Sağlık Bakanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık Bakanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2012 Cumartesi

Hit me baby, one more time

Bu bloga "haymatlos" adını verirken aklımdaki daha çok bir zihin halini tasvir etmekti ama gerçekten haymatlos olmak veya iltica etmek, Sağlık Bakanlığı'ndan kurtulmamın tek yolu olacak sanırım. 


Harran Üniversitesi'nden istifa edip, istifamı belgeleyen evrakı Bakanlık'a götürdüğümde, tekrar kuraya girmem için dilekçe ile başvurmam gerektiği, istifa sonrası otomatik olarak yeniden kuraya alma işlemi yapılmadığı söylenmişti. Ben de dilekçemi vermiş ve kuraya katılmıştım.


O kurada da Afyon Kocatepe Üniversitesi çıktı, iki ay çalıştım ve istifa ettim. Şimdi Ankara'da bir şirketin tıbbi danışmanlığını yapıyorum. Diplomamdan vazgeçtim, mesleğimi icra etmiyorum, yeni bir işim var, ona alışmaya çalışıyorum. Sevdiğim insanların arasındayım ve huzurluyum. Daha doğrusu iki gün öncesine kadar huzurluydum. Sonra bu hikayenin kötü karakteri Sağlık Bakanlığı yine çıkageldi.


2 gün önce akşam üstü arkadaşım arayarak "senin adın zorunlu hizmet kurasına girecekler listesinde var" dedi. Ben bir daha kuraya girmeyeceğimi düşünüp, "diplomayı verdim ama hayatımı geri aldım, Bakanlık'tan da kurtuldum" zannederken, benim haberim olmadan adım listeye girivermiş. Açtım, listelere baktım, mazareti bitenler listesinde adım var gerçekten de. Kuraya girecek tek farmakolog benim, tıbbi farmakoloji için açıklanan  tek kadro ise "MALATYA SAĞ. MÜD. ECZACILIK İŞLERİ İLE İLGİLİ ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜ".




Ben de, ne olduğunu anlamak üzere Bakanlık'a gittim.


İtiraz: Hani ben dilekçe ile başvurmazsam beni kuraya almayacaktınız?


Cevap:  O kural 657 sayılı kanuna tabi olarak çalışıp görevinden ayrılanlar veya müstafi sayılanlar için geçerli. 2547 sayılı kanuna göre çalışanlardan görevinden ayrılanlar veya görevine hiç başlamayanlar, durumlarıyla ilgili belgelerin Bakanlık'a ulaşmasının ardından ilk kuraya dahil edilirler. Geçen sefer arkadaşlar yanlış işlem ve bilgilendirme yapmışlar, sizden dilekçe almalarına gerek yoktu.


Yorum:
Aynı kura ile insanların farklı statülerde görevlere gönderilmesini yanlış bulduğumu daha önce de belirtmiştim. DHY kuralarında bu hep yapılıyor, üniversitelere gönderilenlerin durumunda hep bir tuhaflık var. Bu tuhaflıklardan birini daha öğrenmiş oldum.

Bu açıklama sayesinde aklıma takılan bir sorudan da kurtulmuş oldum aslında. Bu cevabı duyana kadar kendime şunu soruyordum: Ne yani, ben özel sektörde çalışmaya devam edip onların çektikleri kura ile belirlenen yerde göreve başlamadığım sürece, yıllar boyunca bana kura çekmeye devam mı edecek bu Bakanlık? Etmeyecekmiş. Bu kurada açtıkları tek kadro 657'ye tabi çalışılacak bir görev için. Dolayısıyla bu son. Öte yandan, diğer kuralarda olduğu gibi bunda da bir üniversiteye yollamış olsalar, evet, yeniden kura çekeceklermiş; 657 ile çalışılan bir yer denk gelene kadar kuraya devam yani.

Burada bir tuhaflık daha var. Daha önce verdikleri bilgi nedeniyle ben kendimi artık muaf sandığımdan kura listelerine bakmamıştım bile. Arkadaşım şans eseri adımı görüp bana haber vermemiş olsaydı Bakanlık, benim haberim dahi olmadan;
-önce, beni bir kuraya dahil edecek,
-sonra, tercihlerimi içeren bir belge yollamamı bekleyecek,
-sonra, bu belgeyi yollamadığımdan beni genel kuraya dahil edecek,
-sonra, o genel kura ile beni bir yere atayacak,
-sonra, bu yeri internette ilan edip, internet ilanını tebligat olarak kabul ettiğinden adresime bir belge yollamadan göreve başlama süremi işletmeye başlayacak,
-sonra, o süre içinde göreve başlamadığımdan beni müstafi sayacaktı.

Müstafi sayılmamla birlikte bir yıl boyunca devlet memuriyetine ve DHY kuralarına girmekten men edilmiş olacaktım. 657 sayılı kanunla sınırlanmış olan memuriyetten istifa haklarımdan birini de kullanmış olacaktım. Bütün bunlarda haberim dahi olmayacaktı.

Haberim oldu da, ne oldu sanki? Bütün bunlar yine olacak, benim haberim olmuş olacak yalnızca; bir de tercih yapmayacağım elbette.

Bitmeyen maceramın son bölümü (şimdilik) bu, bakalım daha ne numaralar çıkacak.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Büyük bir yalan - II

Zorunlu hizmetle ilgili yanlış bilinen bazı şeyleri "Büyük bir yalan" isimli yazıda anlatmaya çalışmıştım. O yazı doktorların neden ve nasıl zorunlu hizmete gittiği üzerineydi. Bu yazıda o gidişin dönüşü nasıl olur, aslında nasıl olmaz, bunu biraz anlatmaya çalışacağım.


Zorunlu hizmet kaldırılırsa memleketin bazı bölgelerinde doktor kalmayacağı, oralardaki doktorların büyük şehirlere kaçacağı (çirkin bir fiil ama kullanılan bu, kusura bakmayın), özellikle de kamudan özel sektöre geçecekleri iddia edilir. 


Bu iddiayı doğru kabul edelim ve farazi doktorumuzun kaçış planını (veya bu planın imkansızlığını) inceleyelim.


Doktorumuz orta büyüklükteki illerimizden birinin bir ilçesindeki devlet hastanesinde çalışıyor olsun. Zorunlu hizmet eziyetinin kaldırılmasıyla özgür kalan kardeşimiz zorunlu hizmete giderken Ankara'da bıraktığı ve özel sektörde çalışan eşinin yanına dönmeye çalışıyor olsun (eşi özel sektörde çalıştığından mazaret kuralarına başvuramaz). Keyiften değil, mecburiyetten Ankara'ya dönmeye çalışan bu kardeşimizin başvurabileceği yollar nelerdir?


-Sağlık Bakanlığı'nda kurum içi atama
-Özel hastanelere geçiş
-Bir üniversiteye geçiş
-Muayenehane açmak




Şimdi bakalım bu yollar ne kadar taşlı.




1) Kurum içi atama


Doktorumuz kurum içi atamaya başvurduğunda Bakanlık kendisinin ne kadar hizmet puanı olduğuna bakacaktır. 1,5 yıllık zorunlu hizmeti ile topladığı puan böyle bir atama için yeterli olmayacaktır. Ankara'ya atanabilmek için gerekli puanı toplayabilmek için en az 4-5 sene daha bulunduğu yerde çalışmaya devam etmesi gerekecektir. 


Yani bu yolla "kaçmak" mümkün değildir, kontrol Bakanlık'ın elindedir.




2) Özel hastanelere geçiş


Bu da biraz zor. Şu anda ülkemizde özel hastanelerin hangi branşta kaç doktor çalıştırabileceğine Bakanlık karar vermektedir. Olur mu öyle şey demeyin, olur. Özel sektörde bir işverenin işini istediği kadar büyütebileceğini, istediği kadar çalışanı istihdam edebileceğini,  bunun serbest teşebbüs hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünenlerden olabilirsiniz ama Türkiye'de bir özel hastane ise söz konusu olan, bu düşüncelerinizin gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Bir özel hastane yeni bir doktoru işe almak istediğinde Bakanlık'tan o kişiyi çalıştırmak için bir izin, yani aslında kadro istemek zorundadır. Bu iş öyle bir hal almıştır ki kimi hastaneler ellerindeki kadroları satışa çıkarmıştır, büyümek isteyen ama Bakanlık'tan kadro alamayan diğer hastaneler de bu kadroları (doktor istihdam etme hakkını) satın alır olmuştur (inanmayanlar olabilir, şu habere bir bakıversinler). Söz konusu olan büyük şehirler olduğunda var olan kadroların çoktan dolmuş olduğunu öngörmek zor olmayacaktır, yeni kadro da neredeyse verilmemektedir (Bunun nasıl bir nüfuz ticaretine yol açabileceğini de düşünmenizi isterim. Doğru bağlantılara sahip kişiler bu kadroları Bakanlık'a onaylatıp, doktoru çalıştırmayıp, yalnızca o kadroyu satarak para kazanabilir. "Oldu, bu da delili" diye gösterebileceğim bir örnek yok ama olması bana uzak bir ihtimal gibi görünmez). 


Yani bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol YİNE Bakanlık'ın elindedir.






3) Bir üniversiteye geçiş


Bu diğerlerinden de zor bir yoldur. Büyük şehirlerdeki üniversiteler genellikle uzun süredir faal olan ve kadroları zaten dolu olan kurumlardır. Norm kadro uygulamasına geçilmesiyle birlikte, üniversiteler hakları olandan daha fazla kişiyi istihdam eder gibi görünmeye başlamıştır. Bunu aşmanın yolu ya öğrenci sayılarını artırmak ya da öğretim üyesi sayısını azaltmaktır. Fiziki koşulların yarattığı sınırlar ve belli bir sayıdan sonra eğitim kalitesinin düşeceği gerçeği göz önünde tutulunca, yapılacak olanın kadroların azaltılması olacağı anlaşılır. Vefat veya emeklilik yoluyla öğretim üyelerini kaybeden bölümlere bile yeni kadro genellikle tahsis edilmemektedir. Bu kadroları düzenleyen YÖK'ün tıp fakültelerindeki istihdamı ve işgücü planlamasını yaparken Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içinde olduğu bilinmektedir (şu habere bakınız). 


Bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol -dolaylı olarak da olsa- YİNE Bakanlık'ın elindedir.




4) Muayenehane açmak


Son yıllarda muayenehaneler genellikle tam gün çalışma çerçevesinde, özellikle de devlet hastaneleri ve üniversitelerde çalışan doktorlar ekseninde ele alınıyor olsa da orada kopan gürültü meselenin esas önemli yönünü gizlemektedir. "Başka hiçbir yerde çalışmayacağım" diyen bir doktor muayenehane açmak istediğinde de bu yine Bakanlık'ın iznine tabidir ve Bakanlık kolay kolay izin vermemektedir. Pek çok özel hastanenin, üniversite hastanesinin ve profesör/doçent ünvanlı  meslektaşlarının olduğu yerde hasta bulmasının zor olacağını bile bile Ankara'da muayenehane açmaya kalkışacak bir doktor büyük olasılıkla izin alamayacaktır. Alabileceği durumda da kontrol yine Bakanlık'ın elindedir.   




Yani bu yolla "kaçmak" da mümkün değildir, kontrol YİNE Bakanlık'ın elindedir.






Kısacası, farazi doktorumuzun eşinin yanına dönmesi, yine bir zamanlar diplomasını gasp edip onu zorunlu hizmete gödermiş olan aynı Bakanlık'ın elindedir. Dönemez o doktor, kalır orada. 




Görüleceği üzere Bakanlık bir doktorun çalışabileceği tüm kurum ve koşullar üzerinde doğrudan veya dolaylı bir kontrol yetkisine sahiptir. Bugün Türkiye'de her bir doktorun hangi işte, nerede çalışacağına karar veren tek otorite Bakanlık olmuştur. Hal böyle iken, zorunlu hizmet kaldırıldığında, doktorların hızla memleketin bazı bölgelerini terk edip büyük şehirlere, özellikle de özel hastanelere akın edeceğini iddia etmek ya meseleye dair yukarıda sıraladığım hususları bilmemektir ya da BÜYÜK BİR YALAN söylemektir. 


Yarın zorunlu hizmet kaldırılsa ve yukarıda sıraladığım gayet zor yollardan herbirinden yararlanabilecek biner doktor çıksa bile yer değiştirecek doktor sayısı en fazla dört bin olur (çok iyimser bir tahmin oldu bu, yarısına da razıyım ben). Yüz binden fazla doktorun çalıştığı, bunun üçte ikiden fazlasının kamuda çalıştığı bu ülkede yüzde beşe bile denk gelmeyen böylesi bir değişikliğin sistemi aksatmasının mümkün olmayacağını öngörmek zor olmasa gerek.




O zaman Sağlık Bakanlığı'na sormak gerek:


Kaldırıldığında sistemin aksamasına sebep olması mümkün görünmeyen, taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara aykırı olan ve bir insan hakları ihlali olan zorunlu hizmet uygulamasını neden sürdürüyorsunuz?





19 Ocak 2012 Perşembe

İnfantil

Pazartesi akşamı "Sevgili devlet, sen çok haklı oldun(!), bir tur da kardeş haklı olsun mu?" diye yazdım Twitter'da, çocukluktaki "biraz da kardeş binsin bisiklete/salıncağa" lafına atıfla.


Çok geçmedi Emre kardeşim yapıştırdı yorumu: Biraderimi delirttiler, infantil pazarlık kafasına geldi.


Haksız değil adam.
Bu yorumuyla meseleyi anlamama da vesile oldu aslında. Cümlesinde geçen "infantil" sözcüğü yakıverdi kafamın içindeki feneri.


Güney ve Doğu Akdeniz coğrafyasındaki halk ayaklanmalarının tam gaz gittiği dönemde Robert Fisk "authoritarian leaders infantilize their people" yazmıştı, Emre "infantil" deyince bu geldi hemen aklıma. Otoriter liderlerin/rejimlerin halkları çocuklaştırarak hareket ettiklerini anlatmaya çalışıyordu Fisk ve bu "infantilize" fiilinin her iki anlamını da kapsıyordu.


Fiilin ilk anlamı bir kişiyi çocuklaştırmak, bir çocuğun durumuna getirmek; ikincisi ise bir kişiye çocukmuş gibi davranmak.


Otoriter rejim, insanların düşünsel süreçlerini dumura uğratarak meseleleri analiz yeteneklerini de, bu meselelere verecekleri tepkileri de bir çocuğunki seviyesine indiriyordu Fisk'e göre. Dahası, tıpkı bir çocuğun erişkinlere bağımlılığı nedeniyle itirazlarının her zaman bir hududu olması gibi, otoriter rejimlerin insanları da benzer bağımlılıklar nedeniyle bir noktadan sonra seslerini yükseltemez oluyordu. Rejim, insanların itirazlarına da bir çocuğun ağlamasına yaklaşır gibi yaklaşıyordu; aslında hiçbir şeyi değiştirmezken, bir yandn "geçti geçti" diyerek, "bak kuş uçuyor" diyerek, olan biteni unutturmasına yetecek kadar zaman kazanmaya çalışıyordu. Fisk, olanları bu çocuksuluktan çıkış şeklinde yorumluyordu.


Daha derinleştirilebilir bu çocuk-yetişkin, çocuksulaştırılmış vatandaş-otoriter rejim analojisi. Düşündükçe insanın zihnini açan bir tarafı var, biraz kafa yormak anlamaya oldukça yardımcı oluyor kimi meseleleri.




Peki, ben niye çocuksu bir pazarlığın içine düştüm? Yoksa biz de otoriter bir sistemde miyiz? Doktorların diplomalarını elinden alan, onların nerede yaşayıp çalışacağına karar veren, bir özel hastanenin kaç doktor çalıştıracağını bile belirleyen, sağlıkla ilgili tüm yetkiyi elinde toplamış gibi görünen Sağlık Bakanlığı otoriterleşmiş olabilir mi? Bunları da düşünmek gerek elbette.





11 Ekim 2011 Salı

Bu maceranın sonu

Başladık madem, bu mecburi hizmet macerasını anlatmayı tamamlamak gerek. Blogu takip edenler biliyor maceranın başını, bilmeyen veya hatırlamak isteyenler için hikayem böyle başladı:

1. kısım: Safahat veya sehven

2. kısım: Nerede kalmıştık?

İlk kısmı bir bürokrasi komedisi olan hikayemin ikinci kısmı sürprizlerle doluydu. İnsan, 19 ay önce çekmiş olduğu kuranın hala geçerli olmasını beklemiyor tabi. Neyse, en son kaldığımız yer 16 Haziran 2011; Harran Üniversitesi beni atayabilmek için ihtiyaç duyduğu kadroyu YÖK'ten istemek üzere yazı yazmıştı.

Malum, bu ülkede yazları işleri biraz yavaşlar. Özellikle birkaç üyeli kurulların toplanıp alması gereken bir karara kaldıysa işiniz, eyvahlar olsun. Her hafta o kurulun üyelerinden en az biri yıllık izninin bir kısmını kullanmak üzere izinli olduğundan kolay kolay toplanmaz o kurul; sair zamanda haftada bir toplanan heyetin bir araya gelme sıklığı ayda bire kadar düşebilir (Nereden biliyorsun diyenler olabilir: Asistan Temsilcisi sıfatıyla iki yıl boyunca Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu ve Fakülte Kurulu toplantılarına katıldım, tecrübe oradan).

O yazının Urfa'dan Ankara'ya gelmesi ne kadar zaman aldı bilemiyorum. Genel evraktan giriş yapmıştır önce, sonra Harran Üniversitesi'nin işlerini yapan arkaşın masasına. Sonra onun yazdığı üst yazıyla kadroyu onaylayacak olan kurulun gündemine alınmıştır. Sonra da beklenmeye başlamıştır kurulun toplanacağı gün.

Bütün bu işler kaç gün almış olabilir diye soran arkadaşlara önerim beklentilerini küçük tutmamalarıdır. Kurul 3 Ağustos 2011'de toplanmış ve kadroyu onaylamış, Urfa'ya yazı yollanmış (o tarihte ben bunu bilmiyordum).

Tüm bu sürede ben sabırsızlıkla bekliyordum. Sık sık Urfa ve YÖK'ü arıyordum ama kimi zaman telefonu açan olmuyordu, diğerlerinde de beklediğim haberi alamıyordum. En geç temmuz sonunda hallolur dediğim iş ağustos ortasında hala hallolmamıştı. 15 Ağustos 2011'de, yani son maaşımı almamdan tam 7 ay sonra dayanamadım ve YÖK'e gittim. Harran Üniversitesi'yle ilgilenen arkadaşın odasına gittiğimde bana söylenen "kendisinin az önce çıktığı" oldu. Yan masadaki arkadaş bir gayret yönetim kurulunun yakınlardaki karar metinlerini gözden geçirmeye başladı, ben de bağırmaya başlamak üzereydim ki, tam o anda telefonum çaldı.

Rastlantının iğne deliği işte, tam ben YÖK'teyken Urfa'daki arkadaşlar aradı ve atamamın yapıldığını, 15 gün içinde göreve başlamam gerektiğini söylediler. Telefonu kapatıp görevlilerin odasına döndüğümde 3 Ağustos 2011 tarihli kadro onayı kararını gösterdi bana arkadaşlar.

Kuramın çekilmesinden tam 21 ay sonra artık göreve başlayabiliyordum.

O hafta elimdeki çeviri işini tamamlayıp teslim etmem gerektiğinden gidemedim, 21 Ağustos 2011 pazar sabahı, 12 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Urfa'ya vardım. Ertesi sabah 8:30'da Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeydim. Farmakolojinin iki zorunlu hizmet kölesinden biri asker arkadaşım olduğundan ilk iş onun yanına gittim, hem dekanlık nerede öğrenirim dedim. O kadar arayacak bir durum da yokmuş aslında. Giriş katı Nükleer Tıp'a tahsis edilmiş olan dört katlı bina zaten fakültenin büyük kısmını oluşturuyordu. Alt katlarda yazın boş olan derslikler, laboratuvarlar filan var. 2. ve 3. katlarda bir koridorun iki yanı boyunca sıralanmış odalar öğretim görevlilerine ait. Öyle ayrı ayrı yerleri olan departmanlar filan da beklemeyin. Soner odasını pediatriden bir doçentle paylaşıyordu, diğer farmakolog arkadaşın oda arkadaşı da histologdu galiba. 4. ve son katta da personel dairesi, fakülte sekreteri, dekanlık vb. vardı. Soner'in yanında fazla oyalanmadan hemen oraya çıktım. Verdim gerekli evrakı ve aylar sonra yeniden bir iş sahibi oldum.

Ve yarım saat sonra da istifa ettim.

O kadar zaman işsiz kalınca bir cesaret geliyor insana. İki ay daha sıkayım dişimi, bir yol bulunur geçinirim be; bir kuraya daha gireyim, belki Ankara çıkar diye düşündüm. Maceranın yeni bürokratik parodisi de burada başladı. Ertesi hafta 9 günlük bayram tatili vardı, resmi daireler tekrar açıldığında tarih 5 Eylül olacaktı ve ilk kuraya girebilmek için gerekli belgeleri en geç 9 Eylül'de teslim etmiş olmam gerekiyordu. 22-26 Ağustos 2011 arasındaki o beş günde istifamla ilgili tüm işlemlerin tamamlanması ve ilgili yazının Sağlık Bakanlığı'na yollanması gerekiyordu.

Önce Dekanlık, Personel Dairesi'ne bildirdi istifamı. Personel Diaresi bir üst yazıyla Rektör Bey'in onayına yolladı istifamı. Elden takip ederek pazartesi öğleden sonra tamamladım bunları. Sonra iki tam gün boyunca bir imzayı bekledim. Rektör tarafından imzalanmış belgeyi almam perşembe sabahını buldu. Sonra Personel Dairesi bu kez Dekanlık'a yazdı istifamın kabul edildiğine dair. Dekanlık da bana bir yazı verdi, istifa ettiğimi belirten. Aklı başında bir sistemde bu yazının yeterli olması gerekir ama öyle değil. Bakanlık, doğrudan kendisine hitaben yazılmış ve atamamın hangi kanuna göre yapıldığını belirtir bir yazı istiyor çünkü.

657 Sayılı Kanuna göre atanmış olsam, isitfa etmem halinde 6 ay devlet memuriyetine tekrar başvuramama hükmü var, dolayısıyla kuraya da giremezdim. Öte yandan, ben 2547 Sayılı Kanunu'nun 33/b maddesi uyarınca atanmıştım ve istifa ettiğimde hemen kuraya girebiliyordum. Bakanlık, kendisine yazılann yazıda bu ayrıntının belirtilmesini istiyordu.  Mesele bunu anlatacak bir yazı yazdırmaktı. Tüm bu koşuşturma boyunca karşıma çıkan insanlar içinde yardım etmek için en çok gayret eden insan olan Fakülte Sekreteri Necmettin Bey yetişti burada imdada. Tam Bakanlık'ın isteyeceği gibi bir yazı yazdık birlikte, sonra Personel Diaresi'yle görüştü, beni oraya yolladı, oradaki arkadaşlar da noktasına dokunmadan o şekilde yazdılar Bakanlık'a gidecek yazıyı. Sonra yazı tekrar Rektör Bey'in önüne gitti imza için ve ben ömrümün en kötü gecelerinden birini geçirdim. Rektör Bey cuma sabahı yazıyı imzalamaz da iş bayram tatili sonrasına kalırsa diye korka korka sabahı ettim. Her şey yolunda giderse gireceğim kura ekimdeydi, yetişmezse gireceğim ise aralıkta; bu da fazladan 2 ay işsizlik-maaşsızlık demek oluyordu. Ertesi sabah Rektör Bey yazıyı imzaladı. Genel evraktaki arkadaşlarla konuştum, parasını ben verdim ve iadeli taahhütlü posta yerine kargoyla Bakanlık'a yollanmasını sağladım belgenin. Postaya verilmeden önce de "aslı gibidir" onaylı 2 kopyasını yaptırdım ve elimde bu belgelerle Ankara'ya döndüm.

Bayram tatili geldi geçti, oldu günlerden 5 Eylül 2011. Dilekçemi evde hazırladım, aldım belgeleri, gittim Bakanlık'a. Ben Bakanlık'a vardığımda zorunlu hizmet işlerine bakan memur hanımların ikisi de yerinde yoktu. Biri yıllık izindeymiş, diğeri de işe 09:45'te geldi. Dilekçe ve yazının girişini yaptırdım Genel Evrak'ta, elden teslim alamadım, yarım saat sonra onlar Personel Dairesi'ne yolladılar. Her şeyin ters gitmesine alıştığımdan emin olamıyorum elbette başvurunun kabul edileceğinden. Memur Hanım aldı beni, müdüre götürdü, müdür baktı belgelerime 10 saniye ve karar verdi. Kuraya girebilir. Memur Hanım aldı belgeleri, kuraya gireceklerin yanına koydu. Aylar süren koşturmacadan sonra artık tekrar kuraya girebileceğim söylenmişti, daha ne olsun (!)

Sonra ben bir hafta sabırsızlıkla bekledim kuraya gireceklerin isim listesinin internette yayınlanmasını. Öyle alışmışım ki işlerin ters gitmesine, 12 Eylül 2011'de listeler yayınlanana kadar içim rahat etmedi; emin olamadım kuraya gireceğimden. Listede adım vardı, kuraya kabul edilmiştim. Benimle birlikte kuraya girecek bir farmakolog daha vardı.

Sonra yeniden başladı bekleme günleri. Yeni sorumuz şuydu: Nereye kadro açılacak acaba?

Bakanlık kadroların açıklanacağı tarihi 4 Ekim 2011 olarak ilan etmişti. O gün sabahtan akşama kadar bilgisayar başındaydım, bir türlü açıklanmadı liste. Açıkladıklarında saat gecenin onu olmuştu. Ertesi gün tercihlerimi yaptım, çıktısını aldım, notere onaylattım ve Bakanlık'a yolladım kargoyla.

Kuraya 60 saat kadar var şu anda. İki ihtimal var:

1) İlaç ve Ezcacılık Genel Müdürlüğü - ANKARA
2) Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi - AFYON

Ankara çıkarsa 15 güne kalmaz işim, önümüzdeki ay maaşım olacak; tam 10 ay sonra tekrar maaş. Afyon çıkarsa Urfa için yaşanana benzer bir süreç tekrar yaşanacak, atanmam iki ay kadar alacak; ilk maaşımı da Ocak 2011'de alırım artık, son maaşımdan tam bir yıl sonra.

Heyecan, stres, öfke, endişe karışımı, tarif etmesi zor bir his içinde bekliyorum kurayı.

Ben kurayı beklerken Bakanlık'ın yeni sürprizini de öğrendik ama o konu başlı başına, uzunca bir yazıyı hak ediyor. Bundan sonra mecburi hizmet senedi imzalayacak ve istifa edersek, o güne kadar aldığımız maaşları iade edecekmişiz (!) Akşam gazetesinin haberine göre.

Bu anlattıklarım kura aşaması yalnızca. Afyon çıkarsa zorunlu hizmetin neye benzediğini de anlatırım size. Yok eğer Ankara çıkarsa, 657'ye tabi olacağımdan bu tarz açıklamalarda bulunmam yasak olacak; o zaman anlatamam.

Şans dileyin, dua edin. Ankara olur da, hayatım tekrar yoluna girer belki.




Not: "Bu kadar uzun anlatmana gerek yoktu, çok uzatmışsın" diyen arkadaşlar olabilir. Biraz kendi kişisel tarihime not düşmek adına bu kadar ayrıntılı yazdım, biraz da kazara aynı yola düşen arkadaşlara bir Kullanma Kılavuzu olması niyetiyle.


Gecikmeli not:
Böyle bir hikaye mutlu sonla bitecek değildi elbette. Afyon'u çektim. 13 yıldır yaşadığım Ankara'yı, dokuz buçuk yıldır yaşadığım evimi ve evlenmeyi planladığım, çok sevdiğim o güzel kızı bırakıp gitmem gerekiyor.

Ne mi hissediyorum? Tarif edemem. Hissettiğim şeyi tarif etmek etmek için öfke çok zayıf bir sözcük. Ölene kadar, bu ülkenin bana ne yaptığını unutacak değilim.






11 Ağustos 2011 Perşembe

Bildiğiniz gibi değil

Devletimiz bugün yine kuruyor köle pazarını; alan da kendisi, satan da. 40. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü kurası bugün sabah saatlerinde yapılacak. Yine yüzlerce pratisyen ve uzman hekim diplomalarına/mesleklerine kanun zoruyla el koyulmak yoluyla devlete köle edilecekler.

Bu vesileyle zorunlu hizmet hakkında yanlış bilinenlere derli toplu değinmek istedim.

Yanlış 1) "Bir tek siz misiniz arkadaşım giden? Hakimler, öğretmenler de gidiyor." meselesi

Doğrusu: 
Evet, onlar da gidiyor ama diplomalarına el koyulmuyor. Hukuk fakültesini bitiren bir kardeşimiz isterse ömrü boyunca devlet memuriyetine girmeyebilir. 
Der ki: benim hayatım burada kardeşim, bırakıp gidemiyorum. Bir hukuk bürosuna girerim, ne kazansam bana yeter. 
Veya istediği, kendisinin karar verdiği bir zamanda girer devlet memuriyetine.
(Öğretmenler için de benzer bir senaryo yazılabilir)

Doktorlar için öyle değil. Biz ne zaman devlet memuriyetine gireceğimize, hatta girip girmeyeceğimize karar veremiyoruz. Mezun olduğumuzda, uzmanlığımızı aldığımızda belgelerimiz hemen bakanlığa gidiyor, oraya ulaşır ulaşmaz da hemen, ilk kuraya dahil ediliyoruz. Gidip göreve başlamazsak bir yıl memuriyetten men, başlar istifa edersek 6 ay. O arada kuraya da giremiyoruz tekrar. Tekrar kuraya girip memuriyete başlanana kadar geçen süre de zorunlu hizmete ekleniyor, orijinal sürenin iki katını aşmayacak şekilde. 550 gün oluyor 1100 gün. 
O arada TUS'a YDUS'a girdin, Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir eğitim araştırma hastanesini tercih edemezsin, çünkü memur olamıyorsun. Yalnızca üniversite hastaneleri kalıyor elinde.

"Ben gitmeyeceğim, girer bir yerde çalışır, ekmeğimi kazanırım" da diyemezsin hukuk fakültesi mezunu kardeşimiz gibi çünkü kanun hükmü açık: Devlet hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler. Önce zorunlu hizmeti tamamlayıp, diplomayı devletin elinden kurtarmadan başka bir yerde çalışamayız. Doktor sıfatıyla imza atamaz, muayene yapamaz, reçete yazamayız. Suçtur bunları yapmak.

Siz hiç "bir gün bile devlet için çalışmamışsın, burada avukatlık yapamazsın, yasak, suç" denilen bir hukuk fakültesi mezunu gördünüz mü?

Yanlış 2) "Devletin parasıyla okudunuz, bu ülkeye borcunuz var, ödeyeceksiniz" meselesi

Doğrusu:
Buna birinci itiraz şudur: Devletin parasıyla okuyan bir tek biz miyiz? Devlet üniversitesinden mezun olan mühendislere, mimarlara, diş hekimlerine, avukatlara da zorunlu hizmet var da ben mi bilmiyorum? Ne oldu eşitlik ilkesine? Onlar bizden "daha eşit" galiba. 

Hadi devlet üniversiteleri için bu saçmalığı kabul ettik diyelim, vakıf ünivesiteleri ne olacak? Parasını verip vakıf üniversitesinde tıp fakültesi okumuş pratisyen çocuk da aynı kanuna ve muameleye tabi; o hastaneden uzmanlık veya yan dal eğitimi alan hekimler de. Onlar da mı borçlu?


Yanlış 3) "Fakülteye/uzmanlığa başlarken biliyordunuz, yazmasaydınız" meselesi 

Onu daha önce uzun uzun anlatmıştım, ilgilenenler buradan okuyabilir. 




Not: Aklıma gelenler bunlar. Unuttuklarım varsa yorumlar kısmında hatırlatan olursa eklerim veya aklıma gelirse yazarım.



      

15 Temmuz 2011 Cuma

Büyük bir yalan

Geride kalan ay içinde Türkiye'deki tıp fakültelerinde mezuniyet törenleri yapıldı,  2011 mezunu doktorlarımız diplomalarını aldılar. Bu mezunlardan, okulları tarafından mezuniyetleri Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiş olanlar, kendileri bir başvuru yapmaksızın, otomatik olarak önümüzdeki ay yapılacak olan 40. dönem zorunlu hizmet kurasına dahil edilecek Bakanlık tarafından. 40. kez yapılacak bu kölelik kurasının önemli bir özelliği var ama, bunu atlamayalım...

Zorunlu hizmete temel olan 5371 sayılı kanun 21.06.2005 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazete'de 04.07.2005 tarihinde yayınlandı ve bu tarihten itibaren yürürlüğe girdi. Bundan 2-3 ay sonra tıp fakülteleri 2005-2006 öğrenim yılına başladılar. O tarihte başlayanlar 2010-2011 döneminde mezun oldular. Önümüzdeki ay kuraya girecek olanlar bu gençler. Zorunlu hizmet yürürlüğe girdikten sonra okula başlayan ilk kuşak.

Tıp camiası dışında biriyle zorunlu hizmet meselesini tartışmaya başladığınızda, ezberletilmiş gibi ilk duyulan sorulardan biri şudur:

-Okula/uzmanlığa başlarken sonunda zorunlu hizmet olduğunu bilmiyor muydunuz? Bile bile seçtiniz, şimdi gidip efendi efendi yapın hizmetinizi.

Yukarıdaki tarihlerden anlaşılacağı üzere çoğumuz bu soruya gönül rahatlığıyla "bilmiyorduk" diye cevap verebiliriz. Biz fakülteye/uzmanlığa başladığımızda o kanun henüz ortada yoktu. Bugüne kadar zorunlu hizmete gönderilen pratisyen hekimlerin HİÇBİRİ, okula başladıkları gün, mezun olduklarında zorunlu hizmete gitmezlerse doktorluk yapamayacaklarını bilmiyordu. Bu soruyu soranlar bilmediklerinden soruyorlarsa ne ala, eğer onlara meseleyi bu şekilde aktaran biri olmuşsa, kendilerine BÜYÜK BİR YALAN söylenmiş demektir.  

Sık sık duyduğumuz sözlerden biri Türkiye'de doktor açığı olduğudur; tıp fakülteleri yeterince mezun vermiyormuş. Bu sorunun çözümü için, AKP iktidar geldiğinde 5000-6000 civarında olduğu söylenen yıllık mezun sayısı, son yıllarda 8500'e çıkarılmış, hedef 13000 imiş. 

Bu sayıları doğru kabul edecek olursak senede 5000 kişiden , 6 yılda 30000 doktor eder. Geride kalan 6 yılda, bu ülke, okula girdiği gün başına böyle bir şey geleceğini bilmeyen 30000 doktoruna, onlara sormadan zorunlu hizmet kurası çekti. Uzmanlığa başlayanlar, gitmeyenler vb. bunun %75'ini oluştursa kalır elde 7500 kişi. 7500 kişi, sonunun buna varacağını bilmeden yaptıkları bir tercih neticesinde, diplomaları ellerinden alınarak, kendilerinin karar vermediği yerlerde ve işlerde (kurada tercih sayısı 3 ile sınırlıdır, çoğu zaman orası çıkmaz) zorla çalıştırıldılar. Ve onlara "bunu bilerek başlamıştın okula" diyenlere laf anlatmak zorunda kaldılar.

Aynı hesabı uzman hekimler için yaparsak (uzmanlığı 4 sene sayarsak onlar için süre 2 yıl önce bitmişti), toplam sayımıza birkaç bin kişi daha eklenir (onların uzmanlık sınavına girerek kaçma şansı yok, yan dal uzmanlığı kontenjanları da çok kısıtlı).

10-15 bin doktorun ne önemi var, öyle değil mi?

Değil!!!

Meseleye şöyle bakalım.

Bu ülkede son altı yılda 10-15 bin doktor, kanun yapma yetkisini kullanarak oyun ortasında kural değiştiren devlet tarafından, "zorunlu hizmeti tamamlamazsanız, diplomanızı alamaz, mesleğinizi yapamazsınız" denerek, eğitime başladıkları gün henüz ortada dahi olmayan bir şarta tabi tutuldular. Kanunların ileri doğru işlemesi, kazanılmış hakların korunması gibi temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınarak yapıldı bunlar. 

Karşınıza 25-35 yaşları arasında bir doktor çıkarsa bunları aklınızda tutmanızı rica ederim. O insanların hakkı böyle gasp edildi, bu gasp "biliyordunuz, seçmeseydiniz" yalanıyla da bir güzel maskelendi. Böyle bir haksızlığa mahkum edilmiş insanların neler hissedeceğini bir düşünmenizi rica ederim.


Not: 2005'te üniversite tercihleri hangi tarihte son erdi bilmiyorum, aradım ama kaynaklara ulaşamadım. Kanunla ilgili verdiğim tarihlerden önceyse, bu sene mezun olanlar da katakulliye gelmiş demektir. Sayılara onları da ekleyerek düşünün.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Sağlık Bakanlığı'nın itirazı

Bir tıbbi cihaz geliştirmeye çalışan bir arkadaşım var, projesinde çalıştırmak üzere bir doktor arıyor. Sigorta+maaş, mis gibi iş. Farmakoloji uzmanlığım için zorunlu hizmetimi tamamlamadığımdan farmakolog olarak çalışamam ama pratisyenliğim baki, bu projede pratisyen olarak çalışabilirim.

Veya bu akşama kadar öyle zannediyordum...

Sonra ev arkadaşım kanundaki "devlet hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyenler, mesleklerini icra edemezler" hükmünü hatırlattı ve "sen pratisyenlik de yapamazsın" diye beni kızdırmaya başladı. Bu kuraldan ben de haberdardım ama bunun yükümlülüğe tabi olan mesleğim farmakologluk için geçerli olup, mezuniyet tarihim nedeniyle kanuna tabi olmayan pratisyen hekimliğim için geçerli olmayacağını düşünüyordum. Sonra bu işi biraz araştıralım dedik ve şuna rastladık:


"
...
UZMAN/YAN DAL UZMANI OLARAK MECBURİ HİZMET YAPMAK İSTEMEYEN VE PRATİSYEN/UZMAN DİPLOMALARI ELİNDE OLANLARIN, ZORLA MECBURİ HİZMETE GÖNDERİLEMEYECEĞİ:
Uzman olarak mecburi hizmet yapmadığım için, yasal ve kazanılmış hakkım olan pratisyen hekimliğimin, Sağlık Bakanlığı tarafından, mecburi hizmetten istifa ettikten sonra çalıştığım özel hastaneye gönderilen bir yazı ile elimden alınması hakkında, şahsımın taraf olduğu bir dava vardır. Davayı açmış olduğum İstanbul 6. İdare Mahkemesi ve bu mahkemeye Bakanlık tarafından yapılan itiraz sonrası davanın yürütüldüğü Danıştay 10. Dairesi tarafından, “bu uygulamanın haksız” olduğu yönünde karar alınmış olup; yine, Bakanlık tarafından Danıştay’a yapılan itiraz nedeniyle, dava Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda görüşülmeyi beklemektedir.  Bu kurulun da, benzer karar alacağı ümit ve beklentisi içindeyim. Bu davanın hekimler açısından; yan dal uzmanı olup, kazanılmış uzmanlık hakkı olan veya şahsım örneğinde olduğu gibi, uzman olup, kazanılmış pratisyen hekimlik hakkı olan kişilerin (yani diplomaları elinde olan hekimlerin), özel sektörde ve çalıştıkları yerde (öğretim görevlileri için üniversiteler) sırasıyla uzmanlık/pratisyenlik yapma hakkı kazandırma niteliği olduğunu da söylemek isterim."

(Dr. Mustafa Dinler'in yazısının tamamını burada okuyabilirsiniz)


Yani olan şu:

1) Benim gibi uzmanlığını tamamlamış ama mecburi hizmet yapmak istemeyen bir doktor, mecburi hizmete tabi olmayan pratisyenliğini icra etmek ister, bir hastanede pratisyen olarak çalışmaya başlar.

2) Zorunlu hizmetini tamamlamazsa pratisyen olarak da çalışamayacağına inanan Sağlık Bakanlığı hastaneye bir yazı yollar ve kendisinin çalıştırılamayacağını belirtir.

3) Doktor buna itiraz eder, olay Danıştay'a gider, Danıştay doktoru haklı bulur. Bu karara göre, doktorumuz pratisyen olarak çalışma hakkına sahiptir. 

4) Uzmanlık için zorunlu hizmetini tamamlamamış bir doktorun, zorunlu hizmete tabi olmayan pratisyenliğini de icra edemeyeceği konusunda ısrarlı olan Bakanlık itiraz eder.

Olay -bildiğimiz kadarıyla- şimdilik bu aşamada.

Buna göre yaşanan gariplik şu:

i) 01.06.2005 tarihinde ben 11 aylık pratisyen hekimdim ve uzmanlık eğitimime başlamamıştım; isteseydim o günden sonra ömrümün sonuna kadar pratisyen hekim olarak çalışabilirdim.

ii) Ertesi gün uzmanlık eğitimime başladım, 20 gün sonra da Bakanlık'ın devlet hizmet yükümlülüğü uygulaması Resmi Gazete'de yayınlandı ve o günden geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi.

iii) Uzmanlığa başladığı gün böyle bir yükümlülüğe tabi olmayan ben, 20 gün sonra, önce devlete kölelik etmezsem, eğitimimi tamamlasam da, ömrüm boyunca farmakologluk yapamayacağımı öğrenmiş oldum. 

iv) 4,5 yıl sonra uzmanlık eğitimimi tamamladım ama mesleğimi yapamıyorum.

v) Ve bu akşam öğrendim ki Bakanlık'ın itirazı kabul edilirse,  kazanılmış hakkım elimden alınacak ve uzmanlık eğitimi almamış olsam ömrümün sonuna kadar yapabileceğim pratisyenliği de yapamayacağım.

vi) İtiraz kabul edilirse özel şirketlerde (ilaç sektörü, özel hastaneler, AR-GE vb.) de doktor olarak imza yetkisi kullanmam gereken bir iş yapamayacağım. Tıp fakültesi dışındaki okullardan mezun olanların da yapabildiği işlerde çalışabilirim ancak bu şirketlerde.
 

İyisi mi, ben gidip bir berberin yanına çırak gireyim. Tıp ve ilaçlar konusundaki bilgim, traş sırasındaki geyikler için ömür boyu yeter bana; biraz da futbol öğrenirim hatta, idare eder giderim. Bir zaman sonra önce yerel gazetelere, sonra televizyonlara da haber olurum "doktor berber" başlığıyla. Güzel kariyer...

Sonuç: Ben şimdilik o projeye başvurmasam daha iyi, sonra projedekilerin  de başı belaya girmesin benim yüzümden.

En önemli mesaj: Doktor olmayın. Çocuklarınızın doktor olup bu eziyetleri çekmesini onlardan istemeyin.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Yanlıştan dönenler

Birkaç ay önce, üç kısım halinde, ilaçta promosyon yasak olmasına rağmen, sildenafil içeren Viagra benzeri ilaçları "2 alana 1 bedava" kampanyalarıyla satan eczaneler hakkında yazmıştım ve delil olması için fotograflarını da yayınlamıştım ( Kısım I , Kısım II, Kısım III).

Son bir hafta içinde sevinerek gördüm ki, söz konusu her iki eczane de bu ilanları vitrinlerinden kaldırmış, bunu uygulamaya da son verdikleri şeklinde anlamak isterim. Bu iş nasıl oldu bilemiyorum. Aklıma üç yol geliyor:

1) Sonunda mesleki ahlakları uyandı ve kanunlara uygun çalışmaya karar verdiler.
2) Yetkililer meseleyi daha ciddi elel almaya başladılar ve kontroller sonucu bu işe son vermeleri gerekti.
3) Bu promosyon artık kar sağlamaz hale geldi ve vazgeçtiler.

Hangisi olursa olsun, fark etmez; bu rezillik sona erdiği için mutluyum. Yanlışı sergilemiş olmanın, bana, bu yanlıştan dönüldüğünü de haber verme sorumluluğu yüklediğine inandığımdan bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Yanlıştan vazgeçilmesinde emeği olan ilgililere teşekkürler.

14 Haziran 2011 Salı

Nerede kalmıştık?

Maceramızın ilk kısmını tamamlarken ben Urfa'dan belge bekliyordum, şimdi de Urfa'dan haber bekliyorum. Arada ne mi oldu?

Urfa beklenen belgeyi YÖK'e yolladı, ben de koşa koşa YÖK'e gidip yazının bir kopyasını aldım; elimde yazının kopyasıyla bu kez Sağlık Bakanlığı'na gittim ve Personel Diaresi'ndeki muhteremlerin karşısına çıktım. Onlar da bombayı patlattılar:

Sizi kuraya alamayız, önce Urfa'ya atamanızın yapılması lazım, atamadan sonra istifa ederseniz tekrar kuraya girersiniz.

Açıklayayım:

1) Benim yaklaşık 19 ay önce çekmiş olduğum kura hala geçerli(ymiş).

2) Kendi memurlarının düzenlemiş olduğu hatalı yazışma nedeniyle ortaya çıkan aksama Bakanlık'ın umurunda değil. Normal şartlarda o yazışmalar sonucunda Harran'da atamayla ilgili işlemlerin başlatılmış olması, benim de o işlemler sonrasında belli süre içinde göreve başlamış olmam gerekiyordu. Harran'a 19 ay önce gitmiş olması gereken yazı Hacettepe'ye gittiğinden atama işlemi asla başlamadı, dolayısıyla o bitmeden göreve başlamam gereken süre hiçbir zaman başlamadı, bu nedenle ben Bakanlık'ın istediği "göreve başlamamıştır" yazısını alamamış oldum Onun yerine hakkımda hiçbir işlem yapılmadığına dair bir yazı geldi Bakanlık'a. Bu da yeniden kuraya girmemi sağlamıyor.

3)19 ay önce yapılması gereken işlemleri (sonunda) başlattım bunun üzerine, belgelerimi Harran'a yolladım. Harran beni doğrudan atayamayacak. Kuranın çekildiği dönemde tahsis edilmiş olan farmakolog kadrosunda şu anda çalışan biri var zaten, yeniden kadro istenmesi gerekecek. YÖK o kadroyu onaylayınca o kadroya benim atanma işlemim başlayacak, hani bitmeden göreve başlamam gereken bir süre vardı, işte ancak o zaman işelemeye başlamış olacak.

4) Bu arada 39. Dönem kadroları açıklandı bile. Farmakolojide 2 kadro var, ikisi de Ankara (talihimi seveyim). O kuranın sonucunda Ankara'ya atanan arkadaşlar görevlerine başladığında büyük olasılıkla ben hala Urfa'dan "göreve başlayabilirsin" haberi bekliyor olacağım.

Durum budur. Evde oturup çeviri yaparak kirayı, faturaları ödemeye çalışmaya devam şimdilik. Ne mi hissediyorum? Devletimi her geçen gün daha çok seviyorum (!).

Sonsöz: Bir yerlerde çeviri işine rastlarsanız haber verin, malum, ekmek parası.


Mini güncelleme (16 Haziran 2011)
Belgeler Harran'a ulaşmış, kadro isteme yazısını YÖK'e yollamışlar. Söyledikleri şu: En erken temmuz ortası gibi başlayabileceğim, ondan önce yetişmesi zormuş yazışmaların.


Not: Maceramızın son kısmı burada

14 Nisan 2011 Perşembe

Safahat veya Sehven

Geride kalan bir yılın en moda sözcüklerinden biri oldu "sehven". Özellikle hukuki metinlerde sıkça karşılaştığımız ifade, yanlışlıkla anlamına geliyor. Her gün haberleri işgal eden bir soruşturmada sehven yapılan işler yetmezmiş gibi son bombayı ÖSYM başkanımız patlattı. Şifre şüphesiyle ilgili açıklamalara da yer verdiği öğrencilere gönderdiği mektupta, gerçekten de böyle bir şifrenin var olduğunu ancak bunun sehven ortaya çıkmış bir durum olduğunu, bundan herhangi bir grubun fayda sağlamadığını ifade eden Başkan yüreklerimize su serpti (!). Başında oturduğu kurumun en ufak yanlışlığa dahi tahammül gösterilmeyecek bir iş yapmakta olduğunu kendisine açıklamanın bir yolunu bulmalıyız millet olarak, belki o zaman istifa eder.

Sehven yaşanılan bu memlekette benim kendi "sehven" maceramı anlatmak bu yazının amacı. İnsanı güldürmeyen Levent Kırca skeçleri tarzındaki bürokratik maceramın kıymetli karilerimi eğlendirmese bile sıkmaması dileğiyle...

01.09.2009 tarihinde sınava girerek "Tıbbi Farmakoloji Uzmanı" oldum. Kanun gereği Hacettepe Üniversitesi bu durumu derhal Sağlık Bakanlığı'na bildirdi. Bakanlık da beni 12.11.2009 tarihinde yapılan 29. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü (DHY) kurasına katılacak uzman doktorlar arasında ilan etti (ilk kurada kimse size "şu anda kuraya girmek istiyor musun" diye sormaz, otomatik olarak kuraya dahil eder sizi Bakanlık). Kurada, Harran Üniversitesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı çıktı bana.

Kuradan birkaç gün sonra yayınlanan ve tebligat olarak kabul edilen listede adım yoktu. Bakanlık'a gittiğimde yayınlanan listenin yalnızca Bakanlık'a bağlı kurumlara atananları kapsadığını, üniversite kurası çektiğimden  atamamı YÖK'ten takip etmem gerektiğini, o kısımdan Bakanlık'ın sorumlu olmadığını öğrendim. YÖK'ü aradığımda Harran Üniversitesi'nin işleriyle ilgilenen arkadaşla görüşmem gerektiği söylenerek kendisine yönlendirildim. Sonraki bir ay içinde, bir yandan askerlik işlemlerimi takip ederken sık sık YÖK'ü aradım ama Harran Üniversitesi'yle ilgilenen görevli bana yazımla ilgili bir gelişme olmadığını söyledi. Ben de göreve başlayamadığımdan 01.02.2010 itibariyle askerlik hizmetimi yapmaya başladım, artık 1 yıl boyunca mecburiyi düşünmek zorunda değildim. Normal koşullarda verilen süre içinde göreve başlmayanlar müstafi sayıldığı ve 1 yıl süreyle kuraya alınmadığından aynı kuralın benim için de işletileceği ve askerden döndükten sonra tekrar kuraya girmek zorunda olacağımı düşünüyordum.

Sonra askerlik bitti. 01.02.2011'de askerliği bitmiş bir doktor olarak kura için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve Bakanlık'a gittim. Bakanlık'taki memurlar bana ellerinde benimle ilgili hiçbir bilgi olmadığını, göreve başlamamla/başlamamamla ilgili onlara bir bilgi gelmediğini, bu durumda kuraya başvuramayacağımı, YÖK'e gidip durumu açıklığa kavuşturmam gerektiğini söylediler. 

Hikayemizin benim için ilk dumur anı burası. Kendine personel sağlamak için mecburi belasını başımıza açan, mezun olur olmaz diplomaya el koyup bizi kuraya sokan Bakanlık bu işteki tek sorumludur diye bilirdim, yanılmışım. Kura ve atama iki ayrı iş olarak ele alınıyormuş. Sağlık Bakanlığı kurayı düzenledikten sonra kendisine bağlı kurumlara atanacaklarla ilgili işleri takibe  devam ederken (göreve başlayıp başlamadığını kontrol edip, başlamayanları tespit ediyorlar, onları müstafi sayıp kuraya girememe sürelerini başlatıyorlar), üniversitelere gideceklerle ilgili hiçbir sorumluluğu yokmuş, o iş YÖK'e aitmiş. Soracak bir sorunuz varsa, Bakanlık "ben bilmem, YÖK'üm bilir" dermiş.

(Not: Hikayenin burasında ben Bakanlık'ça el koyulmuş olan diplomamın dürülüp rulo haline getirildikten sonra nasıl kullanılabileceğine dair fikirler geliştirmeye başlamıştım bile)

Ben de kalktım YÖK'e gittim çaresiz. Harran Üniversitesi'yle yazışmaları yapan memuru buldum, yazışmanın yapılmış olması gereken tarih aralığı ilgili bilgi verdim, koca bir klasör indi dolaptan, belgeleri taramaya başladık (geçen sene o dönemde bu işlere bakan kişi değişmiş, yeni memur yazışmama dair bir şey hatırlamıyordu doğal olarak). Farmakolojiye benden önce atanan kişiyle ilgili bir yazı, benim atanmamdan sonra atanmış olması gereken bir sonraki kuradan bir kişiye ait bir yazı ama benim adıma yazılmış bir yazı yok. Benimle aynı kurada Harran Histoloji'ye atanan bir kişiye ait bir yazı var ama benimki yok. İşte o yazının ekinde hikayemizin "sehven" faslı başladı. Memur arkadaş "doktor bey bu yazının ekinde atananlar listesi var ama siz orada Hacettepe'ye atanmış görünüyorsunuz" dedi, baktım, haklı, 18.11.2009 tarihli yazının ekindeki listede adımın yanında büyük harflerle, kocaman Hacettepe Üniversitesi yazıyor. Kuramı Harran'a çeken Bakanlık, bunu atamamı yapacak olan YÖK'e Hacettepe olarak bildirmişti. Benim Harran'a bakan memurdan bilgi almaya çalıştığım onca zaman boyunca yalnızca bir kaç oda ileride bir memur benim yazımı Hacettepe'ye yollamakla meşguldü. 

Hemen Hacettepe işlerine bakan kişiye gittim, dosya indi, arandı ve yazı bulundu. 11.12.2009'da YÖK Hacettepe'ye "adı geçenin atamasının yapılarak görevine başlayış tarihinin Sağlık Bakanlığı'na bildirilmesi hususunda..." diye biten bir yazı yollamıştı hakkımda. Şaka burada da devam ediyordu. Bu yazının eki olarak kura listesine ait bilgisayar çıktısı da yollanmıştı, oradaysa adımın yanında gayet açık şekilde Harran Üniversitesi yazıyordu. Bu yazıyı alan ve ekiyle uyumsuzluğunu gören Hacettepe Üniversitesi "sehven bize yazılmış" hükmüne vararak hiçbir işlem yapmamaya karar vermiş. Bana, YÖK'e veya Bakanlık'a  bu konuda bilgi verme gereği de duymamış. Harran'a da YÖK'ten herhangi bir yazı gitmediğinden onlar da işlem yapmamışlar. Yani benim atamamın yapılmadığını Bakanlık'a bildiren kimse olmamış, prosedür bir sonraki aşamaya geçememiş.

Elimde yaptıkları hatanın belgesi olan yazıların fotokopileriyle tekrar Bakanlık'ın yolunu tuttum. Bütün saçmalığı başlatan kendi memurlarının "sehven" beni Hacettepe'ye atanmış gösteren yazısı değilmişçesine Bakanlık'taki görevli bana "YÖK'tekilerin hatası bu, yazıyla kura listesini karşılaştırmaları gerekirdi" deyiverdi. O zaman adama sormazlar mı, sizin memurunuzun da aynı kontrolü yapması gerekmez miydi diye. Bir süre bu meseleyi, giderek yükselen karşılıklı öfke eşliğinde tartıştıktan sonra, ne yapmam gerektiğini sorup işe koyulmamın daha iyi olacağına karar verdim. Harran'dan atamamın yapılmadığına dair bir yazı getirirsem kuraya girebilirmişim.

Ben de bu kez Harran'ı aradım (3. kapı!!!). Personel Diaresi'ndeki memur haklı olarak kendilerine hitaben yapılmış bir yazışma olmadığından Bakanlık'a cevaben bir yazı yazamayacaklarını ancak uygun bir dilekçe yollamam halinde adıma yazılmış, atamamaın yapılmadığını belirtir bir bilgilendirme yazısı hazırlayabileceklerini söyledi; ben de kabul ettim mecbur olarak. İlgili yazışmaları ve dilekçemi onlara faksladım, onlar da birkaç gün sonra bana yazıyı. 11.03.2011 tarihinde bu yazı eşliğinde 38. Dönem DHY kurasına katılmak istediğimi bildirir dilekçemi Bakanlık'a sundum (ilk seferde otomatik olarak kuraya alınıyoruz ama sonrakiler başvuru gerektiriyor).

Böylece en kritik hafta başlamış oldu. 38. Dönem kurasına girebilmek için 18.03.2011'e kadar belgeleri tamamlayıp başvurmuş olmak gerekiyordu. Sabırsızlıkla verilecek kararı beklemeye başladım ve bakanlık başvurumu reddetti. Doğrudan Bakanlık'a hitaben yazılmış bir yazı getirmem gerekiyordu, gitiridiğim yazı iş görmüyordu. Bunun olması için de bir sene önce yapılmış olması gereken yazışma zincirinin en baştan başlatılması gerekiyordu ve ilk halka olan Bakanlık'ın YÖK'e yazısı 15.03.2011 tarihini taşıyordu. 4 iş günü içinde Bakanlık YÖK'e, YÖK Harran'a, Harran da Bakanlık'a yazarsa kuraya girebilecektim.

Elbette giremedim, yazı yetişmedi. YÖK yazıyı 18.03.2011'de hazır edebildi, sonra Harran Bakanlık yerine doğrudan YÖK'e yazdı, şimdi YÖK'ün Bakanlık'a yazması aşamasındayız. O yazı da yazılınca ben dilekçemle birlikte 39. Dönem DHY kurasına başvurabileceğim. 

Safahatımın sonuna geldik. Böylece kanuna "DHY yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler" hükmünü koyarak başka bir işte çalışmama set çeken devlet, yazışmalardaki üstün ciddiyetiyle beni "sehven" en az 2 ay daha işsiz bırakmış oldu. Evde oturup çeviri yapıyorum; kirayı, harçlığı denkleştiriyoruz hamdolsun. Bir şey aklıma takılmıyor değil ama:

Fazladan iki ay işsiz kalmamdan kaynaklanan maddi ve buna bağlı olarak benim ve yakınlarımın yaşadığı stresten kaynaklanan manevi hasar için tazminat davası açacak olsam kime açmam gerek? Bu hikayede benim muhatabım kim?


Tıp fakültesinde öğrendiğim şeylerden biri hayatın devamlılığını sağlayacak biyokimyasal dengenin oldukça güç olduğu, olasılık açısından bakarsak ölümün yaşamdan daha muhtemel olduğudur; yani aslında şans eseri yaşıyoruz. Bizim memleket de o hesap, sehven yaşıyoruz. Hatalarını anlasalar da, ölsek de kurtulsak.


Kıssadan hisse:

1) Mecburi kurasında üniversite çeken doktor kardeşim, bakanlığa boş yere başvurma, bel bağlama. Onlar yalnızca kurayı çekip gerisine boş veriyor, işini YÖK'ten ve mümkünse elden takip etmen gerekmektedir.

2) Devlet ciddiyeti, tek boynuzlu at (unicorn) veya sentor gibi bir şeydir; bir şeye ad verilmesi onun gerçekten var olduğu anlamına gelmez.



Not: Bu maceranın ikinci kısmı burada

27 Eylül 2010 Pazartesi

İki alana bir bedava: Don değil, Viagra - Kısım II

Bu yazının ilk kısmında Sağlık Bakanlığı'nın burnunun dibinde bir eczanenin sildenafil içeren ilaçları (viagra vb.), ilaçta promosyon kanunen yasak olduğu halde, "2 alan 1 bedava" sloganıyla satmasından bahsetmiştirm. Burnunun dibinden kastettiğimin ne kadar yakın olduğu daha iyi anlaşılsın diye bir harita eklemem uygun olur diye düşündüm. İşaretlerden biri bakanlığın, diğeri eczanenin yerini gösteriyor. Aynı cadde üzerindeki diğer eczanelerde de durum faklı değil.

1 Eylül 2010 Çarşamba

İki alana bir bedava: Don değil, Viagra

Eczanelerin vitrinlerindeki yazıları fark ettiniz mi? "Viagra, iki alana bir bedava", "2 fiyatına 3 Viagra" vb. yazıyor eczanelerimizin vitrinlerinde. Gözümüze soka soka kanun ihlal ediliyor.

Uzun zaman reçeteli satılan ve Pfizer'in patent süresi dolmadığı için oldukça da pahalı olan sildenafil içeren ilacın, patentin dolmasının ardından pek çok muadili çıktı. Özellikle Hindistan kaynaklı bol miktarda (kalite kontrolünün ne derece yapıldığı dünya çapında tartışılan) muadil pazara bir anda boca edildi. Hemen ardından tadalafil içeren, daha uzun süre etkili olduğu için "haftasaonu Viagrası" olarak adlandırılan Cialis piyasaya çıktı, Türkiye'de doktorlara tanıtımı için Şahan Gökbakar'a komedi skeçlerinden oluşan bir CD bile yaptırıldı (sonrasında CD'de yalnızca doktorlar için olduğu belirtilen bu videolar internete de düştü, tanıtım reklama dönüştü). Özellikle kalp rahatsızlıkları olan hastalarda pek çok risk taşımasına, doktor tavsiyesiyle ve gözetiminde kullanılması gerekmesine rağmen sonradan bu ilaçların reçetesiz satılmasına da izin verildi.

Bu noktadan sonra piyasa dinamiklerinin işlemesi kaçınılmazdı. Yerli-yabancı ucuz pek çok muadili olan (arzı yüksek ve ucuz) olan ilaca zaten talep de vardı. Böyle bir şikayetle doktora başvurmaktan çekinenlerden, "performans"ını artıracağını düşünerek kullananlara kadar geniş bir müşteri kitlesinin de oluşmasıyla arz-talep dengesinin mutlu sarmalında koca bir piyasa oluştu. Sonrasında elbette piyasa rekabeti de oluşacaktı, kimi eczaneler müşteriyi çekmek için promosyona başladılar, iki alana bir bedava vermeye başladılar. İlk başlarda el altından yapıldığını tahmin ettiğim promosyon vitrinlerden duyurulur oldu hiç çekinmeden.

Problem de bu zaten: Türkiye'de ilacın reklamı ve promosyonu kanunen yasaktır. Eczane vitrinlerinde gördüğümüz o ilanlar aslında eczacıların kendileri hakkında suç duyurusunda bulunması anlamına geliyor.

Bunları okuduktan sonra eczanenizi uyarmaya kalkmayın, ben yaptım, işe yaramadı. Evime yakın eczanelerden birinin vitrininde o yazıyı her gördüğümde sinirleniyordum, bir gün iş çıkışı dayanamadım, girdim, kalfalardan beni sorumlu eczacıyla görüştürmelerini istedim. Dükkanın sahibi olan eczaıcı beyefendiye kendimi tanıttım, doktor ve farmakolog olduğumu belirttim ("bu işlerden anlarım biraz" mesajını vermiş olurum, söylediklerimi ciddiye alır zannettim). Beyefendi şu cevabı verdi:

Haklısın kardeşim de ben o yazıyı kaldıramam. Bu dükkana ne kadar kira veriyorum ben biliyor musun? Aylık gelirimin çoğu o satışlardan. Öyle yapmazsam bu dükkanı kapatıp gitmem lazım.

Ben de yaptığının kanuna aykırı olduğunu tekrarladıktan sonra çıktım. Her sabah işe giderken önünden geçiyorum eczanenin, yazı hala orada.

Bu hikayeden benim öğrendiğim kişinin kendince bir gerekçesi varsa kanunu çiğnemesinde bir sakınca olmadığı. Bu mantıkla gidersek töre cinayetleri de suç olmaktan çıkar, üstelik onların arkasındaki gerekçe onlarca yıldır denenmiş, zamanın testinden geçmiş (!). Eminim o eczacı arkadaş töre cinayetlerini kınıyordur ama benzer  mantıkla kanunu kendisi çiğnemekten de geri durmuyor.

Bu hikayeyi daha da korkunç kılan bahsettiğim eczanenenin Ankara'da, Mithatpaşa Caddesi'nin Sıhhıye'ye yakın alt kısmında olması. Yolu düşmüş olanlar bilir, biz vatandaşlar adına bu tarz şeyleri denetliyor ve kanunu uyguluyor olması gereken Sağlık Bakanlığı'nın Sıhhıye'deki binası eczaneye 250-300 metre mesafede. Bu anlattıklarım denetlenmesi güç ücra bir köşede değil, bakanlığın burnunun dibinde oluyor yani. 

Bu hikaye şimdilik bu kadar. En kısa zamanda bu anlattıklarımın delili olan fotoğraflar çekip buraya koymayı planlıyorum; fotoğraf olmayınca gerçekliğini sorgulayan, "delil göster" diyen olur belki. Ne de olsa ben yazdım diye suçu gizli gizli işleyecek değiller, her şey aleni, çekiveririm fotoğrafları.

Not: İki alana bir bedava: Don değil, Viagra - Kısım II için tıklayınız

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.