Herbert von Karajan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Herbert von Karajan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2011 Salı

Kısa kısa

  • Müslümanlığını kimlik haline getirenlerle dalga geçen ateistliğini kimlik haline getirmiş kardeşlerim ve ateistliğini kimlik haline getirenlerle dalga geçen müslümanlığını kimlik haline getirmiş kardeşlerim, aynı bozuk paranın iki yüzünde duruyorsunuz. Bozuk para bu, cebe atılır, unutulur, sakız parası olur; kıymetiniz de o kadar işte.
 
  • Beethoven'in dokuzuncu senfonisinin ruhunu ve engellenemez coşkusunu öldürmeyi başaran, yine de büyük şef muamelesi gören adam var; yalnız Türkiye'de olsa iyi, bütün dünyada. Pazarlama budur, halkla ilişkiler budur.


  • Bir zaman, bir konuda haksızlığa uğramış olmak kimseyi entelektüel yapmaz. Bu gibi insanların o dönemin şahidi ve anlatıcısı olarak ortak hafıza için faydası yadsınamaz; çözüm önerileriyle sürece katkıları da olabilir. Bizde yapılan hata  tek konuda faydalı olabilecek insanlara, tam teşekküllü entelektüel muamelesi yapılması, bu kişilerin de kendilerinde böyle bir vasfın var olduğuna inanmaya başlaması. O maceranın içinden geçmiş ama genel anlamda bir birikimi, dünya anlayışını, analiz yeteneğini geliştirmiş kişilere sözüm yok. Yalnızca dini, ırkı, politik görüşü vb. nedeniyle baskıya uğramış, temele hep bu meseleyi koyarak okumuş-yazmış insanlara aydın muamalesi yapmaya bir son verilse ne güzel olur... 

  • Twitter'da tuhaf bir beklenti var, "şöyle yazmalısınız" şeklinde. Gazeteci Ahmet Hakan Coşkun'a "köşenizde derin, twitter'da sığsınız" yazıyor güzel insanımız. "Beğenmiyorsan takip etme" deyip geçersin ama öyle değil, aslında entelektüel dahi değil yalnızca gazeteci olan bir adamdan ağzını her açtığında hikmet yumurtlamasını bekliyor vatandaş. Adam haftada altı gün yazı yazıyor, üç akşam televizyonda programı var. Belli bir meselede ciddi bir üslupla fikir serdetmek istediğinde bunu yapacağı bir bir mecra var zaten elinde. Niye aynı şeyi Twitter'da da sürdürmek zorunda olsun? Yok mu adamın yalnızca kafa dinlendirebileceği bir ortam olarak kullanıp, zaten iş icabı içinde yaşadığı konulardan uzak duracağı bir kurtarılmış bölge yaratma hakkı? Köşe yazarı mavra yapamaz mı? Hadi, gazete köşesini dolaylı olarak kamuya ait kabul edelim, Twitter tamamen adamın kendine ait bir alanı; isterse iddia edildği gibi çapkınlık da yapar. İnsanlar veya teknolojilere görev yükleme alışkanlığı hastalık halinde memlekette. Her ağzını açtığında insanlığın sırlarını açıkladığını zanneden, her demecinde ülkeyi bir kere daha kurtaran devletlilerimiz var zaten; herkes onlara benzese memleket iyice sıkıcı olmaz mı?


  • Romanları dizi yapan bir televizyon sektörümüz var. Akışı tersine çevirelim: Zaten roman uyarlaması olanları bir yana bırakırsak, senaryosundan eli yüzü düzgün bir roman çıkarılabilecek kaç dizimiz var (kurgu, karakterlerin işlenişindeki derinlik vb. açısından)? Şu an için sıfır. Bıçak Sırtı bu yüzden eşsiz bir diziydi; 2007-2008 sezonunda yayınlandı, 30 bölümde bitti, henüz bir benzeri yapılamadı.
Not: Bu aralar sürekli bilgisayar başındayım, çeviri yapıyorum. Bütün gün elin klavyede, gözün ekranda olunca bir şeyler yazmak istiyorsun ama uzun uzun yazacak kadar kafayı toplamak da mümkün olmuyor. Oysa bir şeyler yazmak numarasıyla işten kaçmanın tadına doyum olmaz. Ben de aklıma gelenleri kısa kısa not almaya başladım Evernote kullanarak,bu yazıdaki içerik orada birikenlerdir. Zamanında "Evernote kullansana abi" diye baskı yaptığı günlerde önerisini dinlemediğim arkadaşım Emrah Songur'a buradan selam ederim: Sözüne geldim hafızım, başladım kullanmaya.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Mutter-Karajan Etkisi

Yaşayan en iyi klasik müzik piyanistleri ya da kemancıları kaç yaşında? Ellinin altında olan var mı? Yakışıklı ya da güzel tipler mi bunlar?


Söz konusu müziğin evimize kadar getirilen hali olunca, yani kaydedilmiş ve ticari olarak pazarlanan müzik, çok talihsiz bir durumla karşı karşıyayız. En iyilerin yaşadığı zamanlarda kayıt sistemleri bugünün çok gerisindeydi, bugünse o teknolojiyle tertemiz yaptığımız kayıtlarda “eşsiz çalıyor” diyeceğemiz yorumculardan mahrumuz. Bunları aklıma getiren Claudio Arrau’nun 1940’larda yaptığı JS Bach-Goldberg Varyasyonları kayıtları oldu; ne yaparsanız yapın temizlenmeyecek bir dip gürültüsünün içinden duyulan eşsiz bir yorumculuk.


Aslında örnekleri daha da artırmak mümkün. Sergei Rachmaninoff’un kayıtları 1920’lerden kalma, Sviatoslav Richter’in kayıtlarının çoğu Doğu Bloğu’nda kötü koşullar altında yapılmış. Richter’in Deutsche Grammophone’dan (DG) çıkan o efsanevi Rachmaninoff 2.konçerto kaydı iki arada bir derede yapılıvermiştir. DG başka bir kayıt yapmak üzere ekibini Varşova’ya yollamıştır, o dönem Batı Bloğu’na geçmesine izin verilmeyen Richter de turnesinin bir ayağı nedeniyle Varşova’ya uğrayacaktır. Hemen bir düzenleme yapılır, orkestra ve şef ayarlanır. Her ne kadar bu konuda asla aşırı seçici ve takıntılı davranan bir sanatçı olmamışsa da, bu kayıtta kullanmak zorunda kaldığı piyano Richter kalitesinin çok altındadır. Şef Stanislav Wislocki özellikle birinci bölümün adeta başlı başına bir senfonik şiir olan orkestral partisinde dökülmektedir. Richter’in ritmini de, yorumundaki derinliği de yakalamaktan çok uzaktır.



Peki şimdi nasıl dönüyor bu işler? İnanılmaz yüksek teknoloji ve dikkatli planlamayla. Yıldız bir solisti alıyosunuz, marka olmuş bir şef ve orkestrasıyla bir araya getiriyorsunuz, yaptığınız kayıt daha piyasaya çıkmadan reklamına başlıyorsunuz. Olur da bu kayıt bir ödül kazanırsa (ki çoğu zaman kazanıyor) ikinci bir reklam dalgası başlıyor. Eseri değiştirmeden bir örnek verebilirim, aynı Rachmaninoff konçertosunun, yine DG tarafından yapılan ve pazarlanan yeni bir kaydı: Valery Gergiev yönetimindeki Mariinsky (Kirov) Theater Orchestra eşiliğinde piyanist Lang Lang. Yorum asla Richter düzeyine yaklaşamıyor ama ses kalitesi inanılmaz. Kapak resmindeki pop albümlerini aratmayan çalışmaya da bir göz atmak gerek tabi ki:


Mesele tam da bu aslında, klasik müziğin yeni yıldızlarının  popstarlardan farkı yok. Bunu bir pazarlama stratejisi olarak ilk keşfeden sanırım Herbert von Karajan oldu. Karajan’ın Anne-Sophie Mutter’i daha çok küçükken himayesine alması, eğitimiyle ilgilenmesi, beraber verdikleri konserlerle tanıtması bilinen bir hikayedir. Peki bu yatırım nerelere vardı? Beraber yaptıkları Vivaldi-Dört Mevsim kaydı 500.000’den fazla satan ilk klasik müzik albümüdür. Aynı kayda ait görüntüler önce VHS video, daha sonra DVD olarak pazarlandı ve hala eserin standartları arasında sayılıyor. Türkiye’de bir müzik markette gördüğüm, orijnalinin  ½ oranında kopyası olan ilk klasik müzik sanatçısı posteri Anne-Sophie Mutter’e aitti (posteri utanmamış istemiştim, hala bende, inanmayanlara gösterebilirim, yıl 1998). Andre Previn’le yaptığı evlilik, Previn’in ona ithaf ettiği keman konçertosu (evet, klasik müziğin de magazini var artık!!!) , bu eseri beraber kaydetmeleri, bu kaydın ödül kazanması da hikayemize ekleyebileceğimiz detaylar arasında. Mutter kötü bir kemancı değildir ama Jascha Heifetz, Arthur Grumiaux düzeyinde değildir. Karajan’ın dinledikleri içinde en yetenekli çocuk o muydu emin değilim ama ileride güzel bir kadına ya da yakışıklı bir adama dönüşme ihtimali en büyük olan oydu sanırım.  Erkeklerden örnek vermek gerekirse Joshua Bell diyebilirim. Hatta bir örnek daha vereyim, bu kez fotoğraf destekli:


Müzik pazarlanabilir bir mal haline geldikten sonra bu noktaya varması kaçınılmazdı belki de. Artık klasik müzik yorumcularının iyi müzisyenler, filozofvari derinlikli yorumcular olmaları yetmiyor hatta bunlarda biraz eksik de kalabilirler ama prezentabl (!) olmaları şart galiba. Richter, anılarını anlatırken Karajan’ın beraber yaptıkları kayıttan çok albüm için yapılan fotoğraf çekimine kafa yormasından bahseder, “biz nasıl duracağını bilmeyen maymunlar gibiydik, o ise olabilecek en karizmatik duruşunu sergiliyordu, bunu çalışmış gibiydi” der. Bir bakalım:


Kapitalizm müziğin kimler tarafından yapılacağına, dolayısıyla ne olacağına da karar veriyor artık. İyi müziği bizden çalan bu pazarlama öncelikli zihniyet, kendi tabirleriyle internet korsanlarına karşı mücadelelerinde “biz olmasak pek çok sanatçı geniş kitlelere ulaşamaz” argümanını kullanınca gülmekten başka bir şey gelmiyor içimden. İyi müzik için onların milyonlarca dolarlık stüdyo, imaj, reklam, pazarlama projelerine ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum. Birileri iyi müzik dinlemek istediği, diğer bazıları da müzik yapmak ve bu yolla hayatlarını idame ettirecek kadar para kazanmak istiyor ama müziğe dair hiçbir şey üretmeyen şirket her durumda kazanan oluyor. Bir saçmalık yok mu?


Not: Wilhelm Furtwaengler’den dünyanın en iyi ve derinlikli orkestarası olarak devraldığı Berliner Philharmoniker’i, 35 yıl sonra en ince detayların bile duyulduğu ama ruhsuz ve sığ yorumlara mahkum bir orkestra olarak bırakan ama bu arada yaptığı kayıtlarda en iyi firmalarla arayı iyi tutup hep son teknolojiyi kullanan Herbert von Karajan’ın, tüm zamanların en çok satan ve en çok kazanan klasik müzik sanatçısı olduğunu söylemiş miydim?



Son söz: Furtwaengler Tesla’ysa, Karajan Edison’dur.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.