devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2012 Pazartesi

Kısa kısa - V


I)
Veri ve istatistik temel olarak iki grup insanın işine yarıyor:
-Sorularına cevap arayanlar
-Birilerini kandırmanın örtülü bir yolunu arayanlar (başkaları sorularının doğru cevaplarını bulamasın diye uğraşanlar)

II)
Hayatımızın en güzel özetlerinden birini ve kurtuluş reçetemize dair bir ipucunu geçenlerde Twitter’da Fırat K. isimli kullanıcı yazdı:
Devlet baba artık anamdan boşansın istiyorum.

III)
İnternet “troll”lüğü ne kadar gereksiz bir modaya dönüştü yahu; beceren, beceremeyen, çapı yeten, çapı yetmeyen “troll”lük peşinde. 20-30 yıl sonra “Ben de gençliğimde “troll”düm,  hem de nasıl. Hatırlarım, bir gün filanca ünlüyü bir “troll”ledim ki...” diye şişinen yaşlı amcalar olacak galiba. Yavan!

IV)
Maçın başlarında bir şekilde bir gol bulup, sonra bütün maç boyunca 1-0'ın üstüne yatmaya çalışan, bu sırada maçı da öldüren takım yenilince çok mutlu oluyorum.

V)
Recep Tayyip Erdoğan’ın beklenen kongre konuşmasında dikkatimi çeken bir bölüm oldu, şöyle dedi Başbakan:

Biz, 10 yıl boyunca yaptıklarımızı Kürt kardeşlerimizin başına kakacak bir
parti, böyle bir hareket asla değiliz. Biz Kürt kardeşlerimize karşı yüzlerce adım attık; şimdi artık, bu yeni dönemde, Kürt kardeşlerimin bizlere karşı bir adım atmasını bekliyoruz.

Bir tuhaflık, bir hata yok mu? Bence var. Olumlu bir şey anlatmaya çalışılmış ama metin “kardeşlerimize doğru” yerine “kardeşlerimize karşı” diye yazılınca olumsuz bir anlam da çıkması mümkün, hatta dili doğru kullanacaksak bu cümle öyle anlaşılır. "Karşı" birinin yaptığı hareketin tersi yönünde anlamına gelirken, “doğru” onun olduğu tarafa yönelen hareketi ifade eder (ingilizceyi yardıma çağıracak olursak against-toward nüansı gibi). Cümleyi böyle kurunca olumsuz anlaşılabilir, bir tür zıtlaşmayı düşündürebilir. Bu kadar beklenen bir konuşmayı hazırlayan ekibin dilin nüanslarına bunu ayırt edecek kadar hakim olması beklenirdi ama öyle olmamış. Biraz art niyetli olsan buna “Freudian slip” bile demek mümkün ama ben yine de demeyeyim.

19 Ocak 2012 Perşembe

İnfantil

Pazartesi akşamı "Sevgili devlet, sen çok haklı oldun(!), bir tur da kardeş haklı olsun mu?" diye yazdım Twitter'da, çocukluktaki "biraz da kardeş binsin bisiklete/salıncağa" lafına atıfla.


Çok geçmedi Emre kardeşim yapıştırdı yorumu: Biraderimi delirttiler, infantil pazarlık kafasına geldi.


Haksız değil adam.
Bu yorumuyla meseleyi anlamama da vesile oldu aslında. Cümlesinde geçen "infantil" sözcüğü yakıverdi kafamın içindeki feneri.


Güney ve Doğu Akdeniz coğrafyasındaki halk ayaklanmalarının tam gaz gittiği dönemde Robert Fisk "authoritarian leaders infantilize their people" yazmıştı, Emre "infantil" deyince bu geldi hemen aklıma. Otoriter liderlerin/rejimlerin halkları çocuklaştırarak hareket ettiklerini anlatmaya çalışıyordu Fisk ve bu "infantilize" fiilinin her iki anlamını da kapsıyordu.


Fiilin ilk anlamı bir kişiyi çocuklaştırmak, bir çocuğun durumuna getirmek; ikincisi ise bir kişiye çocukmuş gibi davranmak.


Otoriter rejim, insanların düşünsel süreçlerini dumura uğratarak meseleleri analiz yeteneklerini de, bu meselelere verecekleri tepkileri de bir çocuğunki seviyesine indiriyordu Fisk'e göre. Dahası, tıpkı bir çocuğun erişkinlere bağımlılığı nedeniyle itirazlarının her zaman bir hududu olması gibi, otoriter rejimlerin insanları da benzer bağımlılıklar nedeniyle bir noktadan sonra seslerini yükseltemez oluyordu. Rejim, insanların itirazlarına da bir çocuğun ağlamasına yaklaşır gibi yaklaşıyordu; aslında hiçbir şeyi değiştirmezken, bir yandn "geçti geçti" diyerek, "bak kuş uçuyor" diyerek, olan biteni unutturmasına yetecek kadar zaman kazanmaya çalışıyordu. Fisk, olanları bu çocuksuluktan çıkış şeklinde yorumluyordu.


Daha derinleştirilebilir bu çocuk-yetişkin, çocuksulaştırılmış vatandaş-otoriter rejim analojisi. Düşündükçe insanın zihnini açan bir tarafı var, biraz kafa yormak anlamaya oldukça yardımcı oluyor kimi meseleleri.




Peki, ben niye çocuksu bir pazarlığın içine düştüm? Yoksa biz de otoriter bir sistemde miyiz? Doktorların diplomalarını elinden alan, onların nerede yaşayıp çalışacağına karar veren, bir özel hastanenin kaç doktor çalıştıracağını bile belirleyen, sağlıkla ilgili tüm yetkiyi elinde toplamış gibi görünen Sağlık Bakanlığı otoriterleşmiş olabilir mi? Bunları da düşünmek gerek elbette.





3 Kasım 2011 Perşembe

Hukuka uymayan hukuk devleti

Bu blogda sıkça yer verdiğim görüşlerimdem biri, 5371 sayılı kanun uyarınca yürütülmekte olan, doktarlara yönelik "devlet hizmet yükümlülüğü" uygulamasının kölelik/zorunlu çalıştırma kapsamında olduğu, bu nedenle hukuksuz olduğu ve insan hakları ihlali sayılması gerektiğidir. Bu yazıda bunu daha detaylı olarak anlatmaya çalışacağım.



Bu konuyu düzenleyen, Türkiye'nin de taraf olduğu uluslarası metin, 1930 yılında kabul edilmiş bir ILO metni olan CEBRİ VEYA MECBURİ ÇALIŞTIRMAYA İLİŞKİN (29 NO'LU) SÖZLEŞME. (sözleşmenin tam metnine bu linkten ulaşabilirsiniz, metnin bundan sonraki kısmında yalnızca sözleşme olarak kullanılacaktır)


Bu sözleşme ile ilgili kanunun Resmi Gazete'de yayınlanarak Türkiye'de yürürlüğe giriş tarihi 1998 (23 Haziran 1998 / 23381). Yalnızca bu tarihi öğrenmek bile mevcut uygulama ile ilgili kimi tartışmalara son vermek için yeterli. Mevcut uygulamanın yeni bir uygulama olmadığı, daha önce de Türkiye Cumhuriyeti  tarafından yapılmış uygulamaların devamı niteliğinde olduğu şeklinde bir savunma mevcut. 1998'e kadar Türkiye Cumhuriyeti, bu uluslararası sözleşmeye taraf olmadığından burada bahsedilen hükümlerin bağlayıcılığından muaf kabul edilebilir. Böylece eski zorunlu hizmet uygulamaları ilkesel olarak yanlış olmaya devam etse hukuken uygun olmaktadır. 1998'den sonra ise, bu sözleşmeye aykırı kanunların ortadan kaldırılması ve yürütmesinin durdurulması ve yeni yapılacak kanunların bu sözleşmeye uygun olarak hazırlanması gerekmektedir. Dolayısıyla, eski bir kanunun yeniden yürürlüğe sokulduğu, bunun yeni bir kanun/uygulama olmadığı savunması geçerliliğini yitirdiği gibi 2005 yılında kabul edilen 5371 sayılı kanunun da sözleşmeyle çelişmemesi gerekmektedir. 


Şimdi çelişip çelişmediğine daha ayrıntılı bakalım, sözleşme maddelerini inceleyerek.




"Madde 2:



Bu Sözleşmenin amaçları için, “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri ifade eder."


5371 sayılı kanunda geçen "Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler" ifadesi burada belirtilen "ceza tehdidi" kapsamına girecektir. Devlet, bu hizmeti icra etmeyenleri pratik olarak "meslekten men" ile cezalandıracağını beyan etmektedir. Devlet hizmet yükümlülüğünün doktorlar arasındaki adının "zorunlu hizmet, mecburi hizmet" olması "tam isteği olmadan" ifadesini karşılar sanırım. "Başkaları adına konuşma" diyecekler için ben kendi pozisyonumu açık olarak ortaya koyayım:



Devlet beni bu hizmete isteğim olmadan, ceza tehdidi ile göndermektedir.


Sanırım artık anlaştık; devlet hizmet yükümlülüğü, "cebri veya mecburi çalıştırma"nın uluslararası hukuktaki tanımı kapsamına girmektedir.


Elbette her kuralın istisnaları vardır. İkinci maddenin geri kalan kısmı bu istisnaları tarif ediyor:


"Ancak “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi bu Sözleşme bağlamında aşağıdakileri kapsamaz:

Mecburi askerlik hizmeti hakkındaki kanunlar gereğince mecbur tutulan ve sadece askeri bir mahiyet taşıyan işlere hasredilen bir çalışma veya hizmet;

Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet,

Çalışma veya hizmetin bir kamu makamının nezaret ve kontrolü altında icra edilmesi ve söz konusu ferdin özel kişilerin, şirketlerin veya özel-tüzel kişilerin hizmetine bırakılmaması veya verilmemesi şartıyla, bir mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının sonucu olarak yapmaya mecbur edildiği bir iş veya hizmet;

Olağanüstü hallerde, yani harp, felaketler veya yangın, su baskını, açlık, yer sarsıntıları, salgın hastalıklar ve şiddetli hayvan salgınları, hayvanların ve mahsule zarar veren böcek veya parazitlerin hastalık yaymaları durumunda ve genel olarak halkın bütünün veya bir kısmının normal yaşama şartlarını veya hayatını tehlikeye koyan tehlikeli veya zarar verici her türlü şartlarda yapılması mecburi bir iş veya hizmet;

Küçük çaplı toplumsal hizmetler, yani toplum fertleri tarafından doğrudan doğruya toplum menfaatine yapılan işler, bizzat toplumun fertleri veya doğrudan doğruya temsilcilerinin bu çalışmaların gerekli olduğunu beyan etmeleri hakkının tanınması şartıyla toplum üyelerine düşen olağan kamu hizmeti mükellefiyetleri olarak mütealaa edilecektir."






Bunlar içinde yalnızca " Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet" maddesi mevcut kanuna gerekçe kabul edilebilir ancak burada kast edilenin kişilerin meslekleri dışındaki, jüri üyesi olma vb. gibi kamu hizmetleri olduğunu da göz önünde bulundurmak gerek. Kişilerin mesleklerinin elinden alınması tehdidiyle 350-550 gün doktor olarak çalıştılımasını bu kapsamda ele almak, buradaki tanımın sınırlarını çok çok esnetmek olur sanırım.



Yine de, mevcut uygulamanın izin verilen cebri ve mecburi çalıştırmalardan biri olduğunu kabul etsek bile sorunlar var. Sözleşmenin geri kalan kısmında mecburi çalışmalara dair getirilen kurallara bakarak bu sorunlara göz atalım.




"MADDE 9

Bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde belirtilen aksi hükümler hariç, cebri veya mecburi çalıştırma koyma hakkına haiz herhangi bir makam önce;

Verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna,

Bu hizmet veya işin halihazır veya yakın gelecek zarurete haiz olduğuna;

İlgili ülkede benzeri iş veya hizmetler için geçerli olanlardan düşük olmayan ücret ve çalışma şartları önerilmesine rağmen bu hizmetin yerine getirilmesi veya işin yapılması için gönüllü iş gücü temini mümkün olmadığına;ve

iş veya hizmetin, mevcut işgücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine kani olduğu takdirde ancak bu çalıştırma şekline müsaade etmelidir."






Ortada bir kanun olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin, doktorlardan bu yolla alınan hizmetlerin bu özelliklere haiz olduğunu düşündüğü sonucunu çıkartmak gerek. Bu konuda yorum yapma hakkı bana ait değil. TBMM, hükümet veya Sağlık Bakanlığı bu konudaki görüşlerini resmi olarak açıklarsa haberdar olmuş oluruz. Bildiğim kadarıyla böyle bir gerekçe, yazılı ve kamuya açık halde, mevcut değildir.





"MADDE 10 
Vergi olarak talep edilen cebri veya mecburi çalıştırma ve idare görevleri icra eden şefler tarafından kamu menfaatine çalışmalar için konulan cebri veya mecburi çalıştırma tedricen kaldırılacaktır.

Bu kaldırmayı beklerken, vergi olarak cebri veya mecburi çalıştırma talep edildiği veya kamu menfaatine çalışmalar için idari görevleri icra eden şefler tarafından cebri veya mecburi çalıştırma konulduğu takdirde ilgili makamlar ilk önce:

Yapılacak iş veya verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna;

Bu hizmet veya işin halihazır veya kaçınılmaz olarak yakında doğacak bir ihtiyacı karşıladığına

iş veya hizmetin mevcut iş gücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine;

Bu iş veya hizmetin icrasının işçileri daimi ikametgahlarının olduğu mahalden uzaklaştırmaya mecbur etmeyeceğine;

Bir iş veya hizmetin icrasının dinin, sosyal yaşamın, veya tarımın icaplarıyla uyumlu yönlendirileceğine kani olmalıdırlar."







Mevcut uygulama, sondan bir önceki hükme aykırıdır. 13 yıldır Ankara'da ikamet ediyorum, devletin ADNEKS sistemi bile "daimi ikametgah"ımı şu anda bu yazıyı yazmakta olduğum, Çankaya/Ankara'da bulunan ev olarak kaydetmiş durumda. Mecburi hizmetimi yapacağım yer ise Afyon. Tanıdığım neredeyse tüm doktorlar da yaşadıkları şehri değiştirmek zorunda kaldılar. İkamet ettiği şehirde mecburi hizmetini yerine getiren doktor oranı %10'u bulursa, bunu mucize kabul ederim. Bu konudaki sayıları açıklama sorumluluğu da, yine Sağlık Bakanlık'ına aittir.




"MADDE 11
Sadece 18’den yukarı ve 45’den aşağı yaşlarda bulunan sağlam yetişkin erkekler cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olabilirler. Bu sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen iş türleri hariç, aşağıdaki tedbirler ve şartlar dikkate alınmalıdır.

Mümkün olan her halükarda, konulan işi yapacak ilgililerin bulaşıcı bir hastalığının olmadığının, bedeni kabiliyetlerinin yapılacak iş ve icra edileceği şartlara uygunluğunun idarece tayin edilen bir doktor tarafından önceden tesbit edilmesi.

Öğretmenler öğrenciler ve genel olarak idari personelin muaf tutulması;

Her toplumda aileyi ve sosyal yaşam için zorunlu yetişkin ve sağlam erkek miktarının bırakılması

Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi,

Yukarıdaki paragrafın (c) altparagrafının uygulamasında, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeler, belirli sayıda nüfustan bir seferde alınabilecek daimi nüfusun erkek ve sağlam fert nisbetini tesbit eder, ancak bu nisbet hiç bir şekilde bu nüfusun %25 ini geçemez. Bu nisbeti tesbit ederken yetkili makamlar nüfus yoğunluğunu bu nüfusun sosyal ve fiziki kalkınmışlığını, mahallinde ve kendi hesaplarına ilgililer tarafından icra edilecek işlerin durumunu ve yılın hangi devresinde olacağını dikkate almalıdırlar; ve genel olarak ilgili toplumun normal yaşamının iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarına saygı göstermelidirler."






Peki bu durumda zorunlu hizmete gönderilen kadın meslektaşlarımın durumu ne olacak? "18-45 yaş arasındaki sağlam yetişkin erkek" tanımına dahil olmadıkları muhakkak. O zaman kanunu değiştirip, devlet hizmet yükümlülüğünü yalnızca erkek doktorlara mı uygulayacağız? "Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi" hususu da bir başka problem yaratan husus. Eşleri özel sektörde çalışanlar mazaret kuralarından faydalanamadığından, eşleri bir şehirde kalırken kendileri başka bir yere gitmek zorunda kalabilmektedir. Bu şekilde parçalanmış aileler, annesi veya babası yanında olmaksızın büyümek zorunda kalmış çocuklar mevcuttur. 




"MADDE 12 
Herhangi bir ferdin muhtelif şekiller altında cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalabileceği azami müddet, 12 aylık bir sürede, işyerine gitmek ve oradan gelmek için geçen gerekli yolculuk günleri de dahil olmak üzere 60 günü geçemez.

Cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalan her işçiye icra ettiği cebri veya mecburi çalışma müddetlerini gösteren bir sertifika verilecektir."






Devlet hizmet yükümlülüğü, kanunda belirtilen olan şartlara göre değişmekle birlikte, 300-600 gün süreyle yapıldığını belirtmek isterim. Yani bir yılda en fazla 60 gün değil, 10 ile 20 ay arasında değişen bir süre boyunca, sürekli yapılmaktadır. Bu hüküm de açık olarak ihlal edilmektedir. 




"MADDE 23
Sözkonusu Sözleşme hükümlerini yerine getirmek için yetkili makamlar cebri veya mecburi çalıştırmanın kullanımına ilişkin tam ve vazıh yönetmelikleri yayımlayacaklardır.

Bu yönetmelikler, özellikle cebri veya mecburi çalışmaya tabi kılınan her şahsa, çalışma koşullarıyla ilgili şikayetlerini yetkililere iletmesini mümkün kılacak ve bu şikayetlerinin incelenip değerlendirilmesini güvence altına alan kurallar ihtiva edecektir."






İkinci paragrafta belirtilen hükümlere uygun bir yönetmelik mevcut değildir, doktorlar böyle bir hakları olduğu konusunda bilgilendirilmemektedir. 






Sözleşmedeki tanım ve ayrıntılara baktık. Şimdi de ilk maddeye bakalım:


"MADDE 1
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu Sözleşme’yi onaylayan her üyesi mümkün olduğu kadar kısa bir sürede her ne şekil altında olursa olsun cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılmasını taahhüt eder.

Cebri veya mecburi çalıştırmanın tamamen kaldırılması amacıyla, cebri veya mecburi çalıştırmaya, geçici bir müddet için, sadece kamu yararı ve istisnai önlem olarak aşağıdaki maddelerde belirtilen şartlarda ve garantilerle başvurulabilir.

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren beş senelik bir sürenin sonunda ve Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim kurulunun aşağıdaki 31 inci maddede öngörülen raporunu hazırlaması sırasında Uluslararası Çalışma Örgütü her ne şekil altında olursa olsun yeni bir geçiş süresi tanınmaksızın cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılması ihtimalini tetkik edecek ve Konferans gündemine bu konunun alınıp alınmaması hususuna karar verecektir."






Hem burada, hem de diğer maddelerde sık tekrarlanan bir husus var: Belirtilmiş olan izin verilen koşullarda uygulanan cebri ve mecburi çalıştırmanın mümkün olan en kısa sürede kaldırılması. 


5371 sayılı kanun 2005 Haziran'ından beri yürürlüktedir. Geçen sürede kaldırılmamıştır ve kaldırılmasına dair bir hazırlık, kamuoyuyla paylaşıldığı kadarıyla, yoktur. 






İncelememiz bu kadar.


Şimdi sormak isterim:


1) Taraf olduğu uluslararası sözleşmeye aykırı bir uygulamayı sürdüren bir devlet "hukuk devleti" vasfına haiz kabul edilebilir mi?


2) Yapılan kanunların yalnızca anayasaya değil, taraf olunmuş ve bağlayıcı hükümleri bulunan uluslararası sözleşmelere de uygunluğunu denetlemekle sorumlu olan Anayasa Mahkemesi, yukarıda sıralanan hükümler ortada dururken ve iki üyesi de bu uygulamayı "angarya" olarak niteleyip red oyu verirken nasıl olup da bu kanunun yürütmesinin devamına karar verebilmiştir? (ilgili karar bu linkten okunabilir)


3) Türkiye Cumhuriyeti, bu sözleşmeye taraf olarak uluslararası topluma ve kendi vatandaşlarına vermiş olduğu taahhütleri yerine getirmiş kabul edilebilir mi?





En temel haklarımı gasp eden ve hukuka uygun davranmayan bir ülkede yaşadığımı düşünürsem, haksız mı olurum sizce?











11 Ağustos 2011 Perşembe

Bildiğiniz gibi değil

Devletimiz bugün yine kuruyor köle pazarını; alan da kendisi, satan da. 40. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü kurası bugün sabah saatlerinde yapılacak. Yine yüzlerce pratisyen ve uzman hekim diplomalarına/mesleklerine kanun zoruyla el koyulmak yoluyla devlete köle edilecekler.

Bu vesileyle zorunlu hizmet hakkında yanlış bilinenlere derli toplu değinmek istedim.

Yanlış 1) "Bir tek siz misiniz arkadaşım giden? Hakimler, öğretmenler de gidiyor." meselesi

Doğrusu: 
Evet, onlar da gidiyor ama diplomalarına el koyulmuyor. Hukuk fakültesini bitiren bir kardeşimiz isterse ömrü boyunca devlet memuriyetine girmeyebilir. 
Der ki: benim hayatım burada kardeşim, bırakıp gidemiyorum. Bir hukuk bürosuna girerim, ne kazansam bana yeter. 
Veya istediği, kendisinin karar verdiği bir zamanda girer devlet memuriyetine.
(Öğretmenler için de benzer bir senaryo yazılabilir)

Doktorlar için öyle değil. Biz ne zaman devlet memuriyetine gireceğimize, hatta girip girmeyeceğimize karar veremiyoruz. Mezun olduğumuzda, uzmanlığımızı aldığımızda belgelerimiz hemen bakanlığa gidiyor, oraya ulaşır ulaşmaz da hemen, ilk kuraya dahil ediliyoruz. Gidip göreve başlamazsak bir yıl memuriyetten men, başlar istifa edersek 6 ay. O arada kuraya da giremiyoruz tekrar. Tekrar kuraya girip memuriyete başlanana kadar geçen süre de zorunlu hizmete ekleniyor, orijinal sürenin iki katını aşmayacak şekilde. 550 gün oluyor 1100 gün. 
O arada TUS'a YDUS'a girdin, Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir eğitim araştırma hastanesini tercih edemezsin, çünkü memur olamıyorsun. Yalnızca üniversite hastaneleri kalıyor elinde.

"Ben gitmeyeceğim, girer bir yerde çalışır, ekmeğimi kazanırım" da diyemezsin hukuk fakültesi mezunu kardeşimiz gibi çünkü kanun hükmü açık: Devlet hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler. Önce zorunlu hizmeti tamamlayıp, diplomayı devletin elinden kurtarmadan başka bir yerde çalışamayız. Doktor sıfatıyla imza atamaz, muayene yapamaz, reçete yazamayız. Suçtur bunları yapmak.

Siz hiç "bir gün bile devlet için çalışmamışsın, burada avukatlık yapamazsın, yasak, suç" denilen bir hukuk fakültesi mezunu gördünüz mü?

Yanlış 2) "Devletin parasıyla okudunuz, bu ülkeye borcunuz var, ödeyeceksiniz" meselesi

Doğrusu:
Buna birinci itiraz şudur: Devletin parasıyla okuyan bir tek biz miyiz? Devlet üniversitesinden mezun olan mühendislere, mimarlara, diş hekimlerine, avukatlara da zorunlu hizmet var da ben mi bilmiyorum? Ne oldu eşitlik ilkesine? Onlar bizden "daha eşit" galiba. 

Hadi devlet üniversiteleri için bu saçmalığı kabul ettik diyelim, vakıf ünivesiteleri ne olacak? Parasını verip vakıf üniversitesinde tıp fakültesi okumuş pratisyen çocuk da aynı kanuna ve muameleye tabi; o hastaneden uzmanlık veya yan dal eğitimi alan hekimler de. Onlar da mı borçlu?


Yanlış 3) "Fakülteye/uzmanlığa başlarken biliyordunuz, yazmasaydınız" meselesi 

Onu daha önce uzun uzun anlatmıştım, ilgilenenler buradan okuyabilir. 




Not: Aklıma gelenler bunlar. Unuttuklarım varsa yorumlar kısmında hatırlatan olursa eklerim veya aklıma gelirse yazarım.



      

15 Temmuz 2011 Cuma

Büyük bir yalan

Geride kalan ay içinde Türkiye'deki tıp fakültelerinde mezuniyet törenleri yapıldı,  2011 mezunu doktorlarımız diplomalarını aldılar. Bu mezunlardan, okulları tarafından mezuniyetleri Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiş olanlar, kendileri bir başvuru yapmaksızın, otomatik olarak önümüzdeki ay yapılacak olan 40. dönem zorunlu hizmet kurasına dahil edilecek Bakanlık tarafından. 40. kez yapılacak bu kölelik kurasının önemli bir özelliği var ama, bunu atlamayalım...

Zorunlu hizmete temel olan 5371 sayılı kanun 21.06.2005 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazete'de 04.07.2005 tarihinde yayınlandı ve bu tarihten itibaren yürürlüğe girdi. Bundan 2-3 ay sonra tıp fakülteleri 2005-2006 öğrenim yılına başladılar. O tarihte başlayanlar 2010-2011 döneminde mezun oldular. Önümüzdeki ay kuraya girecek olanlar bu gençler. Zorunlu hizmet yürürlüğe girdikten sonra okula başlayan ilk kuşak.

Tıp camiası dışında biriyle zorunlu hizmet meselesini tartışmaya başladığınızda, ezberletilmiş gibi ilk duyulan sorulardan biri şudur:

-Okula/uzmanlığa başlarken sonunda zorunlu hizmet olduğunu bilmiyor muydunuz? Bile bile seçtiniz, şimdi gidip efendi efendi yapın hizmetinizi.

Yukarıdaki tarihlerden anlaşılacağı üzere çoğumuz bu soruya gönül rahatlığıyla "bilmiyorduk" diye cevap verebiliriz. Biz fakülteye/uzmanlığa başladığımızda o kanun henüz ortada yoktu. Bugüne kadar zorunlu hizmete gönderilen pratisyen hekimlerin HİÇBİRİ, okula başladıkları gün, mezun olduklarında zorunlu hizmete gitmezlerse doktorluk yapamayacaklarını bilmiyordu. Bu soruyu soranlar bilmediklerinden soruyorlarsa ne ala, eğer onlara meseleyi bu şekilde aktaran biri olmuşsa, kendilerine BÜYÜK BİR YALAN söylenmiş demektir.  

Sık sık duyduğumuz sözlerden biri Türkiye'de doktor açığı olduğudur; tıp fakülteleri yeterince mezun vermiyormuş. Bu sorunun çözümü için, AKP iktidar geldiğinde 5000-6000 civarında olduğu söylenen yıllık mezun sayısı, son yıllarda 8500'e çıkarılmış, hedef 13000 imiş. 

Bu sayıları doğru kabul edecek olursak senede 5000 kişiden , 6 yılda 30000 doktor eder. Geride kalan 6 yılda, bu ülke, okula girdiği gün başına böyle bir şey geleceğini bilmeyen 30000 doktoruna, onlara sormadan zorunlu hizmet kurası çekti. Uzmanlığa başlayanlar, gitmeyenler vb. bunun %75'ini oluştursa kalır elde 7500 kişi. 7500 kişi, sonunun buna varacağını bilmeden yaptıkları bir tercih neticesinde, diplomaları ellerinden alınarak, kendilerinin karar vermediği yerlerde ve işlerde (kurada tercih sayısı 3 ile sınırlıdır, çoğu zaman orası çıkmaz) zorla çalıştırıldılar. Ve onlara "bunu bilerek başlamıştın okula" diyenlere laf anlatmak zorunda kaldılar.

Aynı hesabı uzman hekimler için yaparsak (uzmanlığı 4 sene sayarsak onlar için süre 2 yıl önce bitmişti), toplam sayımıza birkaç bin kişi daha eklenir (onların uzmanlık sınavına girerek kaçma şansı yok, yan dal uzmanlığı kontenjanları da çok kısıtlı).

10-15 bin doktorun ne önemi var, öyle değil mi?

Değil!!!

Meseleye şöyle bakalım.

Bu ülkede son altı yılda 10-15 bin doktor, kanun yapma yetkisini kullanarak oyun ortasında kural değiştiren devlet tarafından, "zorunlu hizmeti tamamlamazsanız, diplomanızı alamaz, mesleğinizi yapamazsınız" denerek, eğitime başladıkları gün henüz ortada dahi olmayan bir şarta tabi tutuldular. Kanunların ileri doğru işlemesi, kazanılmış hakların korunması gibi temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınarak yapıldı bunlar. 

Karşınıza 25-35 yaşları arasında bir doktor çıkarsa bunları aklınızda tutmanızı rica ederim. O insanların hakkı böyle gasp edildi, bu gasp "biliyordunuz, seçmeseydiniz" yalanıyla da bir güzel maskelendi. Böyle bir haksızlığa mahkum edilmiş insanların neler hissedeceğini bir düşünmenizi rica ederim.


Not: 2005'te üniversite tercihleri hangi tarihte son erdi bilmiyorum, aradım ama kaynaklara ulaşamadım. Kanunla ilgili verdiğim tarihlerden önceyse, bu sene mezun olanlar da katakulliye gelmiş demektir. Sayılara onları da ekleyerek düşünün.

14 Haziran 2011 Salı

Nerede kalmıştık?

Maceramızın ilk kısmını tamamlarken ben Urfa'dan belge bekliyordum, şimdi de Urfa'dan haber bekliyorum. Arada ne mi oldu?

Urfa beklenen belgeyi YÖK'e yolladı, ben de koşa koşa YÖK'e gidip yazının bir kopyasını aldım; elimde yazının kopyasıyla bu kez Sağlık Bakanlığı'na gittim ve Personel Diaresi'ndeki muhteremlerin karşısına çıktım. Onlar da bombayı patlattılar:

Sizi kuraya alamayız, önce Urfa'ya atamanızın yapılması lazım, atamadan sonra istifa ederseniz tekrar kuraya girersiniz.

Açıklayayım:

1) Benim yaklaşık 19 ay önce çekmiş olduğum kura hala geçerli(ymiş).

2) Kendi memurlarının düzenlemiş olduğu hatalı yazışma nedeniyle ortaya çıkan aksama Bakanlık'ın umurunda değil. Normal şartlarda o yazışmalar sonucunda Harran'da atamayla ilgili işlemlerin başlatılmış olması, benim de o işlemler sonrasında belli süre içinde göreve başlamış olmam gerekiyordu. Harran'a 19 ay önce gitmiş olması gereken yazı Hacettepe'ye gittiğinden atama işlemi asla başlamadı, dolayısıyla o bitmeden göreve başlamam gereken süre hiçbir zaman başlamadı, bu nedenle ben Bakanlık'ın istediği "göreve başlamamıştır" yazısını alamamış oldum Onun yerine hakkımda hiçbir işlem yapılmadığına dair bir yazı geldi Bakanlık'a. Bu da yeniden kuraya girmemi sağlamıyor.

3)19 ay önce yapılması gereken işlemleri (sonunda) başlattım bunun üzerine, belgelerimi Harran'a yolladım. Harran beni doğrudan atayamayacak. Kuranın çekildiği dönemde tahsis edilmiş olan farmakolog kadrosunda şu anda çalışan biri var zaten, yeniden kadro istenmesi gerekecek. YÖK o kadroyu onaylayınca o kadroya benim atanma işlemim başlayacak, hani bitmeden göreve başlamam gereken bir süre vardı, işte ancak o zaman işelemeye başlamış olacak.

4) Bu arada 39. Dönem kadroları açıklandı bile. Farmakolojide 2 kadro var, ikisi de Ankara (talihimi seveyim). O kuranın sonucunda Ankara'ya atanan arkadaşlar görevlerine başladığında büyük olasılıkla ben hala Urfa'dan "göreve başlayabilirsin" haberi bekliyor olacağım.

Durum budur. Evde oturup çeviri yaparak kirayı, faturaları ödemeye çalışmaya devam şimdilik. Ne mi hissediyorum? Devletimi her geçen gün daha çok seviyorum (!).

Sonsöz: Bir yerlerde çeviri işine rastlarsanız haber verin, malum, ekmek parası.


Mini güncelleme (16 Haziran 2011)
Belgeler Harran'a ulaşmış, kadro isteme yazısını YÖK'e yollamışlar. Söyledikleri şu: En erken temmuz ortası gibi başlayabileceğim, ondan önce yetişmesi zormuş yazışmaların.


Not: Maceramızın son kısmı burada

14 Nisan 2011 Perşembe

Safahat veya Sehven

Geride kalan bir yılın en moda sözcüklerinden biri oldu "sehven". Özellikle hukuki metinlerde sıkça karşılaştığımız ifade, yanlışlıkla anlamına geliyor. Her gün haberleri işgal eden bir soruşturmada sehven yapılan işler yetmezmiş gibi son bombayı ÖSYM başkanımız patlattı. Şifre şüphesiyle ilgili açıklamalara da yer verdiği öğrencilere gönderdiği mektupta, gerçekten de böyle bir şifrenin var olduğunu ancak bunun sehven ortaya çıkmış bir durum olduğunu, bundan herhangi bir grubun fayda sağlamadığını ifade eden Başkan yüreklerimize su serpti (!). Başında oturduğu kurumun en ufak yanlışlığa dahi tahammül gösterilmeyecek bir iş yapmakta olduğunu kendisine açıklamanın bir yolunu bulmalıyız millet olarak, belki o zaman istifa eder.

Sehven yaşanılan bu memlekette benim kendi "sehven" maceramı anlatmak bu yazının amacı. İnsanı güldürmeyen Levent Kırca skeçleri tarzındaki bürokratik maceramın kıymetli karilerimi eğlendirmese bile sıkmaması dileğiyle...

01.09.2009 tarihinde sınava girerek "Tıbbi Farmakoloji Uzmanı" oldum. Kanun gereği Hacettepe Üniversitesi bu durumu derhal Sağlık Bakanlığı'na bildirdi. Bakanlık da beni 12.11.2009 tarihinde yapılan 29. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü (DHY) kurasına katılacak uzman doktorlar arasında ilan etti (ilk kurada kimse size "şu anda kuraya girmek istiyor musun" diye sormaz, otomatik olarak kuraya dahil eder sizi Bakanlık). Kurada, Harran Üniversitesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı çıktı bana.

Kuradan birkaç gün sonra yayınlanan ve tebligat olarak kabul edilen listede adım yoktu. Bakanlık'a gittiğimde yayınlanan listenin yalnızca Bakanlık'a bağlı kurumlara atananları kapsadığını, üniversite kurası çektiğimden  atamamı YÖK'ten takip etmem gerektiğini, o kısımdan Bakanlık'ın sorumlu olmadığını öğrendim. YÖK'ü aradığımda Harran Üniversitesi'nin işleriyle ilgilenen arkadaşla görüşmem gerektiği söylenerek kendisine yönlendirildim. Sonraki bir ay içinde, bir yandan askerlik işlemlerimi takip ederken sık sık YÖK'ü aradım ama Harran Üniversitesi'yle ilgilenen görevli bana yazımla ilgili bir gelişme olmadığını söyledi. Ben de göreve başlayamadığımdan 01.02.2010 itibariyle askerlik hizmetimi yapmaya başladım, artık 1 yıl boyunca mecburiyi düşünmek zorunda değildim. Normal koşullarda verilen süre içinde göreve başlmayanlar müstafi sayıldığı ve 1 yıl süreyle kuraya alınmadığından aynı kuralın benim için de işletileceği ve askerden döndükten sonra tekrar kuraya girmek zorunda olacağımı düşünüyordum.

Sonra askerlik bitti. 01.02.2011'de askerliği bitmiş bir doktor olarak kura için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve Bakanlık'a gittim. Bakanlık'taki memurlar bana ellerinde benimle ilgili hiçbir bilgi olmadığını, göreve başlamamla/başlamamamla ilgili onlara bir bilgi gelmediğini, bu durumda kuraya başvuramayacağımı, YÖK'e gidip durumu açıklığa kavuşturmam gerektiğini söylediler. 

Hikayemizin benim için ilk dumur anı burası. Kendine personel sağlamak için mecburi belasını başımıza açan, mezun olur olmaz diplomaya el koyup bizi kuraya sokan Bakanlık bu işteki tek sorumludur diye bilirdim, yanılmışım. Kura ve atama iki ayrı iş olarak ele alınıyormuş. Sağlık Bakanlığı kurayı düzenledikten sonra kendisine bağlı kurumlara atanacaklarla ilgili işleri takibe  devam ederken (göreve başlayıp başlamadığını kontrol edip, başlamayanları tespit ediyorlar, onları müstafi sayıp kuraya girememe sürelerini başlatıyorlar), üniversitelere gideceklerle ilgili hiçbir sorumluluğu yokmuş, o iş YÖK'e aitmiş. Soracak bir sorunuz varsa, Bakanlık "ben bilmem, YÖK'üm bilir" dermiş.

(Not: Hikayenin burasında ben Bakanlık'ça el koyulmuş olan diplomamın dürülüp rulo haline getirildikten sonra nasıl kullanılabileceğine dair fikirler geliştirmeye başlamıştım bile)

Ben de kalktım YÖK'e gittim çaresiz. Harran Üniversitesi'yle yazışmaları yapan memuru buldum, yazışmanın yapılmış olması gereken tarih aralığı ilgili bilgi verdim, koca bir klasör indi dolaptan, belgeleri taramaya başladık (geçen sene o dönemde bu işlere bakan kişi değişmiş, yeni memur yazışmama dair bir şey hatırlamıyordu doğal olarak). Farmakolojiye benden önce atanan kişiyle ilgili bir yazı, benim atanmamdan sonra atanmış olması gereken bir sonraki kuradan bir kişiye ait bir yazı ama benim adıma yazılmış bir yazı yok. Benimle aynı kurada Harran Histoloji'ye atanan bir kişiye ait bir yazı var ama benimki yok. İşte o yazının ekinde hikayemizin "sehven" faslı başladı. Memur arkadaş "doktor bey bu yazının ekinde atananlar listesi var ama siz orada Hacettepe'ye atanmış görünüyorsunuz" dedi, baktım, haklı, 18.11.2009 tarihli yazının ekindeki listede adımın yanında büyük harflerle, kocaman Hacettepe Üniversitesi yazıyor. Kuramı Harran'a çeken Bakanlık, bunu atamamı yapacak olan YÖK'e Hacettepe olarak bildirmişti. Benim Harran'a bakan memurdan bilgi almaya çalıştığım onca zaman boyunca yalnızca bir kaç oda ileride bir memur benim yazımı Hacettepe'ye yollamakla meşguldü. 

Hemen Hacettepe işlerine bakan kişiye gittim, dosya indi, arandı ve yazı bulundu. 11.12.2009'da YÖK Hacettepe'ye "adı geçenin atamasının yapılarak görevine başlayış tarihinin Sağlık Bakanlığı'na bildirilmesi hususunda..." diye biten bir yazı yollamıştı hakkımda. Şaka burada da devam ediyordu. Bu yazının eki olarak kura listesine ait bilgisayar çıktısı da yollanmıştı, oradaysa adımın yanında gayet açık şekilde Harran Üniversitesi yazıyordu. Bu yazıyı alan ve ekiyle uyumsuzluğunu gören Hacettepe Üniversitesi "sehven bize yazılmış" hükmüne vararak hiçbir işlem yapmamaya karar vermiş. Bana, YÖK'e veya Bakanlık'a  bu konuda bilgi verme gereği de duymamış. Harran'a da YÖK'ten herhangi bir yazı gitmediğinden onlar da işlem yapmamışlar. Yani benim atamamın yapılmadığını Bakanlık'a bildiren kimse olmamış, prosedür bir sonraki aşamaya geçememiş.

Elimde yaptıkları hatanın belgesi olan yazıların fotokopileriyle tekrar Bakanlık'ın yolunu tuttum. Bütün saçmalığı başlatan kendi memurlarının "sehven" beni Hacettepe'ye atanmış gösteren yazısı değilmişçesine Bakanlık'taki görevli bana "YÖK'tekilerin hatası bu, yazıyla kura listesini karşılaştırmaları gerekirdi" deyiverdi. O zaman adama sormazlar mı, sizin memurunuzun da aynı kontrolü yapması gerekmez miydi diye. Bir süre bu meseleyi, giderek yükselen karşılıklı öfke eşliğinde tartıştıktan sonra, ne yapmam gerektiğini sorup işe koyulmamın daha iyi olacağına karar verdim. Harran'dan atamamın yapılmadığına dair bir yazı getirirsem kuraya girebilirmişim.

Ben de bu kez Harran'ı aradım (3. kapı!!!). Personel Diaresi'ndeki memur haklı olarak kendilerine hitaben yapılmış bir yazışma olmadığından Bakanlık'a cevaben bir yazı yazamayacaklarını ancak uygun bir dilekçe yollamam halinde adıma yazılmış, atamamaın yapılmadığını belirtir bir bilgilendirme yazısı hazırlayabileceklerini söyledi; ben de kabul ettim mecbur olarak. İlgili yazışmaları ve dilekçemi onlara faksladım, onlar da birkaç gün sonra bana yazıyı. 11.03.2011 tarihinde bu yazı eşliğinde 38. Dönem DHY kurasına katılmak istediğimi bildirir dilekçemi Bakanlık'a sundum (ilk seferde otomatik olarak kuraya alınıyoruz ama sonrakiler başvuru gerektiriyor).

Böylece en kritik hafta başlamış oldu. 38. Dönem kurasına girebilmek için 18.03.2011'e kadar belgeleri tamamlayıp başvurmuş olmak gerekiyordu. Sabırsızlıkla verilecek kararı beklemeye başladım ve bakanlık başvurumu reddetti. Doğrudan Bakanlık'a hitaben yazılmış bir yazı getirmem gerekiyordu, gitiridiğim yazı iş görmüyordu. Bunun olması için de bir sene önce yapılmış olması gereken yazışma zincirinin en baştan başlatılması gerekiyordu ve ilk halka olan Bakanlık'ın YÖK'e yazısı 15.03.2011 tarihini taşıyordu. 4 iş günü içinde Bakanlık YÖK'e, YÖK Harran'a, Harran da Bakanlık'a yazarsa kuraya girebilecektim.

Elbette giremedim, yazı yetişmedi. YÖK yazıyı 18.03.2011'de hazır edebildi, sonra Harran Bakanlık yerine doğrudan YÖK'e yazdı, şimdi YÖK'ün Bakanlık'a yazması aşamasındayız. O yazı da yazılınca ben dilekçemle birlikte 39. Dönem DHY kurasına başvurabileceğim. 

Safahatımın sonuna geldik. Böylece kanuna "DHY yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler" hükmünü koyarak başka bir işte çalışmama set çeken devlet, yazışmalardaki üstün ciddiyetiyle beni "sehven" en az 2 ay daha işsiz bırakmış oldu. Evde oturup çeviri yapıyorum; kirayı, harçlığı denkleştiriyoruz hamdolsun. Bir şey aklıma takılmıyor değil ama:

Fazladan iki ay işsiz kalmamdan kaynaklanan maddi ve buna bağlı olarak benim ve yakınlarımın yaşadığı stresten kaynaklanan manevi hasar için tazminat davası açacak olsam kime açmam gerek? Bu hikayede benim muhatabım kim?


Tıp fakültesinde öğrendiğim şeylerden biri hayatın devamlılığını sağlayacak biyokimyasal dengenin oldukça güç olduğu, olasılık açısından bakarsak ölümün yaşamdan daha muhtemel olduğudur; yani aslında şans eseri yaşıyoruz. Bizim memleket de o hesap, sehven yaşıyoruz. Hatalarını anlasalar da, ölsek de kurtulsak.


Kıssadan hisse:

1) Mecburi kurasında üniversite çeken doktor kardeşim, bakanlığa boş yere başvurma, bel bağlama. Onlar yalnızca kurayı çekip gerisine boş veriyor, işini YÖK'ten ve mümkünse elden takip etmen gerekmektedir.

2) Devlet ciddiyeti, tek boynuzlu at (unicorn) veya sentor gibi bir şeydir; bir şeye ad verilmesi onun gerçekten var olduğu anlamına gelmez.



Not: Bu maceranın ikinci kısmı burada

27 Şubat 2011 Pazar

Bir zihniyetin teşhiri

Zorunlu hizmet meselesi üzerine AKP Batman Milletvekili Emin Ekmen'le Twitter üzerinden diyaloğumu ve bu konudaki yorumlarımı daha önce burada yazmıştım. 23 Şubat 2011'de  de, bu kez Ak Parti Batman Kozluk İlçe Kadın Kolları Başkanı Ayla Işık'la aynı konuda bir yazışmamız oldu. Bu yazıda uzun uzun yorumlayacak değilim bu diyaloğu, burada amacım yalnızca bir zihniyeti teşhir etmek. Sağlık Bakanı'nın yakınlarda yayınlanmış bir röportajındaki bakış açısı ve söylemle buradakini karşılaştırarak daha derinlemesine bir teşrih en kısada gelecek diye ümit ediyorum.




 
Batman’a19 Milyon Lira Ödenek Vekillerimiz İNAL ve EKMEN'E teşekürler

Batman Miletvekileri İnal,Ekmen ve İl Başknı Güneştekin yapıkları yazlı açıklamda,Batman'da 3 yeni Andolu Lisesi yaplacağı müjdesni verdiler

Batman Eğitim ve sağlıkta büyük atılımlar sağladı.2000-2001 Yılların da Kozluk ilçemizde hekim sayısı 2 iken şauanda 45 hekim bulunmakta
 ------

İsmail Burak Bal
o 45 doktoru devletin oraya diplomalarına el koyarak zorla gönderdiğini de yazsanız,vatandaş partinizi daha iyi tanısa güzel olur
 ------
Hiç bir doktor zorla gönderlmez.Doktor hipokrat yemini etmiş ise yurdun her bölgesnde görev almak zorundadır. anlayamadğınız şey budr

Geçmişte 2 doktor var iken ilçemde,şuan 45 doktorun olmasını siz nasıl ve hangi mantıkla eleştirirsiniz. Mantıklı ve inandırıcı olun
 ------

İsmail Burak Bal
Devlet Hizmet Yükümlülüğü Yönetmeliği'ni okursanız nasıl zorla gönderildiklerini görürsünüz veya gidip kendilerine sorabilirsiniz
Eleştirdiğim şeyin doktorların gönderilmesi değil, gönderiliş şekli olduguna da dikkatinizi çekmek isterim, yanlış anlaşılmasın.

Bu meseleyi daha önce vekiliniz Sayın Ekmen'le de konuşmuştuk, detaylarını linkte bulabilirsiniz
 ----------
Ayla_isik
İmceledim linki.Ve sizin öne sürdüğünüz argümanların haklılığını ben göremedim.Sağlık ve Eğitim çok farklı sektörler.
---------------

İsmail Burak Bal
anlamadığınız doktorların da vatandaşlık hakları olduğu, diplomalarına ve mesleklerine sahip olabilmek gibi. Ben bunu savunuyorum
kamuda çalışmak isteyen doktoru bakanlık istediği yere atayabilir ama zorla kamuda çalıştırmak başka bir şey, bunu anlayın lütfen
 ----------------

Ayla_isik
Seçme hakkını doktorlara bıraksanız ozaman doğu insanı doktorsuz kalır.Daha öncede yazmıştım öne sürdüğünüz argümanlar gerçekçi değil
 -----------------
İsmail Burak Bal
insanlara devlette ya da özelde calisma hakkı verin yeter. Devlette çalışanları bakanlık zaten istediği yere atama hakkına sahip
akademik kariyer yapmak isteyenler dahi üniversiteyi bırakıp mecburiye gitmek zorunda bırakılıyor, biliyor muydunuz?
doktorların sizi anlamasını istediğiniz kadar onları anlamaya calışmanızı rica ediyorum.
  ----------------------

Ayla_isik
Yani doktorlar istedikleri yerde görev alsınlar diyorsnuz Öylemi? ize göre asl olan doktorların mululuğu ve refahı yani.Güldürmeyin:)
 --------------------

İsmail Burak Bal
her vatandaşın mutluluğu ve refahı, doktorlar da buna dahil olmak üzere.baskaları mutlu olsun diye doktorlar neden mutsuz olsun?
  --------------------

Ayla_isik
Çok yanlış bilgiler ile birşeyleri savunuyorsunuz..Daha doktorların asl olan ihtiyaçlarından bile bi habersiniz.
 --------------------------
 
İsmail Burak Bal
Hanımefendi, ben de doktorum, pek çok da doktor arkadaşım var.Doktor olmayı ve problemlerini de siz anlatmayın bana ne olur!
 ---------------------------
 
Ayla_isik
Yılarca özelde 15-25 binTlLarası aylık maaş aldılar doktorlar.Bu ülke kimsenin çiftliği değildir.Bizm için asl olan vatndaşa hizmetir
 --------------------------
 
İsmail Burak Bal
Vatandaşa hizmet götürmek için diplomalarına el koyup doktorları köleleştirmek mübah mı? Bunu mu savunuyorsunuz?
 ----------------------
 
Ayla_isik
Bizim de doktorlarımız var.Üst İhtisas yapanlarda var.Kimse sizin gibi doğuya gitmem demiyor.Yada seçme hakkı verilsinde demiyor.
 ---------------------
 
İsmail Burak Bal
Üstelik diploması alıkonanlar yeni mezunlar, o bahsettiğiniz paraları kazananlar değil. Başkasının vebali onlara yüklenmesin
  --------------
 
Ayla_isik
Hiç realist değilsiniz kusura bakmayın.Allahtan bütün doktorlar sizin gibi düşünmüyorlar.ve doğuya gidiyorlar.İzninizle.tşkler
 ----------------------------
 
İsmail Burak Bal
Biz-bizim dediğiniz kimdir bilemiyorm ama ben de bu ülkenin insanıyım,yabancı değilim,kendimce hakkımı arıyorum,derdimi anlatıyrm
Mesele doğuya ya da batıya gitmek değil ki, zorla gönderiliyor olmak. Ben İzmir'e veya İstanbul'a zorla gönderilmeye de karşıyım
 -------------------------


Diyalog burada bitiyor. Son olarak, Sayın Işık'ın  "Vatandaşa hizmet götürmek için diplomalarına el koyup doktorları köleleştirmek mübah mı? Bunu mu savunuyorsunuz?" sorusuna cevap vermekten kaçındığına dikkat çekerek bu yazıyı bitirmek isterim. Diplomasına, mesleğini yapma hakkına sahip çıkmaya çalışan doktorların karşı karşıya olduğu zihniyetin nasıl bir şey olduğunun takdiri okuyucunundur.

23 Aralık 2010 Perşembe

Doktor, vekil ve mecburi hizmet

İşler, hastalık, vb. derken boşladım blogu. Bu da bir geri dönüş yazısı olsun.
Buraya yazmadığım dönemde AKP milletvekili Emin Ekmen'le twitter'da mecburi hizmet meselesi üzerine tartıştık biraz. Aramızda geçen diyalogu (yorumlarımı da eklemek kaydıyla) blogda yayınlamak üzere izin istedim, o da itiraz etmedi. Diyalog şöyle gelişti:

IBBal Diplomalarına el koyarak doktorları zorunlu hizmete yollamanın diyetini maaşla verdiğini düşünen hükümetiniz, ( @edibesozen @emin_ekmen )

IBBal bu maaşın insanları hayatlarından koparmanın manevi tazminatını da kapsadığını mı düşünüyor? ( @edibesozen @emin_ekmen )

IBBal Kişilerin yaşadıkları yeri ve çalıştıkları işi seçme haklarını elinden almak nasıl bir özgürlük anlayışıdır? ( @edibesozen @emin_ekmen )
emin_ekmen @kgulusoy @ibbal Hakkari'de koy yolunda ölen hamile kadının yakini da Malkara da muayene olamayan hasta da hesabı hükumetten soruyor ama
IBBal @emin_ekmen "Ben kamuda çalışacağım" diyen doktoru istediği yere tayin etme hakkı vardır devletin,bu personel rejimidir, normaldir.

IBBal @emin_ekmen ama insanların diplomalarına el koyup, onları zorla bir yere çalışmaya göndermek köleliğin bir türüdür. http://bit.ly/8GLdpA 
emin_ekmen @kgulusoy @ibbal @edibesozen soru basit ; zorunlu hizmet mi? Yoksunluktan Olum mu? Herkesin bu vatana ve bu insanlara bir borcu var!

IBBal @emin_ekmen Aynı borç neden mimarlara,mühendislere,hemşirelere,diş hekimlerine ödetilmiyor? O insanların yalnızca doktora mı ihtiyacı var? 
 IBBal @emin_ekmen 10 yıl emekle elde ettiği diplomaya el konup, önce kölelik etmezsen mesleğini yapamazsın denilen kişi için konu hiç basit değil 
  IBBal @emin_ekmen İkisi de kamuda çalışanlar eş durumu kurasından faydalınıyor.eşi özel sektörde çalışan bir doktorun durumunu düşündünüz mü? 
IBBal @IBBal 'bu vatana borcunu" hem askerlik yaparak hem de zorunlu hizmete giderek ödeyen doktorlardan başka meslek grubu var mı?
IBBal @emin_ekmen "vatan borcu, ödeyeceksiniz" diye kestirip atmaktan daha fazlasını söyleyebilmenizi dilerdim.kölelik uygulamasına sahip çıkmayın  


Görüldüğü üzere daha çok ben konuşmuşum, sayın vekilin iki ifadesi var:
1) Hakkari'de koy yolunda ölen hamile kadının yakini da Malkara da muayene olamayan hasta da hesabı hükumetten soruyor ama
2) soru basit ; zorunlu hizmet mi? Yoksunluktan Olum mu? Herkesin bu vatana ve bu insanlara bir borcu var!

Bunlara sırayla cevap vermek gerekir sanırım:

1) Vatandaş sağlık hizmeti alamadığını düşündüğünde hesabını elbette hükümetten soracak. İktidar olmaya talip olmak biraz da bunu göze almak demek. Bugüne kadar "devlet vatandaşa sağlık hizmeti götürmesin" diyen doktor tanımış da değilim; sosyal devletin varlığını koruması ve giderek güçlendirilmesi gerektiğini düşünen bir insan olarak benimse buna hiç itirazım olamaz. Mesele hizmetin götürülmesi ihtiyacı değil, bu ihtiyacın karşılanması için bulunan yolun zorbalık oluşudur.
Daha önce burada yazdığım, diyalogda da sayın vekile belirttiğim gibi "Ben kamuda çalışacağım" diyen doktoru istediği yere tayin etme hakkı vardır devletin,bu personel rejimidir, normaldir.Polisler, askerler, öğretmenler gibi başka meslek gruplarına da uygulanan bir yaklaşımdır ama diplomasını alır almaz, kendisine sormaksızın kamuda çalışacağı söylenip kuraya dahil edilen, kura sonucu belirlenen yerde çalışmazsa mesleğini yapmaktan men edilen başka bir meslek grubu yok. Bu durum eşitlik ilkesine düpedüz aykırı bir hak gaspıdır benim gözümde (hukuken de öyle değil mi aslında?)
Kişileri iradeleri dışında belli bir yerde ve belli bir işte çalışmaya zorlamak (ne kadar yüksek bir meblağ ile tazmin edilirse edilsin) kölelik kapsamına girer. Bunu devletin yapması ve bunu yapmak üzere kanun yapma yetkisini suistimal etmesi apayrı bir skandaldır.
Toplumun refahını köle emeği kullanarak artırmak yeni bir yaklaşım da değil açıkçası. Binlerce sene önce Mısırlılar, Romalılar da bunu yapıyordu. Romalıların barbar kabul ettiği, henüz şehir medeniyetini oturtmamış kuzeyli kabileler bile köle kullanarak daha çok iş elde etmeyi ve bazı vatandaşları rahat ettirmeyi bilirdi. 21. yy'da, dünyanın önde gelen uygar devletlerinden biri olduğu iddiasındaki Türkiye'de, kimi vatandaşların sağlık problemine bulunabilen çözüm hala köle çalıştırmak oluyorsa büyük bir yanlış yapıyoruz  demektir. Ya iddiamız yanlış ya da icraatımız!  

2) Herkesin bu vatana ve millete borcu olmasıysa bambaşka bir eşitsizliğin itirafı aslında. Herkesin böyle bir borcu olduğunu kabul etsek bile (ki şu anki hükümet döneminde yükselişini izlediğimiz liberallere bunu söylesek bizi çağdışı ilan ederler, zira bu iddia özgür ve bağımsız bireylerden oluşan toplum tasavvuruna ve o bireyin toplum ve devletin baskılarından korunması hedefine tamamen aykırıdır) bu borcun ödenmesinde bir eşitsizlik olduğu aşikar.

Oradaki vatandaşın yalnızca doktora mı ihtiyacı var? Doktora gideceği yolu yapacak mühendise de ihtiyacı var, doktorun yazdığı ilacı satacak eczacıya da. Dahası, tıpkı bu zorunlu hizmetlerine zaman zaman gerekçe gösterildiği üzere, doktorlar gibi eczacılar ve inşaat mühendislerinin de büyük kısmı devlet üniversitelerinde okuyor. Bu durumda hem vatandaşa hizmet götürmek, hem de doktorlara yapılan eşitisizliği dengeye getirmek üzere hükümet eczacılara ve inşaat mühendislerine de mecburi hizmet getirmeli, öyle değil mi? Türkiye'de fakülteyi bitiren her eczacı, diplomasını eline alıp mesleğini yapabilmek istiyorsa, gidip iki sene devletin çektiği kurada neresi çıktıysa orada çalışmalı.
Bu noktada itiraz devletin hastaneleri olduğu ama eczanelerin ve yol inşaatlarını ihale usulü alan şirketlerin özel sektöre dahil olduğu yönünde olabilir. Mesele de tam bu işte, oradaki vatandaş ilaçsız kalınca hesabını devletten soracaksa (doktorun hesabını sorduğu gibi) devletin oraya bir eczane açma, oraya bir eczacı gönderme, o eczaneye diğer eczanelerin yeterince karlı bulmadığı ya da iktisaden gücü yetmediği için getirmediği ilaçları da getirme sorumluluğu da yok mu?
Tüm bunları ve burada yazamadığım pek çok işi yapan bir sosyal devlet ortada olsa, mecburi hizmet böylesine büyük bir devlet projesinin ayağı olsa emin olun itirazlar daha az olurdu. Devletin bu şekilde büyütülmekten öte giderek küçültülmesi fikri etrafında şekillenen politikalar uygulanırken, daha geçenlerde sayın başbakan "kimse bizden, hiçbir yere fabrika yapmamızı beklemesin" diyerek bu durumu çok güzel özetlerken, memleketimizde pek bir lanetle yad edilen eski komunist ülkeleri hatırlatan bir zorla çalıştırma uygulamasının yalnızca doktorlara uygulanıyor olması bir tek bana mı garip geliyor? Sanmam.
Meseleyi kavramlar üzerinden konuşacaksak, sıkıntı populizmden popularizme geçiş yapamamaktır. Burada popularizmi daha çok Avrupa Hristiyan Demokratları tarafından yapılmış tanımıyla ele alıyorum: Belli bir grubun ya da sınıfın (bunlar çoğunluğu oluştursalar bile) iyiliğini-faydasını değil toplumun tüm fertlerinin iyiliğini-faydasını gözetmek ve bu yolla uyum içinde bir toplum inşa etmek amacıyla politika üretmek; yani basit bir çoğunlukçuluktan kendini kurtarıp gerçek bir halkçılığa, vatandaşların tümünü kucaklayan bir yaklaşıma geçiş.

Görünen o ki biz şimdilik bundan uzağız. Sayın vekilin doktorları ödemeye çağırdığı vatan borcu tam da böyle bir şey. Çoğunluğun faydası için, daha küçük (ve hatta kimi zaman, kimilerince elit yaftası yapıştırılan) bir grubun feda edilmesinde, köleleştirilmesinde beis görülmeyen noktadayız.

İleri medeniyetler dilerim efendim.

Not: Sayın Ekmen'e daha önce söz verdiğim üzere bu yazıdan kendisini haberdar edeceğim ve herhangi bir itirazı, düzeltmesi ya da açıklama isteği olursa tamamına burada yer vereceğim.

Not2: Yazı yayınlanalı epey zaman oldu ancak Sayın Ekmen'den bir yanıt gelmiş değil. Söz vermiş olmama rağmen cevap yayınlamayışım benim sansürcülüğümden değil,  bir cevap gelmemiş olmasındandır.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.