tıp eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tıp eğitimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2013 Perşembe

Tez(ek)




Bu, klasik bir akademi hikayesidir ve benim hikayem olmadığına memnunum.

Hayvan deneyi yapmak ile bir insanı ameliyata almak arasında fazla fark yoktur. İkisinde de önce neyi, neden yapmak gerektiğine karar verirsiniz; yani hipotez kurarsınız. Sonra işlemin nasıl yapılacağını değerlendirirsiniz, yani yöntemi oluşturursunuz. "Canlı bu yöntem için uygun mu? Ben bu işi yapmayı biliyor muyum? Fiziki şartlar ve malzeme mevcut mu? Gerekli personel organize edildi mi? Para, zaman ve hukuki yeterlilik sağlandı mı?" gibi soruları kendinize sorarsınız. Sonra işlemi yapar ve sonuçları değerlendirirsiniz. En son ise tüm süreci gözden geçirirsiniz. Bu aşamalardan birini bile düzgün yapmazsanız deneyiniz (veya ameliyatınız) başarısız olur. Nasıl bir cerrah yetişirken yığınla şeyi öğrenmek ve uygulamak zorundaysa hayvan deneyi yapacak kişi de benzer bir yetkinliği ve tecrübeyi kazanmak zorundadır. Klinisyenlerin (hastalarla ilgilenen doktorların) hayvan deneylerini genelde hafife alışı, bilgi eksikliğini daha en baştan gösteren cahil cesaretiyle meseleye bakmalarından ileri gelmektedir. Hikayemiz bu konuya güzel bir örneği anlatıyor.

Olaylar, bir tıpta uzmanlık asistanının bölümümüze tez yapmak üzere gelmesiyle başlıyor. Cerrahi bölümler asistanı olan ve deney hayvanı kullanarak tez yapmayı planlayan kişi, labımızda civciv kesmek suretiyle tezini ifa etmek niyetindedir. Hikaye daha başından komik. Zira kendisi uzatma sürelerini dahi DOLDURMUŞ bir asistan ve tezini yapacak zamanı olması için yeterlilik sınavından çaktırılmış. Kısa ön görüşmede öğrendiğimiz, deney hayvanları etik kurulunun civciv embriyosunu hayvandan saymayarak onaya gerek görmediği, arkadaşımızın herhangi bir proje desteğinin bulunmadığı ve daha önce HİÇ hayvan deneyi tecrübesi olmadığı. Bir klinisyen olarak arkadaşımızın bizden beklentisi ise tezin deneysel aşamalarının birkaç HAFTADA bitmesi. Büyük harfle yazdığım kelimeler, işin baştan boka saracağının kanıtı aslında. Ancak arkadaşımızın tezine yardım edilmesi konusunda karar çıkar ve bendeniz lab sorumlusu olarak işe başlarım.

Labdaki ilk günde, arkadaşın dünyadan bihaber oluşu tescillenir. Bırak deneysel aşamaları yürütmeyi, temel laboratuvar kurallarını bile bilmemektedir kişi. Deneyde kullanılacak civcivler ise bir tavuk çiftliğinden alınmış, türü ve yetiştirilme koşulları bilinmeyen hayvancağızlardır. İlk civciv açılır ve felaket başlar. Zira civcivin planlanan damarının alınması, mevcut teknik şartlarla kotarılamaz. Arkadaşa yardım için gelen üçüncü bir bölümün hocası, işleri daha da karıştırır. Laboratuvarda distile suyun ve oksijen tüpünün bitmesi, civcivlerin aşırı sıcaktan ölmesi, türlü türlü damarın keyfe göre denenmesi, deney protokolünün ve literatür taramasının olmadığının anlaşılması, arkadaşın laba öğleden sonra ikide gelmesi gibi olaylar neticesinde bırak tez deneylerine geçmeyi, düzgün bir tane yanıt bile alınamaz. Bütün bunlar olurken tez danışmanının ortalıkta hiç görünmediğini söylemeye gerek yok herhalde.

Sorunları önem sırasıyla saptayalım:
  1.   Tez danışmanı sıfatlı kişinin namevcudiyeti.
  2. Arkadaşımızın literatürü hiç okumaması, hayvan çalışması yapmayı bilmemesi,  protokolü ve süresi olmayışı.
  3.  Etik kurulun görüş vermemesi.
  4.  Gerçek dışı beklentiler.
  5.  İş bölümünün baştan planlanmaması.
  6.  Teknik imkanların uygunluğunun sorgulanmaması. 

Neticede arkadaş labımızı hayal kırıklığı ve kızgınlık içinde terk etti. Döner mi bilmem. Kendisinin yerinde olsam, gider bir dosya tezi yapar, sonra da uzmanlığımı alıp vatan hizmetine koşardım. Her tıp asistanının tez yapmak zorunda olması ve mecburi hizmet varlığı da sorunlar içinde ayrıca irdelenebilir. Ancak sonuçta olan civcivlere, boşa harcanan malzemeye ve bu işe vakit harcayan insanlara oldu. Benim siz daha şanslı insanlara önerim ise ayağınızı yorganınıza göre uzatmanız. Türkiye bilimsel etkinlik yapmak için neredeyse imkansız bir ülke. Ama ruh hastasıysanız ve böyle işlere girecekseniz gerçekçi bir planınız olmalı. Bilimsel gereklilikler yanında sosyal ve politik beklentilerin de karşılanması gerektiğini çok güzel gösteren bu örnek tez hikayesi, dilerim işinize yarar.


Yazan: Az Laf Bol Kuru


 (Herhangi bir işe başlamadan önce, onu nasıl bitireceğini öğren)




Editörün notu: Blogun yeni yıldaki ilk yazısı da yine bir misafir yazardan geldi. Ben giderek tembelliğe alışıp, editörcülük oynarken yeni bir yazar daha kazandık. Yazarımız "Az Laf Bol Kuru"nun Tumblr'daki işlerine http://azlafbolkuru.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz. 

28 Eylül 2010 Salı

Doktorunuz ayakta uyuyor olabilir

Türkiye'de uzmanlık eğitimi veren kimi kliniklerde uygulanan çok garip bir şey vardır: Gün aşırı nöbet
Bu uygulamaya maruz kalan doktor her iki günden birinde nöbetçidir. Bir sabah işe gelir, o gece nöbetçi olarak hastanede kalır, ertesi gün çalışmaya devam eder, akşam işi saat kaçta biterse (sonunda!!) hastaneden çıkar, evine gider biraz uyur, ertesi sabah döngü yeniden başlar. Pratik olarak her 48 saatin 34-36'sını hastanede çalışarak geçirir. Bu uygulama genelde "çömez asistan" denen, asistanlığa yeni başlamış kişilere uygulanır. Süresi 12-18 ay arasında değişebilir.

Birkaç ay boyunca bu tempoda çalışan insanın kronik yorgunluk semptomları göstermeye başlayacağı aşikar. Gün içerisinde yapılacak herhangi bir eğitim faaliyetinden fayda görmesi de mümkün değil zira bu kadar yorgun ve uykusuz bir beyin öğrenmez. O cesede dönüşmüş haliyle gidip evde teorik eğitimini gerçekleştirmek üzere ders çalışmasını beklemek de oldukça hayalperest bir yaklaşım olur. Dolayısıyla memleketin en iyi tıp fakültesinde de olsa bu genç doktorlar düzgün bir teorik-bilimsel eğitim almazlar, zanaat öğrenir gibi yaparak ve yaptıkları kadar öğrenirler mesleklerini. 

Bilimsel araştırmaların tekrar tekrar ortaya koyduğu basit bir gerçek var, doktorun hata yapmasına neden olabilecek iki temel faktör var:
1) Ne kadar tecrübesiz olduğu (kariyerin henüz başında olanlar, başlayalı daha bir iki ay olmuş çömez asistanlar bu durumda hata yapmaya en yatkın olanlar oluyor)
2) Doktorun ne kadar yorgun olduğu (Burada en önemli faktörlerden biri kesintisiz olarak hastanede geçirilen zaman, aklı başında ülkeler buna ksıtlamalar getiriyor)

Bizdeki uygulama iş iyice çığırından çıksın diye en tecrübesiz adamları en ağır iş yükünün altında ezerek hata yapma olasılığını üstel olarak artırıyor. Bundan doğrudan etkilenecek kitle olan hastalar ise durumun farkında bile değil. ABD'de doktorların çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesini talep eden kuruluşların başında hasta hakları dernekleri gelir, bizdekiler henüz tehlikenin farkında değil.

Doktorun çektiği eziyet yanında maruz kaldığı kaçak çalıştırma da cabası. Devlet aylık azami bir nöbet sayısı belirlediğinden ve daha fazlasının ücretini elbette ödemeyeceğinden bu çocuklar kağıt üzerinde ayda 8-10 nöbet (3 günde bir) tutuyor gösterilir ve nöbet ücretlerini de ona göre alırlar, gerisi kaçak çalıştırma.


Gelelim bu uygulamaya nerede rastlayabileceğinize:
i) Birkaç sene öncesine kadar Hacettepe Beyin Cerrahisi'nde bu uygulama vardı. Her türlü insani standarda ve uluslararası çalışma yasalarına aykırı olduğundan ve hastayı tehlikeye attığından akredite olmaya çalıştıklarında bu uygulama ayaklarına dolandı, kaldırdılar. Artık uygulamıyorlar, en sık nöbet 3 günde bir ve uluslararası akreditasyonları onaylandı.
ii)Hacettepe Genel Cerrahi: Ben kendimi bildim bileli çömezlere uygulanır, kaldıracaklar gibi de görünmüyor. Yazın izne çıkan asistanlar nedeneniyle personel sıkıntısı yaşandığında kıdemli asistanlar ya da baş asistanlar da  günaşırı nöbete geri dönmek zorunda kalabiliyor.
iii) Hacettepe Pediatri: Günaşırıdan vazgeçmeleri olası görünmüyor. Asistanların sorunlarından bahsedildiğinde "20 yıl önce ben asistanken de böyleydi, ne yapalım" diyecek kadar değişime ve ilerlemeye inanan hocaları olduğuna bizzat şahit olduğumdan değiştirmeyeceklerine neredeyse eminim.


Onun için benden size bir tavsiye. Aşağıdaki resme benzeyen bir doktor görürseniz kaç günde bir nöbet tuttuğunu ve son kaç saattir hastanede olduğunu sorun, korktuğunuz cevapları alırsanız da koşarak kaçın. Hem kendinizi ve sevdiklerinizi hata yapma ihtimali yüksek bir doktordan aakınmış olursunuz hem de doktora da bir iyiliğiniz olmuş olur; belki beş dakika dinlenecek, sandalye üstünde uyuklayacak vakit bulur





3 Eylül 2010 Cuma

Sizin doktorunuz ehil mi?

"Kırk türlü dümen dönüyor o işlerde" diyebilirsiniz ama kağıt üstünde sürücü ehliyeti alma işlemi Türkiye'deki uygulamalar içinde örnek teşkil etmesi gereken bir yapı sunuyor. Ehliyeti edinmek için gerekli olan eğitimi aldığınız kurumla, bu eğitim sonundaki yeterliliğinizi değerlendiren kurum farklı; kursa gidip eğitim alıyorsunuz ama yeterli düzeye gelip gelmediğinizi devlet denetliyor. Dahası kurslarda verilen eğitim farklı dahi olsa, sınav ortak ve standart olduğundan ehliyet sahibi olanların sahip olduğunu varsayacağımız bilgi ve becerilerin bir asgari müştereği var.

Sürücü ehliyetine verdiğimiz kadar önemi tababetin icra edilmesine vermiyoruz. Tıp fakültesi diploması alan her genci otomatik olarak teorik ve pratik açıdan yeterli ve ehil kabul ediyoruz. Türkiye'deki tıp fakülktelerinin sayıca az, eğitimlerinin ise standart olduğu dönemde belki kabul edilebilir bir durumdu bu ama artık öyle olduğunu düşünmüyorum. Üzerinde anlaşılmış, zorunlu bir çekirdek müfredat var olsa da tıp fakülteleri değişik eğitim sistemleri uyguluyor artık. Aynı organ sistemine ait farklı alanlardan kaynaklanan bilgilerin beraber verilip tek sınavla değerlendirildiği komite sistemi, her alanın eğitiminin diğerlerine paralel tutulmaya çalışılsa da ayrı ayrı verildiği klasik sistem, amfi derslerinden çok öğrencinin kendi araştırması ve problem çözmeye dayalı modüler sistem uygulamalarının tümüne örnekler bulmak mümkün artık tıp fakülteleremizde. Dahası hızla artan fakülte sayısı nedeniyle kimi fakültelerde yaşanan öğretim elemanı sıkıntısı, eğitimin kalitesi üzerine etkisi olduğu bilinen öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısının da büyük değişiklikler göstermesine neden oluyor. Kurumsallaşmanın tamamlanması ve sistemin oturmasının zaman alması da yeni kurulan fakültelerin mezunlarının yeterliliğine dair şüphelere neden olabiliyor.

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, doktorlarımızın farklı kurumlardan aldıkları diplomalarla yetinmeyip, ulusal düzeyde yapılan, standardize edilmiş, teorik yeterlilik yanında pratik yeterlilik ve becerileri de değerlendiren bir lisans sınavına artık ihtiyacımız var. Dahası bu sınavı geçerek tababeti icra ehliyeti kazanan doktorların düzenli aralıklarla lisans yenileme sınavlarına alınarak bilgilerinin düzeyinin kontrol edilmesi ve yetersiz bulunmaları halinde meslek içi eğitime tabi tatulmaları her yıl binlerce makalenin yayınlandığı tıp alanında artık bir mecburiyet. Böyle bir uygulama, doçentliğini aldıktan sonra araştırmayla ilgilenmedikleri, kendilerini geliştirmeye son verdikleri sıklıkla söylenen tıp fakültesi hocaları için de uyarıcı bir etken olabilir; lisans elden giderse hocalık da gider.

İşlerini zorlaştıracağını düşünecek olsalar da bundan en çok fayda göreceklerin doktorlar olacağını zannederim .Mesleklerinin asgari standardını belirlemiş, "ben ne doktorlar gördüm, daha iğne yapmayı bilmiyordu" gibi garip şikayetler duymaktan kurtulmuş olurlar. Bilenle bilmeyeni, yapanla yapamayanı ayırt edecek bir sistem oluşturulursa rahat ederler.

Böyle bir sınavdan elde edilecek veriler tıp fakültelerinin verdiği eğitimin yeterliliğini değerlendirmek, gerekli düzeyin altında kalanları kendilerine çeki düzen vermek veya fakülteyi kapatmaya yönlendirmek açısından da niceliksel bir altyapı sağlayacaktır.

Bir doktor olarak "tıp fakültesinin kapısına eşeği bağlasam altı yılda doktor olur" devrinin bitmesini, meslektaşlarımın yeterliliğinin, niceliksel verilere dayanarak ve düzenli olarak, daha sıkı denetlenmesini tercih ederim. Şoförler kadar saygınlığımız ve güvenilirliğimiz olsa bana yeter.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.