Son iki haftamın özeti budur:
Gün 50 - Pazartesi: Hiçbir iş yapmadım. Kocatepe Tıp Fakültesi'ndeki görevimden 06.02.2012 tarihinden geçerli olmak üzere istifamın kabulünü isteyen dilekçemi teslim ettim.
Gün 51 - Salı: Hiçbir iş yapmadım. Akademik tatil kapsamında üç gün mazaret izni kullanmak isteyen dilekçemi teslim ettim. Ankara'ya döndüm.
Gün 54 - Pazartesi: Hiçbir iş yapmadım.
Gün 55 - Salı: Hiçbir iş yapmadım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamaya başladım.
Gün 56 - Çarşamba: Hiçbir iş yapmadım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamaya devam ettim.
Gün 57 - Perşembe: Hiçbir iş yapmadım. Maaşımın iade etmem gereken kısmını yatırdım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamayı bitirdim. İlişik kesme işlemini tamamladım. İstifamın kabulüne dair yazı rektör tarafından imzalanarak onaylandı.
Gün 58 - Cuma: Veda ziyaretlerimi yaptım. Ankara'ya döndüm.
İşte hepsi bu kadar. 9 hafta süren bir eziyetin, köleliğin ardından tekrar özgür bir adamım. Diplomamı verdim, hayatımı ve özgürlüğümü geri aldım. Bu hileli oyunda yapabileceğim en adil pazarlık şimdilik bu.
Talihli bir adamım. Uzmanlık alanım hasta muayene edilmeyen, hastanede yapılması gerekmeyen bir branş (en azından Türkiye'de böyle). Aynı anda pek çok şeyi yapabilecek bir adam olarak yetişmem konusunda beni zorlayan bir hocam vardı uzmanlık günlerimde. Memleketin zeki çocuklarını alıp, onları iyi mühendisler olmaları yoluna sokan bir liseden mezunum. Bunların hepsi bir araya gelince uzmanlık diplomamdan vazgeçip, tıbbi cihaz geliştirmeye çalışan bir şirketin AR-GE departmanında bir iş bulabildim kendime. Çoğu meslektaşımın böyle bir şansı yok. Kaçabilecek yerleri yok, diplomalarını devletin elinden kurtarmak zorundalar ve bu sebeple zorunlu hizmet denilen bu köleliğe sonuna kadar katlanmak zorunda kalıyorlar. Benim karşıma çıkan fırsat onlara da sunulsa, eminim pek çok meslektaşım hayatlarını geri alabilmek için diplomalarından vazgeçmeyi göze alırdı.
Fakülte diplomam hala elimde, gerektiğinde adımın başına "Dr." ünvanını yazmaya hala hakkım var ama "Uzm. Dr." devri bitmiştir. Mecburi hizmet kalkarsa gidip diplomamı alırım onu gasp eden Bakanlık'tan. O güne kadar, haritadaki çizgilerin içinde kalan alan dahilinde artık farmakolog değilim.
O çizgilerin dışında mı? Komik olan bu. Gidip YÖK'ten aldığım eğitimin doktora eşdeğeri olduğunu gösterir bir belge alırım, ABD'de veya Avrupa'da bir laboratuvarda post-doc olarak çalışırım eğer istersem veya gerek olursa. Beni farmakolog olarak kabul etmeyen tek ülkede yaşıyorum şu anda.
Bu da böyle bir devlet, bu da böyle bir ülke.
Ve benim, onun tuhaflıklarına gülmeye dermanım kalmadı artık.
Not: Olan biteni anlattım ve bitirdim ama bu meselenin kafamı meşgul etmeye devam edeceği muhakkak. Geriye bakıp düşündüklerimi, bugüne kadar düşünüp yazmadıklarımı veya yazmaya üşendiklerimi önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda yazarım sanırım.
Önemli Not: Afyon'dan geçirdiğim zamanın iyi anabileceğim kısmı yalnızca birkaç insanla sohbet ettiğim dakikalardır. Odama gelip sohbet eden, sigara içerken muhabbet eden öğrenci kardeşlerime çok teşekkür ederim. En çok da biyokimyadan Kadir, Buğra ve Ayhan kardeşlerime teşekkür ederim. Zor zamanlarda sohbetiniz iyi geldi, minnettarım. Telefonla da olsa beni yalnız bırakmayan arkadaşlarıma burada değil, yüzyüze teşekkür edeceğim, artık yanlarındayım.
Kocatepe Tıp Fakültesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kocatepe Tıp Fakültesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2012 Cuma
21 Ocak 2012 Cumartesi
Kölelik Günlükleri - Gün 043-047
Pazartesi: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Sömestr tatilinin başlaması nedeniyle önümüzdeki iki hafta boyunca da hiçbir iş yapmayacağım.
Hiç çalışmadığın bu haftanın maaşını 15 Ocak 2012'de peşin olarak aldım. Kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı tam gaz devam ediyor yani.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Sömestr tatilinin başlaması nedeniyle önümüzdeki iki hafta boyunca da hiçbir iş yapmayacağım.
Hiç çalışmadığın bu haftanın maaşını 15 Ocak 2012'de peşin olarak aldım. Kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı tam gaz devam ediyor yani.
Mecburi hizmet kapsamında, özellikle temel bilim dallarında, üniversitelerde personel çalıştırılmasının verimsizliği ve kurumların bu uygulama nedeniyle gelişmelerine mani olacak bir kısırdöngü içine girmesi hakkında epey fikir birikti aklımda. Onu ayrıca ele alıp, (uzunca) bir yazı haline getirmem gerek sanırım. Şimdi haftanın özgür geçirebildiğim iki gününün tadını çıkarayım, boş geçen günlerin birinde yazarım o yazıyı.
14 Ocak 2012 Cumartesi
Kölelik Günlükleri - Gün 036-040
Pazartesi: İşe geldim. Anlattığım 3 saat ders için 3 soru hazırladım ve anabilim dalı başkanına teslim ettim. Misafirhaneye döndüm.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Toplamda bir saat çalıştığım bu haftanın maaşını 15 Aralık 2011'de peşin olarak aldım. Bana öyle geliyor ki burada görevlendirilmiş olmam ve bana verilen maaş, kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı sayılabilir.
Siz ne dersiniz?
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Toplamda bir saat çalıştığım bu haftanın maaşını 15 Aralık 2011'de peşin olarak aldım. Bana öyle geliyor ki burada görevlendirilmiş olmam ve bana verilen maaş, kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı sayılabilir.
Siz ne dersiniz?
5 Ocak 2012 Perşembe
Kölelik Günlükleri - 05.01.2012 - Gün 032
Beşinci haftanın sonuna yaklaşıyorum.
Rutin oturdu artık:
Pazartesi-Cuma: Eziyet
Cuma akşamı: Yol ve heyecan
Cumartesi: Haftanın bana ait günü
Pazar: Yol ve üzüntü
Fark ettim ki Requiem'in bölümlerinin en azından ilk kelimeleri üzerinden bunu özetlemek mümkün:
Pazartesi-Cuma: Dies irae (Gazap günü)
Cuma akşamı: Libera me, Domine, de morte æterna (Kurtar beni Tanrım, sonsuz ölümden)
Pazar: Oh, Lacrimosa dies illa (Ah, o günkü gözyaşları [Ah o gözyaşı dolu gün])
Cumartesiyi es geçtim. O gün böyle şeyler düşünmüyorum. O günü sevdiklerime ve huzura ayırıyorum.
Bugün henüz perşembe, öyleyse Dies irae:
Rutin oturdu artık:
Pazartesi-Cuma: Eziyet
Cuma akşamı: Yol ve heyecan
Cumartesi: Haftanın bana ait günü
Pazar: Yol ve üzüntü
Fark ettim ki Requiem'in bölümlerinin en azından ilk kelimeleri üzerinden bunu özetlemek mümkün:
Pazartesi-Cuma: Dies irae (Gazap günü)
Cuma akşamı: Libera me, Domine, de morte æterna (Kurtar beni Tanrım, sonsuz ölümden)
Pazar: Oh, Lacrimosa dies illa (Ah, o günkü gözyaşları [Ah o gözyaşı dolu gün])
Cumartesiyi es geçtim. O gün böyle şeyler düşünmüyorum. O günü sevdiklerime ve huzura ayırıyorum.
Bugün henüz perşembe, öyleyse Dies irae:
4 Ocak 2012 Çarşamba
Kölelik Günlükleri - Gün 029-031
Bu komitede bana verilmiş olan son dersi de pazartesi günü
anlattım. Komite sonunda öğrenciler sömestr tatiline girecekler, dolayısıyla
yakın gelecekte bir işim olmayacak gibi görünüyor. Boş boş oturmaktansa bir
şeyler okuduğum günlere geri dönüş yani.
Fırsattan istifade, hazır vakit varken, çokça gelen bir
yoruma yanıt vermek isterim. Sıkça gelen bu yorum sık sık ve şiddetli bir
şekilde beddua etmem üzerine. Haksızlık ettiğimi düşünen de var, aşırıya
gittiğimi de, yakışmadığını da.
Belki de haklılar. 22 sene mektep okumuş, burada yazdığı
yazılara bakılırsa daha medeni ve resmi yollarla hakkını arayabilecek bir
adamın durmadan ve herkese beddua etmesi de ne oluyor, öyle değil mi?
DEĞİL.
Hakkımı hukuk yoluyla aramayı çok isterdim ama o yol
kapatıldı. Burada daha önce değindiğim pek çok hukuksuz yönüne ve Anayasa
Mahkemesi’nin iki üyesinin “bu angaryadır ve yasaktır” esaslı itirazlarına rağmen
Aralık 2010’da Anayasa Mahkemesi’nin diğer üyeleri 5371 sayılı kanunun
yürütmesinin devamına karar verdiğinde iç hukuk yolu kapandı. O günden beri
ancak küçük adımlar atmak mümkün. Bu kapsamda, geçen ay, itiraz üzerine Anayasa
Mahkemesi ilgili kanunun iki cümlesini iptal etti, böylece istifalara bağlı
uygulanan cezalar kaldırılmış oldu ama başlı başına bir hukuksuzluk ve hak
gaspı olan zorunlu hizmet uygulamasının kendisi devam ediyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolu açık elbette, orada da
dava açıldı ama henüz görüşülmeye başlanmış veya karara bağlanmış değil. Benim
içinse bu bir hayal. Sağolası (!) devletimiz diplomamı elimden aldığı yetmez
gibi beni atamayı beceremeyip aylarca işsiz bıraktığından, tahmin
edebileceğiniz gibi bir parça borcum var; 10 boyunca kimse bakmadı bana, çeviri
yaparak ve borçlanarak yaşadım. Yani uluslararası hukukun masraflı yolları şimdilik
çok uzak bana.
O zaman durup soralım:
Hakkı gasp edilen ve hukuk yoluyla hakkını arayamayan insan
ne yapar?
Ya dağa çıkar ya da sabırla değil sabırsızlıkla adalet
yeniden tesis edileceği günü bekler ve bu arada bolca dua/beddua eder. Sokağa
çıkmak, eylem yapmak da bir alternatif lakin eylemler Bakanlık tarafından ciddiye
alınmadığı gibi (Sağlık Bakanı’nın doktor eylemlerini internetten araştırın,
göreceksiniz), doktorların grev/eylem yapmaya hakkı olmadığını savunanlar bile
var (Bakanlık buna dahil). Hakkımızı arayalım derken, en baştan haksız ilan
ediliyoruz. Bir yol da, bir şeyleri değiştirmeye yetmeyeceğini bilsen de, en
azından yapılan haksızlığı ifşa etmek, günün birinde dönüp bakılabilecek bir
kaydını tutmak adına yapılanları anlatmaktır ki bu blogda yapmaya çalıştığım
biraz da budur.
Dağa çıkacak değilim, herhangi bir doktorun da bu yola başvuracağını
sanmam; bunu tavsiye de etmem.
Kaldı elimizde sabırsızlıkla beklemek ve dua/beddua etmek.
Bu hakkımı da sonuna kadar, ilgili herkesi kapsayacak şekilde ve şiddetle
(içeriği de şiddetli olacak şekilde) kullanmaya devam etmek niyetindeyim çünkü
bu devlet ve cemiyet bana yapacak başka bir şey bırakmadı. “Sus ve kabullen”
diyenlere söyleyeceğim şudur: Özgürlüğü yitirdim ve köleyim ama henüz
insanlığımı yitirmedim.
Beddua ederken çok kalabalık bir nüfusu hedef alışım da
eleştirilmiş. O zaman şöyle bir soru soralım:
Temsili demokraside bir kararın sorumluluğu yalnızca o kararı
alan ve uygulayan vekillere mi aittir, yoksa onlara bu yetkiyi verenler de
sorumluluğun ortağı mıdır?
Benim bu soruya cevabım “evet, halk da ortaktır yapılan
haksızlığa” şeklinde. Eğer öyleyse, bedduanın çerçevesini geniş tutmakta
sakınca görmüyorum.
Beddua filan derken hazır hukukun alanından çıktık, daha
soyut bir mecradayız, buradan devam edelim.
Aslında burada başka bir tartışma daha var. Memleket efradının
büyükçe bir kısmı müslüman olduğunu söylemekte. Peki, bir müslüman bir yönetici
seçse ve o yönetici kul hakkı yese, o müslüman da buna mani olmasa ve o
yöneticiden bunun hesabını sormasa, o yenen kul hakkının vebali o müslümanın da
boynunda yük olmaz mı? Yarın Hakk’ın divanında bunun hesabını vermek gerekmez
mi?
Eğer gerekiyorsa, yandın necip Türk milleti. 6,5 yıldır bu
ülkenin binlerce doktorunun hakkı yendi. Meslekleri ve diplomaları ellerinden
alındı, zorla çalıştırıldılar, ailelerinden uzağa gönderildiler, çocukları
anasız-babasız büyüdü. Bunca vebalin, bunca kul hakkının hesabı elbet sorulur
da acep üleştirilirken yalnızca mebuslar mı katılır hesaba?
Buna da biraz kafa yormak gerekir herhalde.
28 Aralık 2011 Çarşamba
Kölelik Günlükleri - 28.12.2011 - Gün 024
Haftaya anlatacağım "antidiyareik ilaçlar" dersini hazırladım bugün. Yarın tekrar gözden geçireceğim.
Geçen cumadan beri süren ve pazartesi ders anlatmamı da zorlaştıran grip geçti ama burun kanatlarındaki soyulmuş deri ile dudağımın üzerindeki çirkin uçuk kaldı yadigar.
Gündüzleri bile hava artı derecelere çıkmıyor birkaç gündür, şimdilik burada geçirdiğim en soğuk hafta. Yalnızca dağlarda değil, bastığımız yerlerde de kar ve buz mevcut.
Lakin bütün bunlar benim hiç umurumda değil. Aklım bambaşka bir yerde.
Yol açtıklarını ve ön ayaka olduklarını da hesaba katınca, hayatımda verdiğim en doğru karar kesinlikle İzmir Fen Lisesi'ne gitmekti. Oradaki okul numaram 28 idi. Bu nedenle, uzunca bir zamandır 28 sayısı önemlidir benim için. 5 sene önce 28 Aralıkta daha da önemli hale geldi.
O akşam bizim departmanın geleneksel yılbaşı partisi vardı ve ortak arkadaşımız Aslı, bir tür çöpçatanlık faaliyeti olarak Sevgi'yi partiye getirmişti. O akşam görüşmeye, konuşmaya başladık. Aradan geçen beş yılda olanları anlatacak değilim ama her biri için şükrediyorum. Günün birinde Sevgi gibi bir sevgilim olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim, hayatın güzel sürprizleri de var ara sıra.
Bu akşam saatlerinde, o partiden tam beş yıl sonra ben Afyon'da bir misafirhanede tek başıma olacağım, Sevgi ise Ankara'da olacak. Mecburi hizmet böyle zamanlarda küfrettiriyor insana en fazla.
Her şey yolunda giderse, seneye bugün evli ve bir arada olmamız ihtimali de var. Bekleyelim, görelim Mevlam neler eyler.
Aklımda döndü durdu bütün gün bu türkü:
İflah etmez bu dert beni öldürür
Bilmiyon mu benim sana yandığım
Ellerin köyünde garip kaldığım
Köyünüzde garip kaldım Afyonlular. Yıkılsın köyünüz; taş üstünde taş, nefes alan baş kalmasın.
Geçen cumadan beri süren ve pazartesi ders anlatmamı da zorlaştıran grip geçti ama burun kanatlarındaki soyulmuş deri ile dudağımın üzerindeki çirkin uçuk kaldı yadigar.
Gündüzleri bile hava artı derecelere çıkmıyor birkaç gündür, şimdilik burada geçirdiğim en soğuk hafta. Yalnızca dağlarda değil, bastığımız yerlerde de kar ve buz mevcut.
Lakin bütün bunlar benim hiç umurumda değil. Aklım bambaşka bir yerde.
Yol açtıklarını ve ön ayaka olduklarını da hesaba katınca, hayatımda verdiğim en doğru karar kesinlikle İzmir Fen Lisesi'ne gitmekti. Oradaki okul numaram 28 idi. Bu nedenle, uzunca bir zamandır 28 sayısı önemlidir benim için. 5 sene önce 28 Aralıkta daha da önemli hale geldi.
O akşam bizim departmanın geleneksel yılbaşı partisi vardı ve ortak arkadaşımız Aslı, bir tür çöpçatanlık faaliyeti olarak Sevgi'yi partiye getirmişti. O akşam görüşmeye, konuşmaya başladık. Aradan geçen beş yılda olanları anlatacak değilim ama her biri için şükrediyorum. Günün birinde Sevgi gibi bir sevgilim olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim, hayatın güzel sürprizleri de var ara sıra.
Bu akşam saatlerinde, o partiden tam beş yıl sonra ben Afyon'da bir misafirhanede tek başıma olacağım, Sevgi ise Ankara'da olacak. Mecburi hizmet böyle zamanlarda küfrettiriyor insana en fazla.
Her şey yolunda giderse, seneye bugün evli ve bir arada olmamız ihtimali de var. Bekleyelim, görelim Mevlam neler eyler.
Aklımda döndü durdu bütün gün bu türkü:
İflah etmez bu dert beni öldürür
Bilmiyon mu benim sana yandığım
Ellerin köyünde garip kaldığım
Köyünüzde garip kaldım Afyonlular. Yıkılsın köyünüz; taş üstünde taş, nefes alan baş kalmasın.
27 Aralık 2011 Salı
Kölelik Günlükleri - 27.12.2011 - Gün 023
Dün ders anlattığım amfiden 3 öğrenci ziyarete geldi
bugün, biri İzmir Fen Liseli bir kardeşim. Huzursuzluğumun ve hoşnutsuzluğumun
dışarıdan anlaşılabilir olduğunu ve onlara da yansıdığını ifade etti içlerinden
biri. Şaşırdım diyemem. Öyle bir ruh hali içindeyim ki bunun yüzüme, sesime,
yaptığım işe ve bunlara bağlı olarak karşımdakilere yansımaması şaşırtıcı
olurdu. O kadar iyi bir aktör olmadığım muhakkak.
Anlattığım dersin bana hissettirdiklerini anlattığım
yazıya, adını vermek istemeyen bir okur şöyle bir yorum yapmış:
Peki niye başkalarının cezasını çekiyor o ders
anlattığın gençler? Onların suçu ne?
Sanırım bu yorumu yapan okur, dersi kasten eksik ve/veya
yanlış anlattığımı varsayıyor ama yanılıyor. Buna basitçe üç sebep
gösterebilirim.
- Ne şekilde olursa olsun üzerine düşen bir görevi yerine getirmek gibi, iş ahlakının en temel unsurlarından birinden mahrum bir insan değilim. Bir görev varsa yaparım.
- Yediği lokmayı hak etmeye gayret eden, haram-helal nedir gözetmeye çalışan bir müslüman olmaya çalışıyorum.
- Eksik, yanlış ve bu sebeple soruşturmaya sebep olacak bir iş yapıp, sonra da bunu tüm dünyaya duyuracak kadar aptal bir insan da değilim.
Bir işi yapmanın yeterliden başlayıp, kusursuza
kadar ulaşan geniş bir yelpazaye yayılan yöntemleri vardır (yetersiz ise iş
yapılmamış kabul edileceğinden ondan söz etmeye bile gerek yok). Bir örnekle
anlatmaya çalışayım:
Varsayalım ki bana verilen görev ders anlatmak değil
de 4 kişilik bir grubu doyurmak olsun ve bana bunun için makarna yapacağım
söylensin. Bu durumda sunabileceğim kabaca iki menü olurdu sanırım:
- İyi pişirilmiş, tuzu-yağı eksik olmayan, hamurlaştırılmamış, kararında, yani ne eksiği ne de fazlası olan bir makarna hazırlayıp servis edebilirdim. Servisi de örtüsü olmayan ama temiz bir masada, temiz ve sade tabaklar ve çatallar ile yapabilirdim (yeterli versiyon).
- İkinci menüde makarnayı aynen pişirir ama bu kez yanında harika bir sos hazırlardım. Masaya güzel bir örtü serer, şık tabaklara koyduğum soslu makarnayı lüks restoranları aratmayacak bir şekilde süsleyerek servis eder, masaya gümüş çatallar koyardım (kusursuz olmasına çalışılmış versiyon).
Bu görevi özgür bir adam olarak yapsam ikinciyi
yapardım, iş bana zorla yaptırılıyorsa ilkini.
Ders konusunda olan da aynen budur aslında. Bu dersleri
anlatma görevi bana verildiğinde derste anlatılması gerekenler için gerekli ve
kabul edilen içeriğin ne olduğunu özellikle sordum ama bunları net olarak
belirten bir müfredat olmadığı cevabını aldım, Kayaalp’i esas almam tavsiye
edildi. Anlatmış olduğum dersi farmakoloji konusunda Türkçe temel kaynak kabul
edilen Oğuz Kayaalp’in kitabı esas alınarak ve buradaki bilgiyi öğrencilere
aktaracak şekilde hazırdım ve o şekilde anlattım ama görsel olarak çekici bir
sunum olarak hazırlamadım. Bilgileri içeren ama fazla şekle yer vermeyen kuru
bir sunum halindeydi. Sunumlar sırasında dinleyicinin dikkatini canlı tutmak
üzere verilecek aralar, yapılacak espriler gibi meseleye şirinlik ve çekicilik
katacak unsurlara yer vermedim ama ilgili ilaçlar hakkında öğrencilere
doktorluk hayatları boyunca lazım olacak bilgiler eksiksiz olarak anlattım. Yani
gençler başkasının günahını çekmiyorlar ama sahip olabilecekleri daha iyi ve
daha güzel bir şeyden mahrum kalmış oluyorlar. Karşılarına çıkarılan hoca benim
gibi zorla iş yaptırılan biri değil de, buraya isteyerek gelmiş biri olsa önlerine
konanın soslu makarna olması ihtimali artardı sanırım ama bunu sağlamak benim
görevim değil.
Bir hesap sorulacaksa bana değil, beni o çocukların
karşısına koyanlara sorulmalı sanırım. Mesela şunları sorabiliriz:
- Farmakoloji bölümünde personel eksiği varsa bunu neden normal yollardan karşılamadınız? Normalde açacağınız kadroya başvuracak kişiyi değerlendirme ve yetersizse işe almama şansınız olurdu oysa bunun yerine kalitesi hakkında hiçbir fikriniz olamayacak bir kişinin kura ile gelmesine razı oldunuz.
- Ders anlatma konusunda yeterli olup olmadığını değerlendiremeyeceğiniz bir yöntemle gelmiş olan bu personeli derse sokmadan önce bu konudaki yeterliliğini değerlendirmek için hangi işlemleri yaptınız veya bir işlem yaptınız mı? Bu konudaki yeterliliğini sağlamak üzere bir derse veya kursa katılmasını sağladınız mı?
- Daha önce ders anlatmadığını bildiğiniz bir personeli ders anlatmaya gönderdiğinizde, en azından ilk derslerde kendisini daha deneyimli bir hocanın da dinlemesi ve değerlendirmesi daha uygun (hatta gerekli) olmaz mı? Bu deneyimli hocanın eksik kalmış noktalar varsa ders sonunda bunları da tamamlaması mümkün olur ve öğrencilerin olası mağduriyeti engellenmiş olurdu. Tecrübesiz personeli de ders sonrasında eksikleri konusunda bilgilendirir ve bunları tamamlamasını sağlardı.
İçim rahat. O dersleri eksiksiz anlattığımı
düşünüyorum. Ders anlatırken kullandığım slaytları öğrencilere bıraktım, bilgi
eksiği varsa oradan tespit edilebilir. Orada olmayan şeyleri de derste
söylediğim ve açıkladığım düşünülürse, işimi eksik yaptığımı bırakın
ispatlamayı, iddia etmek bile pek kolay olmaz. Böyle bir hatam olmuşsa,
öncelikle bunun doğrudan mağduru olan öğrencilerin beni şikayet etmeye hakkı vardır. Olursa böyle bir şey, çıkar hesabımı veririm.
Mesleği elinden alınmış ve köle olarak çalışmaya mahkum
edilmiş ama yine de üzerine düşeni yapan bir adama hesap sormakla boşa vakit kaybeden
okuruma naçizane tavsiyem öncelikle mecburi hizmet meselesini ve bunun yarattığı mağduriyetleri biraz daha
araştırmasıdır. Sonrasında bu hukuk garabetini yaratan vekillere ve bu
garabetten faydalanıp öğrencilerinin karşısına yeterliliğinden emin olmadıkları
bir adamı hoca diye yollayan üniversite yetkililerine hesap değilse de en
azından bunu neden yaptıklarına dair bir soru sorabilir ama cevap
alabileceğinden emin değilim; benim yaptığım gibi uzun uzun açıklamayabilirler.
Böyle geçti işte köleliğimin 23. günü.
Kölelik Günlükleri - 26.12.2011 - Gün 022
Rahmetli Oğuz Abi "Bu fen liseliler, liseden mezun oldukları gün bilim adamı olduklarını zannederler" diye dalga geçerdi, aslında haklı olduğu bir yön de yok değil. Çoğumuzda bilimadamı olmak için bir istek olmasa da (çoğumuz mühendis oldu), bilimin kıymetli ve önemli olduğuna dair bir fikir vardı. Bilimin gerçekte ne olduğundan oldukça habersiz olduğumuz bir çağa ait, hayli romantik ve naif bir fikirdi bu sanırım. Yıllar sonra Emre bunun adının "bilimim mythosu" olarak koyacaktı.
O mythosun peşine düşenler olmadı değil. Toplamda 29 kişi mezun olabildik liseden. Bilge ve İnanç ODTÜ Fizik'e gittiler, "fizik öğretmeni mi olacaksın" sorusuna kaç kez maruz kaldıklarını düşünmek bile istemem. Tıbba yönelenlerden ben farmakolog oldum, Emre ise fizyolog. Toplamda dört kişi bir şekilde temel bilim yoluna girmiş oldu böylece.
Geçen yıllar içinde bilimin ve akademinin gündelik hayatının neye benzediğini öğrenmeye başladık. Bugün yapıldığı haliyle bilim, birilerinin bulunmasının işine yarayacağını düşündüğü ve bu nedenle para vermek isteyeceği bir bilgiyi ortaya çıkaracağını iddia eden bir proje yazmak, parayı almak ve bilgiyi bulup makale olarak yayınlamak şeklinde özetlenebilecek, handiyse bir tür müteahhitlik işine dönüşmüş bir şey. Aynı anda pek çok bilim dalıyla uğraşan centilmen bilim adamı, rönesans adamı masallarıyla bilimle tanışıp bu gündelik işleyişin içinde bir teknisyen olarak yerini aldığın güne ulaşınca Emre'nin tabiriyle "mythos'tan logos'a" yolculuğunu tamamlamış oluyor insan. Ben de yaptım bu yolculuğu.
İşin romantizminin hala içimi doldurduğu günlerde hayalini en çok kurduğum şeylerden biriydi anlatacağım ilk ders. Böylesi bir hayalim olduğunu kimseye söylemedim sanırım, anlatsan gülerler adama. Şimdi buradan okuyacak arkadaşlarım içinde dalga geçecekler de mutlaka olacaktır. Komik ve budalaca olabilir ama vardı böyle bir hayalim.
Bugün ilk defa ders anlattım bir tıp fakültesi amfisinde. Bir zamanlar hayalini kurduğum şey bana zorla yaptırıldı. Devletimiz bir gençlik hayalimin ırzına geçti hunharca.
O dersi özgür bir adam olarak anlatsam, bugün bilime dair tüm romantizmimi kaybetmiş olsam da, mazisine ve hafızasına sahip çıkmanın insanın kendisine sahip çıkması olduğunu bilen bir adam olarak, gençlikte kurduğum hayallerin hatrına çok iyi bir ders anlatmaya çalışırdım ve mutlu girerdim o amfiye ve mutlu çıkardım. Oysa tüm hissettiğim, sırtıma yüklenmiş bir angaryadan kurtulmuş olmanın rahatlamasıydı, bir de zorla çalıştırılmanın öfkesi, o kadar.
Meselenin özünü anlamaya yaklaşamayan bir bakış açısıyla "devlet hayalinin gerçekleşmesini sağlamış, daha ne istiyorsun?" diye sorulabilir. Hani gençlikte aşık olur insan, "onu bir kez öpebilmek için neler vermezdim" der, o öpücüğü hayal eder; devlet sizi binlerce kişinin gözü önünde o kişiyi öpmeye zorlasa yaşanacak olan o hayale ne kadar benzerse, benim hayalimi de o kadar gerçekleştirdi devlet.
Adettendir, bizim memlekette hayalleri sakat bırakılmadan izin verilmez kimsenin yaşamasına. Ben de kendi payımdan bir parça daha aldım bu muameleden. Benden çaldığını her kime dağıttıysa bu devlet, hakkımı helal etmiyorum.
O mythosun peşine düşenler olmadı değil. Toplamda 29 kişi mezun olabildik liseden. Bilge ve İnanç ODTÜ Fizik'e gittiler, "fizik öğretmeni mi olacaksın" sorusuna kaç kez maruz kaldıklarını düşünmek bile istemem. Tıbba yönelenlerden ben farmakolog oldum, Emre ise fizyolog. Toplamda dört kişi bir şekilde temel bilim yoluna girmiş oldu böylece.
Geçen yıllar içinde bilimin ve akademinin gündelik hayatının neye benzediğini öğrenmeye başladık. Bugün yapıldığı haliyle bilim, birilerinin bulunmasının işine yarayacağını düşündüğü ve bu nedenle para vermek isteyeceği bir bilgiyi ortaya çıkaracağını iddia eden bir proje yazmak, parayı almak ve bilgiyi bulup makale olarak yayınlamak şeklinde özetlenebilecek, handiyse bir tür müteahhitlik işine dönüşmüş bir şey. Aynı anda pek çok bilim dalıyla uğraşan centilmen bilim adamı, rönesans adamı masallarıyla bilimle tanışıp bu gündelik işleyişin içinde bir teknisyen olarak yerini aldığın güne ulaşınca Emre'nin tabiriyle "mythos'tan logos'a" yolculuğunu tamamlamış oluyor insan. Ben de yaptım bu yolculuğu.
İşin romantizminin hala içimi doldurduğu günlerde hayalini en çok kurduğum şeylerden biriydi anlatacağım ilk ders. Böylesi bir hayalim olduğunu kimseye söylemedim sanırım, anlatsan gülerler adama. Şimdi buradan okuyacak arkadaşlarım içinde dalga geçecekler de mutlaka olacaktır. Komik ve budalaca olabilir ama vardı böyle bir hayalim.
Bugün ilk defa ders anlattım bir tıp fakültesi amfisinde. Bir zamanlar hayalini kurduğum şey bana zorla yaptırıldı. Devletimiz bir gençlik hayalimin ırzına geçti hunharca.
O dersi özgür bir adam olarak anlatsam, bugün bilime dair tüm romantizmimi kaybetmiş olsam da, mazisine ve hafızasına sahip çıkmanın insanın kendisine sahip çıkması olduğunu bilen bir adam olarak, gençlikte kurduğum hayallerin hatrına çok iyi bir ders anlatmaya çalışırdım ve mutlu girerdim o amfiye ve mutlu çıkardım. Oysa tüm hissettiğim, sırtıma yüklenmiş bir angaryadan kurtulmuş olmanın rahatlamasıydı, bir de zorla çalıştırılmanın öfkesi, o kadar.
Meselenin özünü anlamaya yaklaşamayan bir bakış açısıyla "devlet hayalinin gerçekleşmesini sağlamış, daha ne istiyorsun?" diye sorulabilir. Hani gençlikte aşık olur insan, "onu bir kez öpebilmek için neler vermezdim" der, o öpücüğü hayal eder; devlet sizi binlerce kişinin gözü önünde o kişiyi öpmeye zorlasa yaşanacak olan o hayale ne kadar benzerse, benim hayalimi de o kadar gerçekleştirdi devlet.
Adettendir, bizim memlekette hayalleri sakat bırakılmadan izin verilmez kimsenin yaşamasına. Ben de kendi payımdan bir parça daha aldım bu muameleden. Benden çaldığını her kime dağıttıysa bu devlet, hakkımı helal etmiyorum.
23 Aralık 2011 Cuma
Kölelik Günlükleri - Gün 017-019
Sonunda bir şeyler yaptım. Pazartesi iki saat ders anlatacağım, onun için sunum hazırladım.
Genelde bir şey anlatacağım zaman, sunumu hazırlarken özen gösteririm.
Bu kez öyle bir istek yoktu içimde, pek bir gayret göstermedim buna bağlı olarak. Biraz amiyane kaçacak ama "gönülsüz sikişten burunsuz çocuk doğar" derler, bu iş biraz o hesap. Sen bir adamın elinden diplomasını, mesleğini, tüm hayatını alıp onu bir yerde köle olarak çalıştırıyorsan, ondan alacağın verimin adamımızın ortalamasına bile ulaşması mümkün olmaz, zirvede bir performans ise hayaldir. Dahası bütün bunların yarattığı depresif zihinsel hal, ders hazırlamak-anlatmak gibi zihni fonksiyon isteyen işleri baltalar zaten. Bırakın iyiyi, yalnızca düzgün bir iş yapmak için bile en ufak bir istek yok içimdde buradayken. Köle dediğin böyle olur, arkanı dönersen kaytarır. Kusura bakmayın efendiler.
Aslında bu konuya kafa yorup yazmak da boş iş. Öğrencilerine düzgün ders anlatacak personel arayan bir kurumun bu kişiyi bulma yöntemi kura olmazdı herhalde. Açarsın bir kadro, başvuranları değerlendirir, en iyisini seçersin. Devletin köle pazarından kura ile gönderilen adamın performansını değerlendirme konusunda tek prensip geçerli olabilir: Bedava atın ağzına bakılmaz.
Mecburi hizmetin bundan önce uygulandığı ülkelerde de verimli olmadığı, sorunları çözmeyip kronikleştirerek derinleştirdiği bilinen bir gerçektir ama bizim memleketin gerçeklere göre yönetilmediği uzun zamandır bilinen bir şey zaten. Mecburi hizmet verimsizliği bizde neye benziyor görmek isteyen olursa, bu yazı bir parça işe yarar belki.
Genelde bir şey anlatacağım zaman, sunumu hazırlarken özen gösteririm.
Bu kez öyle bir istek yoktu içimde, pek bir gayret göstermedim buna bağlı olarak. Biraz amiyane kaçacak ama "gönülsüz sikişten burunsuz çocuk doğar" derler, bu iş biraz o hesap. Sen bir adamın elinden diplomasını, mesleğini, tüm hayatını alıp onu bir yerde köle olarak çalıştırıyorsan, ondan alacağın verimin adamımızın ortalamasına bile ulaşması mümkün olmaz, zirvede bir performans ise hayaldir. Dahası bütün bunların yarattığı depresif zihinsel hal, ders hazırlamak-anlatmak gibi zihni fonksiyon isteyen işleri baltalar zaten. Bırakın iyiyi, yalnızca düzgün bir iş yapmak için bile en ufak bir istek yok içimdde buradayken. Köle dediğin böyle olur, arkanı dönersen kaytarır. Kusura bakmayın efendiler.
Aslında bu konuya kafa yorup yazmak da boş iş. Öğrencilerine düzgün ders anlatacak personel arayan bir kurumun bu kişiyi bulma yöntemi kura olmazdı herhalde. Açarsın bir kadro, başvuranları değerlendirir, en iyisini seçersin. Devletin köle pazarından kura ile gönderilen adamın performansını değerlendirme konusunda tek prensip geçerli olabilir: Bedava atın ağzına bakılmaz.
Mecburi hizmetin bundan önce uygulandığı ülkelerde de verimli olmadığı, sorunları çözmeyip kronikleştirerek derinleştirdiği bilinen bir gerçektir ama bizim memleketin gerçeklere göre yönetilmediği uzun zamandır bilinen bir şey zaten. Mecburi hizmet verimsizliği bizde neye benziyor görmek isteyen olursa, bu yazı bir parça işe yarar belki.
20 Aralık 2011 Salı
Kölelik Günlükleri - Gün 004-016
Hiçbir şey yapmadım.
Gerçekten yapmadım çünkü yapacak bir iş yok.
Önümüzdeki bir ay için tek işim toplamda 3 saat ders anlatmak, onlar da önümüzdeki hafta.
Bu hafta tüm işim o dersler için sunum hazırlamak.
Ayın on beşinde ilk maaşım yattı. Doktorların çok para kazandığı yalanını her gün duyup okumaktan gerçek zannetmeye başlayanlar için şaşırtıcı olabilir ama geçen aydan devreden 10 günle birlikte 40 günlük maaşım 2041 TL, yani üniversitede çalışan bir uzman doktorun aylık maaşı yaklaşık 1600 TL. Yeni başladığım için döner sermaye yok, önümüzdeki ay o da eklenince toplamı 2500 TL'ye belki yaklaşır.
Günlerim geride bıraktıklarımı düşünmek, burada oluşumda ufacık da olsa bir rolü olan tanıdık-tanımadık herkese (ki bunların toplamı yaklaşık olarak ülke nüfusunun yarısı ediyor) öfkelenmek ve onlardan nefret etmek, bu kadarcık parayla işleri nasıl döndürürüm diye hesap yapmakla geçiyor.
Gurur duy Türkiye, bu senin eserin.
18 yaşında iken akademisyen olmak isteyen idealist genç bir adamdan, 32 yaşında üniversitede zorla çalıştırdığın ve bu ülke için hiçbir şey yapmak istemeyen bir adam yarattın.
Gerçekten yapmadım çünkü yapacak bir iş yok.
Önümüzdeki bir ay için tek işim toplamda 3 saat ders anlatmak, onlar da önümüzdeki hafta.
Bu hafta tüm işim o dersler için sunum hazırlamak.
Ayın on beşinde ilk maaşım yattı. Doktorların çok para kazandığı yalanını her gün duyup okumaktan gerçek zannetmeye başlayanlar için şaşırtıcı olabilir ama geçen aydan devreden 10 günle birlikte 40 günlük maaşım 2041 TL, yani üniversitede çalışan bir uzman doktorun aylık maaşı yaklaşık 1600 TL. Yeni başladığım için döner sermaye yok, önümüzdeki ay o da eklenince toplamı 2500 TL'ye belki yaklaşır.
Günlerim geride bıraktıklarımı düşünmek, burada oluşumda ufacık da olsa bir rolü olan tanıdık-tanımadık herkese (ki bunların toplamı yaklaşık olarak ülke nüfusunun yarısı ediyor) öfkelenmek ve onlardan nefret etmek, bu kadarcık parayla işleri nasıl döndürürüm diye hesap yapmakla geçiyor.
Gurur duy Türkiye, bu senin eserin.
18 yaşında iken akademisyen olmak isteyen idealist genç bir adamdan, 32 yaşında üniversitede zorla çalıştırdığın ve bu ülke için hiçbir şey yapmak istemeyen bir adam yarattın.
15 Aralık 2011 Perşembe
Kölelik Günlükleri - 07.12.2011 - Gün 003
Hiçbir şey yapmadığım ilk iş günüdür bu.
Sabah bütün eşyamı toplayıp polisevinden ayrıldım ve fakülteye geldim. Bilgisayarı açtım ve öğle tatiline kadar internette bir şeylere bakındım çünkü bana verilmiş, uğraşacağım hiçbir iş yoktu.
Öğle tatilinde ilk kez yemekhaneye gittim. Sıraya girdim. Fakülte Sekreteri gelip diğer sıraya girmem gerektiğini söyledi, hocaların sırası ayrıymış. Hcaların oturduğu kısma davet etti ama benim için orada oturmanın uygun olmadığını belirterek normal masalardan birine oturdum.
Hacettepe Tıp'ın en nefret ettiğim özelliklerinden biri kaskatı kast sistemiydi. Bunun en doğrudan gözlenebileceği durum ise grupların öğle yemeklerini nerelerde yedikleri ve bu sırada nasıl birbirlerine temas etmedikleriydi. Faküktenin ilk üç sınıfındaki öğrenciler genelde yurt sokağındaki mekanlara giderlerdi (eskiden geyik cafe vardı ama sonradan kapatılıp yeri bir kahve zincirine kiralandı). Hastane içinde zaman geçiren Dönem 4 ve 5 öğrencileri sncak veya sub-snack'e takılırdı. Yemekhane intörnler ve asistanlar içindi. Öğretim görevlilerinin ise ayrı yemekhanesi vardı. Kimi zaman bazı hocalarımız bizi oraya götürdüklerinde, diğer hocalardan yadırgayan gözlerle bakanlar olurdu.
Burada böylesi bir fiziki ayrım yok ama mekan kendi içinde bölünmüş. Aynı büyük salonun içinde hocalar için ayrılmış masalar var, kimi sıraya bile girmeksizin doğrudan bu masadaki yerine geçiyor ve yemeği ayağına götürülüyor. Öğrenciler bildiğimiz dört gözlü metal tabldot kaplarında yemeklerini alırken hocalara tabak ve tepside yemek sunuluyor.
Ben hocalarla oturmadım, sıraya girip yemeğimi aldıktan sonra öğrencilere ayrılan kısımda bir masada tek başıma yedim yemeğimi; her gün de aynı şeyi tekrarlıyorum. Bu, tevazu veya öğrencilerle kaynaşma isteğinden kaynaklanan bir şey değil. Bir masada oturmak ve lokma paylaşmak insanoğlunun en kadim geleneklerinden biridir; dostlar ve denkler arasında bir barış ve arkadaşlık göstergesidir. Ben buradakilerle dost olmadığım gibi, onlara denk olduğuma da inanmıyorum. Buraya zorunlu hizmetle gönderilmiş bir adam olarak köle olarak adlandırılmamı ağır bulacakların bile kullanabileceği en hafif tabir hizmetçidir ve hiçbir kültürde köleler ve hizmetçiler efendileriyle aynı masaya oturmazlar. Bu nedenle bana uygun olan yerin hocalar masası olmadığını düşünüyorum.
Bunları düşünerek geçen öğle yemeğinden sonra odama döndüm. Mesai bitene kadar hiçbir şey yapmamaya devam ettim. Yine kimseyle tek satır konuşmadım. Sonra toparlanıp çıktım ve akşam kalacağım Bayındırlık Misafirhanesi'ne doğru yola koyuldum. Bilmediğiniz bir şehirde, hava karardıktan sonra, bilmediğiniz bir adresi bulmak kolay olmayabiliyor. Biraz kayboldup arandıktan sonra buldum ve odama yerleştim. Afyon'a ayak basışımdan beri ilk kez yıkandım, traş oldum. Böylece bitti köleliğin üçüncü günü.
Sabah bütün eşyamı toplayıp polisevinden ayrıldım ve fakülteye geldim. Bilgisayarı açtım ve öğle tatiline kadar internette bir şeylere bakındım çünkü bana verilmiş, uğraşacağım hiçbir iş yoktu.
Öğle tatilinde ilk kez yemekhaneye gittim. Sıraya girdim. Fakülte Sekreteri gelip diğer sıraya girmem gerektiğini söyledi, hocaların sırası ayrıymış. Hcaların oturduğu kısma davet etti ama benim için orada oturmanın uygun olmadığını belirterek normal masalardan birine oturdum.
Hacettepe Tıp'ın en nefret ettiğim özelliklerinden biri kaskatı kast sistemiydi. Bunun en doğrudan gözlenebileceği durum ise grupların öğle yemeklerini nerelerde yedikleri ve bu sırada nasıl birbirlerine temas etmedikleriydi. Faküktenin ilk üç sınıfındaki öğrenciler genelde yurt sokağındaki mekanlara giderlerdi (eskiden geyik cafe vardı ama sonradan kapatılıp yeri bir kahve zincirine kiralandı). Hastane içinde zaman geçiren Dönem 4 ve 5 öğrencileri sncak veya sub-snack'e takılırdı. Yemekhane intörnler ve asistanlar içindi. Öğretim görevlilerinin ise ayrı yemekhanesi vardı. Kimi zaman bazı hocalarımız bizi oraya götürdüklerinde, diğer hocalardan yadırgayan gözlerle bakanlar olurdu.
Burada böylesi bir fiziki ayrım yok ama mekan kendi içinde bölünmüş. Aynı büyük salonun içinde hocalar için ayrılmış masalar var, kimi sıraya bile girmeksizin doğrudan bu masadaki yerine geçiyor ve yemeği ayağına götürülüyor. Öğrenciler bildiğimiz dört gözlü metal tabldot kaplarında yemeklerini alırken hocalara tabak ve tepside yemek sunuluyor.
Ben hocalarla oturmadım, sıraya girip yemeğimi aldıktan sonra öğrencilere ayrılan kısımda bir masada tek başıma yedim yemeğimi; her gün de aynı şeyi tekrarlıyorum. Bu, tevazu veya öğrencilerle kaynaşma isteğinden kaynaklanan bir şey değil. Bir masada oturmak ve lokma paylaşmak insanoğlunun en kadim geleneklerinden biridir; dostlar ve denkler arasında bir barış ve arkadaşlık göstergesidir. Ben buradakilerle dost olmadığım gibi, onlara denk olduğuma da inanmıyorum. Buraya zorunlu hizmetle gönderilmiş bir adam olarak köle olarak adlandırılmamı ağır bulacakların bile kullanabileceği en hafif tabir hizmetçidir ve hiçbir kültürde köleler ve hizmetçiler efendileriyle aynı masaya oturmazlar. Bu nedenle bana uygun olan yerin hocalar masası olmadığını düşünüyorum.
Bunları düşünerek geçen öğle yemeğinden sonra odama döndüm. Mesai bitene kadar hiçbir şey yapmamaya devam ettim. Yine kimseyle tek satır konuşmadım. Sonra toparlanıp çıktım ve akşam kalacağım Bayındırlık Misafirhanesi'ne doğru yola koyuldum. Bilmediğiniz bir şehirde, hava karardıktan sonra, bilmediğiniz bir adresi bulmak kolay olmayabiliyor. Biraz kayboldup arandıktan sonra buldum ve odama yerleştim. Afyon'a ayak basışımdan beri ilk kez yıkandım, traş oldum. Böylece bitti köleliğin üçüncü günü.
14 Aralık 2011 Çarşamba
Kölelik Günlükleri - 06.12.2011 - Gün 002
Köleliğin ikinci günü bilmediğim bir şehirde aranıp durmakla başladı. Bana tahsis edilmiş olan hücrenin güvenlik görevlilerinde durandan başka bir anahtarı olmadığından, bu anahtarı bir tutanak ile teslim almıştım ve bir anahtarcı bularak bir kopyasını yaptırmam gerekiyordu. Aynı zamanda, personelin maaşlarının yattığı banka şubesini bulmam ve orada bir hesap açtırıp, hesap numarasını bildirmem gerekiyordu. Şehir merkezinde hiç de gönüllü olmadığım uzunca bir tura dönüşen aramalar sonucu bu iki işi de hallettim, karnımı doyurdum ve kampüse döndüm.
Yaptırdığım anahtarlar kapıyı açmadı. Görevli arkadaşlar gelip bir de kendileri denedikten sonra kilidin göbeğinde arıza olduğuna karar verdikten sonra göbeği değiştirip anahtarları bana teslim ettiler. Bir kopyayı güvenlik görevlilerine teslim ederek, tutanağa da anahtarı teslim ettiğimi not ettirdim.
Böylece ikinci kölelik günümdeki mesaimin sonuna gelmiş oldum ama polisevine gitmek de içimde gelmiyordu. En azından saat yediye kadar buralarda oyalanarım düşüncesindeydim. Mutat sigara turlarımdan birinden dönerken ana giriş kapısından girince tam karşıda kütüphanenin yerleştiği fark ettim ve ufak bir keşif turuna başladım.
Kütüphane yaklaşık 5x10 metre büyüklüğünde bir alan. %80'i masalara ayrılmış durumda zira kaynaklara ayrılan alanın fazla olmasına gerek yok, pek kaynak yok. Kapıdan girip hemen sola dönünce ilk rafta şu güzellikle (!) karşılaştım:
Nedir bu diyecekler için açıklayayım. Bu kimyasal maddeler satan bir firmanın katalogu. Laboratuvar işi yapanların aşina olduğu bir şeydir kendisi zira size lazım olan malzemenin kod numarasını arayıp, fiyatını da öğrenip sipariş veririken sıkça kullanılır. Tabi burada önemli olan katalogun olabildiğince güncel olmasıdır zira portföydeki ürünler de, fiyatları da her yıl değişir. Son yıllarda bu bilgilerin en güncel haline ulaşmanın daha kolay bir yolu olan internet yaygınlaşınca bu katalogların biraz gözden düştüğünü söylemekte de fayda var elbette. Asıl önemli olan bunun bir kütüphanede yer verilecek "kaynak eser" statüsüne nasıl yükselmiş olduğuna anlam verememem. Üstelik katalog yeni de değil, kütüphaneye girişi (sırtındaki etiketten de görülebileceği üzere) 2003; bari güncelini edinseydiniz yahu.
Raflar arasında gezinip farmakoloji kitaplarını bulmaya çalıştım ama nafile, ortada yoktular. Az ilerideki katalog tarama bilgisayarına gidip, arama anahtar sözcüğü olarak "farmakoloji" yazınca bu durum daha anlaşılır hale geldi. Yalnızca 14 eser geldi, bunların yaklaşık yarısı online erişilebilir kaynaklar olup, basılı halleri raflarda yer almıyordu. Yine de konu kodunu buradan öğrenmiş oldum ve o rafı aramaya başladım. Akşamın asıl sürprizi beni orada bekliyordu:
Evet, yanlış görmediniz, kitabımızın adı "Tabiat: Derdin Devası". Kitabın içinde bilimsel tek bir referans yok, yalnızca kocakarı reçeteleri var içeride, bir de bu reçetelerin hangi hastalıklarda (!) kullanılacağı yazıyor. "Madem geleceğin doktorlarına verdiğiniz ilaç eğitimi otlara dayalı geleneksel tıp (yani ot) reçeteleri seviyesindeydi, bir farmakolog olan beni buraya needen getirdiniz?" diye düşünmeden edemedim. Ayıptır söylemesi, ben bu ot işlerinden hiç anlamam, yalnızca ilaçları bilirim.
Diğer farma kitaplarının tamamı Türkçe eserler olup orijinal bir kaynak yok. Türkçe kaynaklar arasında da bizim alanın klasikleşmiş kaynak kitaplarından hiçbiri yok. Yani kısacası, kütüphanede bir öğrencinin açıp, iki satır okuyup da farmakoloji öğreneceği tek bir kitap yok.
Sonra sıra geldi süreli yayınlar kısmına. Burada da saygın uluslararası dergilerden herhangi birine rastlamak mümkün değil. Dosya doldurup bir an önce doçent olma derdindeki akademisyenlerimizin göz bebeği kampüs yayınları son yıllarda patlama yaptı. Süreli yayınlar raflarının büyükçe bir kısmını bu yayınlar dolduruyor ama onların bile çoğunun en son sayıları değil, eski nüshaları mevcut. Bir bilimsel kaynak sıkıntısı olduğu aşikar.
Araştırma yapılacak laboratuvarı bile olamayan ama kütüphanesinde tarihi geçmiş, kimyasal madde katalogu kaynak kitap niyetine bulundurulan ve farmakoloji kaynak kitabı diye ot reçetesi kitabını kütüphanesine koyacak kadar bilimsel olan bu müthiş bilim yuvasında (!) ikinci gün de böyle bitti. Sonra, polisevi ve uyku.
Yaptırdığım anahtarlar kapıyı açmadı. Görevli arkadaşlar gelip bir de kendileri denedikten sonra kilidin göbeğinde arıza olduğuna karar verdikten sonra göbeği değiştirip anahtarları bana teslim ettiler. Bir kopyayı güvenlik görevlilerine teslim ederek, tutanağa da anahtarı teslim ettiğimi not ettirdim.
Böylece ikinci kölelik günümdeki mesaimin sonuna gelmiş oldum ama polisevine gitmek de içimde gelmiyordu. En azından saat yediye kadar buralarda oyalanarım düşüncesindeydim. Mutat sigara turlarımdan birinden dönerken ana giriş kapısından girince tam karşıda kütüphanenin yerleştiği fark ettim ve ufak bir keşif turuna başladım.
Kütüphane yaklaşık 5x10 metre büyüklüğünde bir alan. %80'i masalara ayrılmış durumda zira kaynaklara ayrılan alanın fazla olmasına gerek yok, pek kaynak yok. Kapıdan girip hemen sola dönünce ilk rafta şu güzellikle (!) karşılaştım:
Nedir bu diyecekler için açıklayayım. Bu kimyasal maddeler satan bir firmanın katalogu. Laboratuvar işi yapanların aşina olduğu bir şeydir kendisi zira size lazım olan malzemenin kod numarasını arayıp, fiyatını da öğrenip sipariş veririken sıkça kullanılır. Tabi burada önemli olan katalogun olabildiğince güncel olmasıdır zira portföydeki ürünler de, fiyatları da her yıl değişir. Son yıllarda bu bilgilerin en güncel haline ulaşmanın daha kolay bir yolu olan internet yaygınlaşınca bu katalogların biraz gözden düştüğünü söylemekte de fayda var elbette. Asıl önemli olan bunun bir kütüphanede yer verilecek "kaynak eser" statüsüne nasıl yükselmiş olduğuna anlam verememem. Üstelik katalog yeni de değil, kütüphaneye girişi (sırtındaki etiketten de görülebileceği üzere) 2003; bari güncelini edinseydiniz yahu.
Raflar arasında gezinip farmakoloji kitaplarını bulmaya çalıştım ama nafile, ortada yoktular. Az ilerideki katalog tarama bilgisayarına gidip, arama anahtar sözcüğü olarak "farmakoloji" yazınca bu durum daha anlaşılır hale geldi. Yalnızca 14 eser geldi, bunların yaklaşık yarısı online erişilebilir kaynaklar olup, basılı halleri raflarda yer almıyordu. Yine de konu kodunu buradan öğrenmiş oldum ve o rafı aramaya başladım. Akşamın asıl sürprizi beni orada bekliyordu:
Evet, yanlış görmediniz, kitabımızın adı "Tabiat: Derdin Devası". Kitabın içinde bilimsel tek bir referans yok, yalnızca kocakarı reçeteleri var içeride, bir de bu reçetelerin hangi hastalıklarda (!) kullanılacağı yazıyor. "Madem geleceğin doktorlarına verdiğiniz ilaç eğitimi otlara dayalı geleneksel tıp (yani ot) reçeteleri seviyesindeydi, bir farmakolog olan beni buraya needen getirdiniz?" diye düşünmeden edemedim. Ayıptır söylemesi, ben bu ot işlerinden hiç anlamam, yalnızca ilaçları bilirim.
Diğer farma kitaplarının tamamı Türkçe eserler olup orijinal bir kaynak yok. Türkçe kaynaklar arasında da bizim alanın klasikleşmiş kaynak kitaplarından hiçbiri yok. Yani kısacası, kütüphanede bir öğrencinin açıp, iki satır okuyup da farmakoloji öğreneceği tek bir kitap yok.
Sonra sıra geldi süreli yayınlar kısmına. Burada da saygın uluslararası dergilerden herhangi birine rastlamak mümkün değil. Dosya doldurup bir an önce doçent olma derdindeki akademisyenlerimizin göz bebeği kampüs yayınları son yıllarda patlama yaptı. Süreli yayınlar raflarının büyükçe bir kısmını bu yayınlar dolduruyor ama onların bile çoğunun en son sayıları değil, eski nüshaları mevcut. Bir bilimsel kaynak sıkıntısı olduğu aşikar.
Araştırma yapılacak laboratuvarı bile olamayan ama kütüphanesinde tarihi geçmiş, kimyasal madde katalogu kaynak kitap niyetine bulundurulan ve farmakoloji kaynak kitabı diye ot reçetesi kitabını kütüphanesine koyacak kadar bilimsel olan bu müthiş bilim yuvasında (!) ikinci gün de böyle bitti. Sonra, polisevi ve uyku.
9 Aralık 2011 Cuma
Kölelik Günlükleri - 05.12.2011 - Gün 001
Devletin diplomama el koyması ve ona iki sene kölelik etmezsem geri vermeyeceğini, mesleğimi icra edemeyeceğimi kanun hükmüne bağlaması nedeniyle yerine getirmem gereken "devlet hizmet yükümlüğü" görevime başlamak üzere, 05.12.2011 tarihinde, sabah 09:00'da Ankara'dan yola çıkarak 12:00'da Afyon'a ulaştım. İki dolmuş ile Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer kampüsüne ulaştım. 13:30'da öğle tatilinin sona ermesiyle resmi işlemlerimin yapılacağı servise gittim. Talep edilen belgeleri teslim ettim, doldurmam istenen formları doldurdum ve benim gözümde köle kayıt numaram olan kurum sicil numaramı aldım.
Yine iki dolmuş kullanarak, bu kez tıp fakültesinin bulunduğu Ali Çetinkaya Kampüsü'ne ulaştım. Öncelikle Farmakoloji Anabilim Dalı başkanının (not: Bundan sonra Hoca olarak bahsedilecektir) yanına gitmeyi uygun bulduysam da kendisini odasında bulamadım, dersteymiş. Onu bulamayınca kimseyi de bulamamış oldum zira anabilim dalı yalnızca kendisinden oluşmaktaydı.
Dekanlık katına giderek orada da formlar doldurdum (10 adet daha vesikalık fotograf gerektiğini öğrendim ve bunun en baştan söylenmemiş olmasına sinirlendim, aslında "bunu nasıl öngöremedim ki" diyerek kendi aptallığıma sinirledim) ve oradakilerin yardımıyla Hoca'ya ulaştım. Göreve başlama yazım yazıldı ve resmen göreve başlamış oldum. Aramızda geçen 15 dakikalık konuşmada laboratuvar, hayvan veya deney düzeneği bulunmadığını; herhangi bir araştırma yapılmadığını, benden beklenenin yalnızca ders anlatmam olduğunu öğrendim. Aynı zamanda Diş Fakültesi Dekanlığı görevini vekaleten yürüten, Döner Sermaye İdaresi'nde de sorumluluğu bulunan ve o güne kadar tüm dersleri anlatan anabilim dalı başkanının ders yükünü hafifletmek dışında bi işim olmadığını böylece anlamış oldum. (Tüm sene boyunca, taş çatlasa 50-60 saat ders anlatıp geri kalan kısmında boş oturacak olmamın nasıl bir insan sermayesi israfı olduğunun ve bu kadarcık iş için tüm yıl boyunca, toplamda en az 30000 TL kadar maaş alacak olmamın nasıl bir mali israf olduğunun takdiri saygıdeğer okuyucuya aittir.)
Sonrasında Hocanın odasının tam karşısında yer alan odam (bana sorarsanız hücrem) gösterildi ve anahtarları bana teslim edildi.
Bu esnada çoktan akşam olduğundan mesai bitti ve geceyi geçirmek üzere yalnızca 300-400 metre uzakta olan Polisevi'ne gittim. Oldukça ağır ve tuhaf bir kokusu olan bir koridordaki 3 kişilik odamı 2 genç polis kardeşimle paylaştım. Böylece bitti ilk gün.
İlk günden aklımda kalan en önemli şey Hoca'nın en fazla 15 dakika sürmüş olan konuşmamızda, 3 kez, "iki yıl boyunca burada çalışmaya mecbur olduğumu ve bunu yapmadan diplomamı alamayacağımı", yüzünde bir gülümsemeyle birlikte dile getirmesi oldu. Bir meslektaşının kendi emrinde, zorla çalıştırılıyor olması karşısındaki bu tavrının ne kadar hoş olduğunun takdiri de yine saygıdeğer okuyucuya aittir.
"Ömrümün iki yılına ne fiyat biçsem bana az gelir. Dilerim ölmeden önce bu devletten, bu milletten bunu tahsil etme fırsatını bulurum. Hayat uzun,çıkar bir fırsat" dediğimde Hoca'nın yanıtı "hayat bazen de çok" kısadır oldu.
Bu güzel şarkıyı bu nedenle kölelikte ilk günüme ve saygıdeğer Hocamıza ithaf etmek isterim:
We are eternal, all this pain is an illusion (Tool - Parabol/Parabola)
Not: Bu şarkıyı Ömer Hayyam'a ve Mevlana'ya dinletebilmeyi çok isterdim.
Yine iki dolmuş kullanarak, bu kez tıp fakültesinin bulunduğu Ali Çetinkaya Kampüsü'ne ulaştım. Öncelikle Farmakoloji Anabilim Dalı başkanının (not: Bundan sonra Hoca olarak bahsedilecektir) yanına gitmeyi uygun bulduysam da kendisini odasında bulamadım, dersteymiş. Onu bulamayınca kimseyi de bulamamış oldum zira anabilim dalı yalnızca kendisinden oluşmaktaydı.
Dekanlık katına giderek orada da formlar doldurdum (10 adet daha vesikalık fotograf gerektiğini öğrendim ve bunun en baştan söylenmemiş olmasına sinirlendim, aslında "bunu nasıl öngöremedim ki" diyerek kendi aptallığıma sinirledim) ve oradakilerin yardımıyla Hoca'ya ulaştım. Göreve başlama yazım yazıldı ve resmen göreve başlamış oldum. Aramızda geçen 15 dakikalık konuşmada laboratuvar, hayvan veya deney düzeneği bulunmadığını; herhangi bir araştırma yapılmadığını, benden beklenenin yalnızca ders anlatmam olduğunu öğrendim. Aynı zamanda Diş Fakültesi Dekanlığı görevini vekaleten yürüten, Döner Sermaye İdaresi'nde de sorumluluğu bulunan ve o güne kadar tüm dersleri anlatan anabilim dalı başkanının ders yükünü hafifletmek dışında bi işim olmadığını böylece anlamış oldum. (Tüm sene boyunca, taş çatlasa 50-60 saat ders anlatıp geri kalan kısmında boş oturacak olmamın nasıl bir insan sermayesi israfı olduğunun ve bu kadarcık iş için tüm yıl boyunca, toplamda en az 30000 TL kadar maaş alacak olmamın nasıl bir mali israf olduğunun takdiri saygıdeğer okuyucuya aittir.)
Sonrasında Hocanın odasının tam karşısında yer alan odam (bana sorarsanız hücrem) gösterildi ve anahtarları bana teslim edildi.
Bu esnada çoktan akşam olduğundan mesai bitti ve geceyi geçirmek üzere yalnızca 300-400 metre uzakta olan Polisevi'ne gittim. Oldukça ağır ve tuhaf bir kokusu olan bir koridordaki 3 kişilik odamı 2 genç polis kardeşimle paylaştım. Böylece bitti ilk gün.
İlk günden aklımda kalan en önemli şey Hoca'nın en fazla 15 dakika sürmüş olan konuşmamızda, 3 kez, "iki yıl boyunca burada çalışmaya mecbur olduğumu ve bunu yapmadan diplomamı alamayacağımı", yüzünde bir gülümsemeyle birlikte dile getirmesi oldu. Bir meslektaşının kendi emrinde, zorla çalıştırılıyor olması karşısındaki bu tavrının ne kadar hoş olduğunun takdiri de yine saygıdeğer okuyucuya aittir.
"Ömrümün iki yılına ne fiyat biçsem bana az gelir. Dilerim ölmeden önce bu devletten, bu milletten bunu tahsil etme fırsatını bulurum. Hayat uzun,çıkar bir fırsat" dediğimde Hoca'nın yanıtı "hayat bazen de çok" kısadır oldu.
Bu güzel şarkıyı bu nedenle kölelikte ilk günüme ve saygıdeğer Hocamıza ithaf etmek isterim:
We are eternal, all this pain is an illusion (Tool - Parabol/Parabola)
Not: Bu şarkıyı Ömer Hayyam'a ve Mevlana'ya dinletebilmeyi çok isterdim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)