26 Mart 2011 Cumartesi

Sabun köpüğü - I

Bu blogu ciddi şeyler yazılan bir yer olduğu düşüncesiyle takip edenler için bir uyarıyla başlayayım, bugüne kadar yazdığım en sabun köpüğü yazıyı yazmak niyetiyle oturdum masanın başına. Bu aralar işsiz olduğum (veya daha havalı dursun derseniz home-office çalıştığım) için televizyona bolca maruz kalıyorum, epeyce de okuyorum. Kafada bir şeyler birikiyor ama anlamlı bir bütün oluşturmak üzere kullanılacak bir malzeme teşkil etmiyorlar. Madde madde, kopuk kopuk, keyfimce yazmak niyetindeyim.

1) ABD'de yaşayan ve bir şekilde kebaba merak saran biri olduğunuzu düşünün. Oradaki idarelik bir kebapçıya çırak girdiğinizi, kebapçılığı bir dereceye kadar öğrendiğinizi ama işin aslına nüfuz etmek istediğinizi, ne yaparsınız? Kalkıp Türkiye'ye gelir, burada bir kebapçıya çırak girersiniz. İşi öğrenince geri dönüp kendi dükkanınızı kurabilirsiniz, burada kalıp devam etmek de mümkün (orada istediğiniz kalitede malzemeyi her gün bulmak mümkün olmayabilir). Bu şekilde bir sürü çırak gelse Türkiye'ye hepsi en iyi kebapçılara mı çırak girer? Mümkün değil!  Sonra bir Amerikan televizyonunda bir haber: Türkiye'de büyük başarılara imza atan kebapçı.

Televizyondaki Amerika'da büyük başarılara imza atan Türk bilimadamı hikayelerinin bende bıraktığı izlenim tam da bu. Tıpkı Amerikalı çocuğun çalıştığı yerin orta halli mahalle arası kebapçısı olması ihtimali gibi, televizyoa çıkanların kimisi de dünyanın en müthiş bilim merkezlerinde olmayanlar. Burada bilim yapamadığını düşünen, oraya daha iyisini bulmaya giden ama orada da en iyi yerde iş ayarlayamayanlar mevcut. Amerikalı genç nasıl burada esnaflığın can sıkıcı rutinlerini görüp, akçeli hesapların arasında kebap aşkının boğulduğunu hissedecekse bizim bilimadamlarımızın durumu da daha iyi değil aslında. Oraya kadar gidip bilimin mayfasıyla, yüksek sosyetesiyle, rutin ve sıkıcı yanlarıyla, bir ofis işinden farksız hale getirilmiş işleyişiyle yüzyüze gelmek şevklerine pek de iyi gelmiyordur sanırım. Buraya dönenler de zaten körelecekler çünkü malzeme yok elde. Para yok, laboratuvar yok, talep oradaki gibi yüksek değil.

Yani, bilim için Amerika'ya gitmekle, kebap için buraya gelmek arasında aslında pek bir fark yok.

2)  Memlekette televizyonculuk çok garip bir hal almış durumda. Star TV'nin perşembe günü için planlanmış yayın akışında 24 saatin 17'si dizi yayınına ayrılmış durumda (diğer günlerde de durum çok farklı değil). 11 diziden onu yerli, biri yabancı; dokuz dizi tekrar yayını, ikisi yeni bölüm. Akıl alır gibi değil ama gerçek. Sorabileceğim tek soru var: Biraz abartmış olabilir misiniz?

3) Yeterince izleyince memlakette siyaset, dolayısıyla haberler oldukça öngörülebilir bir şey haline geliyor. Perşembe günü Ahmet Şık'ın henüz taslak halindeki kitabının nüshalarını yok etme işlemi başlatıldığında yaptığım ilk tahminlerden biri Başbakan'ın bu konudaki açıklamasının "yargıya intikal etmiş bir mesele, sürmekte olan bir soruşturma var, konuşmam doğru olmaz"  olmuştu, twitter'da da yazmıştım bu fikrimi, cuma günü tam da bu açıklama geldi. Beklenmedik (!), vicdani çıkışların sahibi Sayın Arınç'tan da duyduğu rahatsızlığı belirten bir açıklama bekliyordum, aynı gün o da geldi.

Buna ister parti içi demokrası-fikir özgürlüğü deyin, ister klişe bir iyi polis-kötü polis numarası sonuç değişmiyor; bu kadar öngörülebilir olunca bir anlamı kalmıyor.

4) Böylece bu blogda ilk doğrudan politik yorumumu da yapmış oldum ama arkasının gelmesi kanunen mümkün değil haberiniz olsun.

Bildiğiniz gibi devlet memurlarının siyasi demeç vermesi, bu tarz fikir neşretmesi yasak. Şimdilik işsiz ve özgür bir vatandaş olarak bunları yazabilsem de devlet beni zorla memur yapınca (doktorlar için devlet hizmet yükümlülüğü deniyor, ben o kadar da havalı olmayan zorunlu hizmeti tercih ediyorum) böyle şeyler yazmak yasak. Bu gerçeği bu hafta fark ettim, dilediğim yerde ikamet etme ve dilediğim işte çalışma haklarım yanında ifade özgürlüğü hakkım da gasp edilmiş olacak. Ama olsun, Anayasa Mahkemesi bu uygulamaya dair itirazı reddettiğine göre yapılan doğru olmalı, değil mi?

Merak edenler için karar burada , kararın sonunda karara itiraz eden üyelerin gerekçeleri de var. Kendilerine farklı bir bakış açısı sağlayacağı ümidiyle, bu muameleye taraftar olanların o bölümü dikkatle okumalarını öneririm. Bu blogda sıkça dile getirdiğim kimi fikirleri, neredeyse birebir olarak,  iki hukukçudan duyunca "aklın yolu bir"miş demeden edemedim.

Şimdilik bu kadar. Aklıma üşüştükçe yine yazarım. Bekleyen bir iki mesele var zaten.

21 Mart 2011 Pazartesi

Okumayı sever misiniz?

Millet olarak okumayı pek sevmediğimizden yakınılır çoğu yerde, çoğu zaman. Sürekli okumadan yapılması imkansız bir meslek seçtikleri göz önünde bulundurulursa kıymetli akademisyenlerimizin bu genellemenin dışında tutulması gerekir sanırım. Gercekten öyle midir?

Bu konuda bir araştırma önermek isterim, belki gün gelir imkanı olan biri gerçekleştirir de durum neymiş öğreniriz.

Farklı alanlardan akademisyenlerin eğilimlerini değerlendirebilmek amacıyla bu araştırmanın pek çok farklı alanda fakülteleri olan bir üniversitede yapılmasını öneriyorum. Çok sevdiğimiz, bir fırsatını bulup her sene en az bir tane ayarladığımız dokuz günlük köprü tatilleri takip eden ilk Pazartesi sabahı ellerine gecmek üzere üniversitenin tüm akademisyenlerine tatilde kaç bilimsel makale okuduklarını ve bu işe toplam kaç saat ayırdıklarını soran bir e-posta yollayalım. Cevaplar 0-1-2-3-4-5-5'ten fazla seklinde kümelerde toplansın.


Verileri toplayalım ve bakalım en çok akademisyenin toplandığı küme hangisi. Benim tahminim 0, hatta bir adım daha ileri giderek diyebilirim ki 0'daki birey sayısı diğer olasılıkların tümündekilerin toplamını aşabilir.


Bırak da adamlar tatilde de okumayiversinler diyeceklere sözüm yok ama benim aklım akademik hayatın gündelik rutini ve bürokrasisinden kurtarılmış 9 gün fırsatını elde edip değerlendirmeyen bir akademisyeni almaz.

4 Mart 2011 Cuma

Vatandaş uyuma, bloguna sahip çık




Blog dediğin zaman ayırdıkça serpilen bir şey. Uğraşacaksın, yazacaksın, malzeme toplayacaksın. okuduğumuz her blogda emek var aslında (copy-paste blog oluşturmak bile zaman alır nereden baksan). Yazı için sildenafilli ürün promosyonu yapan eczane fotograflarını çektiğim zaman yakalansaydım bir hafif tartaklanırdım herhalde. İnternette bir şirketle ilgili şikayetini dile getirdiği için tehdit edilen adam bile biliyorum.

Tüm bunlara rağmen yazıyorum, yazıyoruz. Kimi şeyleri artık yalnız bloglardan takip eder olduk, kimimiz için sesini duyurabildiği tek ortam blog. Benim şu gariban bloga bile ortalama günde 10 kişi geliyor, benim de futbol referanslarımdan biri olan aceto balsamico için bu sayı 10000.

Teknolojik bir alet almadan önce danıştığımız, bir albümün eleştirilerini incelediğimiz, mesleki kimi şeyleri takip ettiğimiz blogları topyekün kapatan kafaya ne desem az gelir. Ne zaman akıllanıp adam gibi bir internet düzenlemesi yapacaklar bilemiyorum ama saçmalıkları sıktı artık. Bir kişi için bütün bütün siteleri kapatmaları gerekmediğini er geç anlayıp, kanunu buna göre yapacaklar diye ümit ediyoruz.

O zamana kadar yazın, okuyun, paylaşın, blogunuza sahip çıkın.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.