilir.

Birkaç ay boyunca bu tempoda çalışan insanın kronik yorgunluk semptomları göstermeye başlayacağı aşikar. Gün içerisinde yapılacak herhangi bir eğitim faaliyetinden fayda görmesi de mümkün değil zira bu kadar yorgun ve uykusuz bir beyin öğrenmez. O cesede dönüşmüş haliyle gidip evde teorik eğitimini gerçekleştirmek üzere ders çalışmasını beklemek de oldukça hayalperest bir yaklaşım olur. Dolayısıyla memleketin en iyi tıp fakültesinde de olsa bu genç doktorlar düzgün bir teorik-bilimsel eğitim almazlar, zanaat öğrenir gibi yaparak ve yaptıkları kadar öğrenirler mesleklerini. 

Bilimsel araştırmaların tekrar tekrar ortaya koyduğu basit bir gerçek var, doktorun hata yapmasına neden olabilecek iki temel faktör var:
1) Ne kadar tecrübesiz olduğu (kariyerin henüz başında olanlar, başlayalı daha bir iki ay olmuş çömez asistanlar bu durumda hata yapmaya en yatkın olanlar oluyor)
2) Doktorun ne kadar yorgun olduğu (Burada en önemli faktörlerden biri kesintisiz olarak hastanede geçirilen zaman, aklı başında ülkeler buna ksıtlamalar getiriyor)

Bizdeki uygulama iş iyice çığırından çıksın diye en tecrübesiz adamları en ağır iş yükünün altında ezerek hata yapma olasılığını üstel olarak artırıyor. Bundan doğrudan etkilenecek kitle olan hastalar ise durumun farkında bile değil. ABD'de doktorların çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesini talep eden kuruluşların başında hasta hakları dernekleri gelir, bizdekiler henüz tehlikenin farkında değil.

Doktorun çektiği eziyet yanında maruz kaldığı kaçak çalıştırma da cabası. Devlet aylık azami bir nöbet sayısı belirlediğinden ve daha fazlasının ücretini elbette ödemeyeceğinden bu çocuklar kağıt üzerinde ayda 8-10 nöbet (3 günde bir) tutuyor gösterilir ve nöbet ücretlerini de ona göre alırlar, gerisi kaçak çalıştırma.


Gelelim bu uygulamaya nerede rastlayabileceğinize:
i) Birkaç sene öncesine kadar Hacettepe Beyin Cerrahisi'nde bu uygulama vardı. Her türlü insani standarda ve uluslararası çalışma yasalarına aykırı olduğundan ve hastayı tehlikeye attığından akredite olmaya çalıştıklarında bu uygulama ayaklarına dolandı, kaldırdılar. Artık uygulamıyorlar, en sık nöbet 3 günde bir ve uluslararası akreditasyonları onaylandı.
ii)Hacettepe Genel Cerrahi: Ben kendimi bildim bileli çömezlere uygulanır, kaldıracaklar gibi de görünmüyor. Yazın izne çıkan asistanlar nedeneniyle personel sıkıntısı yaşandığında kıdemli asistanlar ya da baş asistanlar da  günaşırı nöbete geri dönmek zorunda kalabiliyor.
iii) Hacettepe Pediatri: Günaşırıdan vazgeçmeleri olası görünmüyor. Asistanların sorunlarından bahsedildiğinde "20 yıl önce ben asistanken de böyleydi, ne yapalım" diyecek kadar değişime ve ilerlemeye inanan hocaları olduğuna bizzat şahit olduğumdan değiştirmeyeceklerine neredeyse eminim.


Onun için benden size bir tavsiye. Aşağıdaki resme benzeyen bir doktor görürseniz kaç günde bir nöbet tuttuğunu ve son kaç saattir hastanede olduğunu sorun, korktuğunuz cevapları alırsanız da koşarak kaçın. Hem kendinizi ve sevdiklerinizi hata yapma ihtimali yüksek bir doktordan aakınmış olursunuz hem de doktora da bir iyiliğiniz olmuş olur; belki beş dakika dinlenecek, sandalye üstünde uyuklayacak vakit bulur





3 Eylül 2010 Cuma

Sizin doktorunuz ehil mi?

"Kırk türlü dümen dönüyor o işlerde" diyebilirsiniz ama kağıt üstünde sürücü ehliyeti alma işlemi Türkiye'deki uygulamalar içinde örnek teşkil etmesi gereken bir yapı sunuyor. Ehliyeti edinmek için gerekli olan eğitimi aldığınız kurumla, bu eğitim sonundaki yeterliliğinizi değerlendiren kurum farklı; kursa gidip eğitim alıyorsunuz ama yeterli düzeye gelip gelmediğinizi devlet denetliyor. Dahası kurslarda verilen eğitim farklı dahi olsa, sınav ortak ve standart olduğundan ehliyet sahibi olanların sahip olduğunu varsayacağımız bilgi ve becerilerin bir asgari müştereği var.

Sürücü ehliyetine verdiğimiz kadar önemi tababetin icra edilmesine vermiyoruz. Tıp fakültesi diploması alan her genci otomatik olarak teorik ve pratik açıdan yeterli ve ehil kabul ediyoruz. Türkiye'deki tıp fakülktelerinin sayıca az, eğitimlerinin ise standart olduğu dönemde belki kabul edilebilir bir durumdu bu ama artık öyle olduğunu düşünmüyorum. Üzerinde anlaşılmış, zorunlu bir çekirdek müfredat var olsa da tıp fakülteleri değişik eğitim sistemleri uyguluyor artık. Aynı organ sistemine ait farklı alanlardan kaynaklanan bilgilerin beraber verilip tek sınavla değerlendirildiği komite sistemi, her alanın eğitiminin diğerlerine paralel tutulmaya çalışılsa da ayrı ayrı verildiği klasik sistem, amfi derslerinden çok öğrencinin kendi araştırması ve problem çözmeye dayalı modüler sistem uygulamalarının tümüne örnekler bulmak mümkün artık tıp fakülteleremizde. Dahası hızla artan fakülte sayısı nedeniyle kimi fakültelerde yaşanan öğretim elemanı sıkıntısı, eğitimin kalitesi üzerine etkisi olduğu bilinen öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısının da büyük değişiklikler göstermesine neden oluyor. Kurumsallaşmanın tamamlanması ve sistemin oturmasının zaman alması da yeni kurulan fakültelerin mezunlarının yeterliliğine dair şüphelere neden olabiliyor.

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, doktorlarımızın farklı kurumlardan aldıkları diplomalarla yetinmeyip, ulusal düzeyde yapılan, standardize edilmiş, teorik yeterlilik yanında pratik yeterlilik ve becerileri de değerlendiren bir lisans sınavına artık ihtiyacımız var. Dahası bu sınavı geçerek tababeti icra ehliyeti kazanan doktorların düzenli aralıklarla lisans yenileme sınavlarına alınarak bilgilerinin düzeyinin kontrol edilmesi ve yetersiz bulunmaları halinde meslek içi eğitime tabi tatulmaları her yıl binlerce makalenin yayınlandığı tıp alanında artık bir mecburiyet. Böyle bir uygulama, doçentliğini aldıktan sonra araştırmayla ilgilenmedikleri, kendilerini geliştirmeye son verdikleri sıklıkla söylenen tıp fakültesi hocaları için de uyarıcı bir etken olabilir; lisans elden giderse hocalık da gider.

İşlerini zorlaştıracağını düşünecek olsalar da bundan en çok fayda göreceklerin doktorlar olacağını zannederim .Mesleklerinin asgari standardını belirlemiş, "ben ne doktorlar gördüm, daha iğne yapmayı bilmiyordu" gibi garip şikayetler duymaktan kurtulmuş olurlar. Bilenle bilmeyeni, yapanla yapamayanı ayırt edecek bir sistem oluşturulursa rahat ederler.

Böyle bir sınavdan elde edilecek veriler tıp fakültelerinin verdiği eğitimin yeterliliğini değerlendirmek, gerekli düzeyin altında kalanları kendilerine çeki düzen vermek veya fakülteyi kapatmaya yönlendirmek açısından da niceliksel bir altyapı sağlayacaktır.

Bir doktor olarak "tıp fakültesinin kapısına eşeği bağlasam altı yılda doktor olur" devrinin bitmesini, meslektaşlarımın yeterliliğinin, niceliksel verilere dayanarak ve düzenli olarak, daha sıkı denetlenmesini tercih ederim. Şoförler kadar saygınlığımız ve güvenilirliğimiz olsa bana yeter.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.