Çocuklar Duymasın geri döndü, onunla beraber "cüce komedisi" olarak adlandırabileceğimiz rezillik de. Her türlü ayrımcılığa son verme, azınlıkların haklarını koruma meselesine etnik ve cinsel ayrımcılığın ötesinde bakabilsek bu rezillik prime-time'da, memleketin en çok izlenen dizilerinden birinde yer bulamazdı (daha o bahsettiklerini halledemedik, sıra cücelere mi geldi diyebilirsiniz ama bu meseleler birbirine bağlıdır bence).
Kanun açısından bakarsanız hiçbir kusur yok işte. Bir senaryo yazılmış, rollerden biri için cüce bir vatandaşa ihtiyaç var, istekli bir arkadaşla tarafların karşılıklı bilinçli onayıyla bir iş akdi imzalanmış, alan razı, satan razı. Bize karışmak düşmez, öyle mi acaba?
2 yıl kadar önce BBC'de yayınlanan bir belgeselde aktarılan bir olayı anlatayım, hep beraber karar verelim. Programın konuğu finans sektörünün patlama yaptığı dönemde bu işin göbeğinde olan, yüzbinlerce dolar kazanan geç adamlardan biri. Sonrasında yaptığı kimi hatalar nedeniyle hapse giren adamımız pişmanlıkları üzerine bir kitap yazar ve belgesele konuk olur. Anlattığı olaylardan biri inanılmaz. Çok stresli bir iş yapan bu arkadaşlar bir saatlik öğle tatilleri için bir cüceyle saati 5000 dolara anlaşırlar, cüce vücudunu koruyacak giysilere bürünüp gelir ve adamlarımız onu bir topu fırlatır gibi birbirlerine atıp tutarak eğlenirler (midget tossing diyordu arkadaş buna).
Kanunen baktığımızda aynı durum söz konusu. Bir yetişkin saati 5000 dolar gibi müthiş bir ücretle çalışmak üzere bir anlaşma imzalıyor, özgür iradesiyle. Kanunen her şey iyi de ahlaken insanın midesini bulandıran bir şey yok mu burada? Bedensel olarak diğerlerinden farklı olan bir insan, bunu eğlence unsuru olarak gören bir kısım adamların insandan yapılmış topu olarak çalıştırılıyor. Özü itibariyle bakıldığında Çocuklar Duymasın'ın yaptığı bundan farksız.
Kapitalizmin pisliği burada da kendini ele veriyor. Teorik olarak hepimiz özgür yetişkinleriz, özgür irademizle istediğimizi tercih eder, istediğimiz işi yaparız. Özgür iradesiyle striptizcilik, fahişelik yapanlar da böyle, kendini kucaktan kucağa attıran cüceler de. Yeter ki bizim gibi eşit ama bizden biraz daha fazla parası olan insanlar uygun bir ücretle bu hizmeti satın almaya razı olsunlar, iş akdi yapılsın, anlaşır gideriz. Kimse kimseyi suistimal etmiş kabul edilemez.
Ne güzel şey eşitlik...
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ağustos 2010 Cumartesi
22 Nisan 2010 Perşembe
Kurban olam etik diyen dillere
Pek çok malın dünyanın her yerinde üretilebilir ve tüketilebilir hale getirilmesi kapitalizmin yükseliş çağının kaçınılmaz gereksinimlerindendi. Bugün gündelik hayatımızın orta yerinde duran pek çok alışkanlık ve zevkimizin mazisi biraz da buna dayanıyor aslında; örneğin kahve keyfi.
Ortadoğu ve Avrupa’da daha küçük dükkanlarda ve keyfe yönelik bir ürün olarak satılan kahvenin, standardize edilmiş bir şekilde büyük çapta üretilmesi, dağıtılması ve tüketilmesi de şaşılmayacak şekilde amerikan kahve devlerinin marifeti oldu. Aynı logo, aynı şekilde tasarlanmış dükkanlar ve aynı kahvelerin dünyanın her yerinde satılıyor olmasının globaleeşen dünyanın mobil insanlarındaki yabancılık tedirginliğini yok ederek, evlerinde hissettirerek onlara bir sığınak etkisi yaratmasının çekiciliğini bir yana bırakırsak bu standardizasyonun şirketin operasyonlarının planlanmasını kolaylaştırmak dışında bir faydası yok, en azından biz müşteriler için.
Birkaç yıldır Türkiye’de de giderek yaygınlaşarak faaliyet gösteren bu devlerden birinin etik kahvecilik yapma iddiası son zamanlarda en güldüğüm yalanlardan biri. Kahvelerini, aracıları aradan çıkarıp, doğrudan çiftçilerden aldıklarını ve etik bir alışverişi bu şekilde gerçekleştirdklerini iddia ediyorlar.
Ambalajı yırtıp içindekine bakınca mesele bana hiç de öyle görünmüyor. Bu büyüklükte bir şirketin aracıları aradan çıkartması üreticiye pek de avantaj sağlamayacaktır. Pazarlık yapan taraflar arasındaki cesamet farkı arttıkça, küçük olanın bu hesaptan giderek daha zararlı çıkacağını öngörmek çok zor değil. Dahası alım piyasasına bu şekilde hakim olan büyük şirket, üreticinin malını başkalarına satması olasılığını da ortadan kaldırdığından, o malı satmazsa iflas edecek olan üretici tek pazarlık kozunu da kaybedip iyice büyük şirketin kucağına düşmüş oluyor. Böyle hammade maliyetini düşüren kahve devimiz, ürün başına karlılığı artırmanın birinci gereksinimini yerine getirmiş oluyor.
Dahası, önümüze gelen kahvenin “etik” oluşundan söz edilecekse, o tarlalarda, üretim, toplama ya da satış sürecinde çocuk, özürlü ya da kadın emeğinin istismar edilmediğinin; çalışanların sosyal güvenceleri ve özlük haklarının garanti altına alındığının; bu şartları sağlamayan üreticilerle iş yapılmadığının da ortaya konması gerekir ama böyle bir şeye ben rastlayamadım.
İletişim olanakları arttıkça kelimelerin gücü artıyor, onlarla oynayarak yaratılan illüzyonların gücü de. Yüzlerce yıllık bir karı artırma numarasını, etik kahvecilik olarak etiketlemek de böyle bir numara olsa gerek. Bu kurnazlığı akıl eden arkadaşlara kocaman bir alkış, maaşlarını hak etmişler doğrusu (!). Kahve içerim ama kusura bakılmasın, bu kadar ucuz numarayı yemem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)