YÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2011 Cumartesi

Farmakoloji ve futbol - II

Futbol üzerine bir şeyler okumak istediğimde Özgür'ün bana ilk tavsiyelerinden biri Orhan Uluca'nın çoğunlukla Bundesliga üzerine yazdığı blogu Borges olmuştu. Gerçekten severek takip ediyorum, çok şey de öğrendim bu blogdan. Bir zamanlar izlerken adeta sinirimi bozan Bastian Schweinsteiger'i sevdim burada hakkında okuyup öğrendiklerim sayesinde. O kadar ki, hafta içinde oynanan Şampiyonlar Ligi maçında köprücük kemiğini kırınca gerçekten üzüldüm.

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Futbolu seviyorsanız Borges'i mutlaka takip edin diyerek asıl meseleye geçeyim.

Önce bir kaç dakikanızı ayırıp Orhan Uluca'nın şu yazısını okuyun lütfen çünkü oradan devam edeceğiz:



Son kısmı tekrar okuyalım:

"Kısaca (Almanya) alt yapıyı değiştirip onun üst yapıyı belirlemesini sağladı. Peki biz ne yapıyoruz?

En tepeye tek "bir" adam koyarak her şeyi değiştirmesini bekliyoruz. Sadece bir adama çok fazla para vererek her şeyi değiştirebileceğimizi düşünüp, hem o adama hem de kendimize haksızlık yaparak kolaya kaçıyoruz.

Özet: Hiddink'i getirmek değil onun ve diğerlerinin de başarılı olabileceği yeni nesli oluşturmaktır tüm mesele. Bu teknik direktörün değil fedarasyonun görevidir!"


Sormak isterim: Akademik dünyamızın bundan bir farkı var mı?
Türkiye'de son on yılda yetişen tüm farmakologları bir araya getirip (gözünüzde büyümesin, en fazla 50-60 kişidir) bir enstitü kursak, bu enstitüye gerekli tüm altyapıyı sağlasak ve başına da Nobel ödülü sahibi bir bilimadamını getirsek ne olur?
Ben söyleyeyim: Hiçbir şey.
Hiçbir şey olmayışının sebebi de bellidir, altyapı eksikliği. Getirdiğimiz Nobelli bilimadamı karşısında temel bilimsel metodolojiye hakim; kendi uzmanlık alanındaki literatürü günü gününe takip eden, diğer alanlardaki önemli gelişmelerden de haberdar; en az bir teknik konusunda ileri seviyede uzmanlaşmış, başka birkaç tekniğe de hakim; çalışma disiplini olan, plan yapabilen ve yaptığı planı belirlenen takvimin dışına taşmadan uygulayabilen araştırmacılar bulmayı umacaktır. Ve bunları bulamayacaktır.
Beklentiler listesi uzatılabilirdi ama kasten kısa tuttum ve bir temel ilkeye göre seçtim: Altyapıda (eğitim süreci) sağlanacak ve olmazsa olmaz özellikler.

Var mı böyle bir altyapı? Bana kalırsa yok.
İşte bu yüzden bir parça yetenekli, biraz da eğitim almış futbolcularımız şans eseri yurtdışında iyi bir takıma giderse kariyerlerinde ilerdikleri gibi bu memleketin genç farmakologları da yurtdışında iyi laboratuvarlara gittiklerinde bu işin gerçekten nasıl yapılması gerektiğini görüp, adeta mesleklerini yeniden öğrenip, saygın dergilerde makaleler yayınlayabilecekler. Ve tıpkı futbolcularımız gibi buraya geri döndüklerinde yeniden eski hallerine geri dönecekler. Bir zamanlar yaptıkları araştırmalar burada yapılamaz olacak; bir zamanlar yayın yaptıkları Nature, Science, J Neuro gibi dergiler erişilemez hayaller haline gelecek.

Başka benzetmeler de yapılabilir ama gerek yok uzatmaya. İşin özü açık: Futboldaki altyapı problemini çözmezsek futbolumuzdan bir şey olmayacağı gibi doktoradan anladığımız şeyi daha net belirlemez ve bu dereceyi verdiklerimizden bekleneceklerin asgarisinin çıtasını şu an olduğu yerden oldukça yüksek bir yere çekmediğimiz sürece kimse bu ülkede tıp-biyolojik bilimler alanında bilimsel açıdan bir şey beklemesin. Diğer alanlar hakkında konuşmayayım ama birkaç yıldır içinde olduğum ve gözleme imkanı bulduğum bu alan için rahatlıkla söyleyebilirim ki yapılması gereken çok şey var ve şu anki halimizle bizden hiçbir şey olmaz.
Yeniden söylüyorum, Alev Alatlı haklı, bu işler birleşik kaplar prensibine göre işliyor. Futbolu bu halde olan bir toplumun üniversitesinin daha iyi halde olduğunu zannetmek saçma. Bir şeyler düzelecekse topyekün düzelecek veya bu ülkenin tüm insanları, hangi alanda çalışıyor oldukları fark etmeksizin, aynı vasatlık, kuralsızlık, yetersizlik ve ehliyetsizlik içinde iş yapmaya devam edecek.


Futbolda o yapıyı kuracak olan teknik direktör değil federasyon olduğu gibi, bilimsel alanda da yapıyı kurması gereken mevcut yapı ve işleyiş içinde  tek tek üniversiteler değil, YÖK (Aslında böyle bir yetkisi olmaması gerekirdi, aslında YÖK'ün hiç mevcut olmaması gerekirdi ya, neyse). YÖK'ün elinde tüm alanlarda doktoranın asgari içeriğini yeniden belirleyecek yetki de var, buna uymayan doktora programlarını kapatacak yetki de ama hazırlıksız açılmış onca üniversiteye seviyesine bakmadan öğretim görevlisi bulmaya uğraşan bir kurumdan (bugüne kadar tek bir saat ders anlatmamış olan beni, eğiticilik konusundaki bilgi-becerimi hiçbir teste tabi tutmadan, yalnızca bir kura ile seçerek bir üniversiteye öğretim görevlisi olarak atayan kurumdan) yetişecek öğretim görevlisi sayısını azaltması ihtimali olan böyle bir adımı atmasını beklemek elbette hayalcilik ama başka yolu var mı işleri düzeltmenin?  



Bu serinin ilk yazısı: Farmakoloji ve futbol


Not: Bu yazının yazarının, burada sahip olunması gerektiği belirtilen özelliklerin tümüne sahip olduğu gibi bir iddiası yoktur, hatta yalnızca yeterli olduğunu söylemekten bile korkar. Ben de bu sistemin içinde yetiştim ve ona ait tüm arazlar bende de mutlaka mevcuttur.


 

14 Haziran 2011 Salı

Nerede kalmıştık?

Maceramızın ilk kısmını tamamlarken ben Urfa'dan belge bekliyordum, şimdi de Urfa'dan haber bekliyorum. Arada ne mi oldu?

Urfa beklenen belgeyi YÖK'e yolladı, ben de koşa koşa YÖK'e gidip yazının bir kopyasını aldım; elimde yazının kopyasıyla bu kez Sağlık Bakanlığı'na gittim ve Personel Diaresi'ndeki muhteremlerin karşısına çıktım. Onlar da bombayı patlattılar:

Sizi kuraya alamayız, önce Urfa'ya atamanızın yapılması lazım, atamadan sonra istifa ederseniz tekrar kuraya girersiniz.

Açıklayayım:

1) Benim yaklaşık 19 ay önce çekmiş olduğum kura hala geçerli(ymiş).

2) Kendi memurlarının düzenlemiş olduğu hatalı yazışma nedeniyle ortaya çıkan aksama Bakanlık'ın umurunda değil. Normal şartlarda o yazışmalar sonucunda Harran'da atamayla ilgili işlemlerin başlatılmış olması, benim de o işlemler sonrasında belli süre içinde göreve başlamış olmam gerekiyordu. Harran'a 19 ay önce gitmiş olması gereken yazı Hacettepe'ye gittiğinden atama işlemi asla başlamadı, dolayısıyla o bitmeden göreve başlamam gereken süre hiçbir zaman başlamadı, bu nedenle ben Bakanlık'ın istediği "göreve başlamamıştır" yazısını alamamış oldum Onun yerine hakkımda hiçbir işlem yapılmadığına dair bir yazı geldi Bakanlık'a. Bu da yeniden kuraya girmemi sağlamıyor.

3)19 ay önce yapılması gereken işlemleri (sonunda) başlattım bunun üzerine, belgelerimi Harran'a yolladım. Harran beni doğrudan atayamayacak. Kuranın çekildiği dönemde tahsis edilmiş olan farmakolog kadrosunda şu anda çalışan biri var zaten, yeniden kadro istenmesi gerekecek. YÖK o kadroyu onaylayınca o kadroya benim atanma işlemim başlayacak, hani bitmeden göreve başlamam gereken bir süre vardı, işte ancak o zaman işelemeye başlamış olacak.

4) Bu arada 39. Dönem kadroları açıklandı bile. Farmakolojide 2 kadro var, ikisi de Ankara (talihimi seveyim). O kuranın sonucunda Ankara'ya atanan arkadaşlar görevlerine başladığında büyük olasılıkla ben hala Urfa'dan "göreve başlayabilirsin" haberi bekliyor olacağım.

Durum budur. Evde oturup çeviri yaparak kirayı, faturaları ödemeye çalışmaya devam şimdilik. Ne mi hissediyorum? Devletimi her geçen gün daha çok seviyorum (!).

Sonsöz: Bir yerlerde çeviri işine rastlarsanız haber verin, malum, ekmek parası.


Mini güncelleme (16 Haziran 2011)
Belgeler Harran'a ulaşmış, kadro isteme yazısını YÖK'e yollamışlar. Söyledikleri şu: En erken temmuz ortası gibi başlayabileceğim, ondan önce yetişmesi zormuş yazışmaların.


Not: Maceramızın son kısmı burada

14 Nisan 2011 Perşembe

Safahat veya Sehven

Geride kalan bir yılın en moda sözcüklerinden biri oldu "sehven". Özellikle hukuki metinlerde sıkça karşılaştığımız ifade, yanlışlıkla anlamına geliyor. Her gün haberleri işgal eden bir soruşturmada sehven yapılan işler yetmezmiş gibi son bombayı ÖSYM başkanımız patlattı. Şifre şüphesiyle ilgili açıklamalara da yer verdiği öğrencilere gönderdiği mektupta, gerçekten de böyle bir şifrenin var olduğunu ancak bunun sehven ortaya çıkmış bir durum olduğunu, bundan herhangi bir grubun fayda sağlamadığını ifade eden Başkan yüreklerimize su serpti (!). Başında oturduğu kurumun en ufak yanlışlığa dahi tahammül gösterilmeyecek bir iş yapmakta olduğunu kendisine açıklamanın bir yolunu bulmalıyız millet olarak, belki o zaman istifa eder.

Sehven yaşanılan bu memlekette benim kendi "sehven" maceramı anlatmak bu yazının amacı. İnsanı güldürmeyen Levent Kırca skeçleri tarzındaki bürokratik maceramın kıymetli karilerimi eğlendirmese bile sıkmaması dileğiyle...

01.09.2009 tarihinde sınava girerek "Tıbbi Farmakoloji Uzmanı" oldum. Kanun gereği Hacettepe Üniversitesi bu durumu derhal Sağlık Bakanlığı'na bildirdi. Bakanlık da beni 12.11.2009 tarihinde yapılan 29. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü (DHY) kurasına katılacak uzman doktorlar arasında ilan etti (ilk kurada kimse size "şu anda kuraya girmek istiyor musun" diye sormaz, otomatik olarak kuraya dahil eder sizi Bakanlık). Kurada, Harran Üniversitesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı çıktı bana.

Kuradan birkaç gün sonra yayınlanan ve tebligat olarak kabul edilen listede adım yoktu. Bakanlık'a gittiğimde yayınlanan listenin yalnızca Bakanlık'a bağlı kurumlara atananları kapsadığını, üniversite kurası çektiğimden  atamamı YÖK'ten takip etmem gerektiğini, o kısımdan Bakanlık'ın sorumlu olmadığını öğrendim. YÖK'ü aradığımda Harran Üniversitesi'nin işleriyle ilgilenen arkadaşla görüşmem gerektiği söylenerek kendisine yönlendirildim. Sonraki bir ay içinde, bir yandan askerlik işlemlerimi takip ederken sık sık YÖK'ü aradım ama Harran Üniversitesi'yle ilgilenen görevli bana yazımla ilgili bir gelişme olmadığını söyledi. Ben de göreve başlayamadığımdan 01.02.2010 itibariyle askerlik hizmetimi yapmaya başladım, artık 1 yıl boyunca mecburiyi düşünmek zorunda değildim. Normal koşullarda verilen süre içinde göreve başlmayanlar müstafi sayıldığı ve 1 yıl süreyle kuraya alınmadığından aynı kuralın benim için de işletileceği ve askerden döndükten sonra tekrar kuraya girmek zorunda olacağımı düşünüyordum.

Sonra askerlik bitti. 01.02.2011'de askerliği bitmiş bir doktor olarak kura için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve Bakanlık'a gittim. Bakanlık'taki memurlar bana ellerinde benimle ilgili hiçbir bilgi olmadığını, göreve başlamamla/başlamamamla ilgili onlara bir bilgi gelmediğini, bu durumda kuraya başvuramayacağımı, YÖK'e gidip durumu açıklığa kavuşturmam gerektiğini söylediler. 

Hikayemizin benim için ilk dumur anı burası. Kendine personel sağlamak için mecburi belasını başımıza açan, mezun olur olmaz diplomaya el koyup bizi kuraya sokan Bakanlık bu işteki tek sorumludur diye bilirdim, yanılmışım. Kura ve atama iki ayrı iş olarak ele alınıyormuş. Sağlık Bakanlığı kurayı düzenledikten sonra kendisine bağlı kurumlara atanacaklarla ilgili işleri takibe  devam ederken (göreve başlayıp başlamadığını kontrol edip, başlamayanları tespit ediyorlar, onları müstafi sayıp kuraya girememe sürelerini başlatıyorlar), üniversitelere gideceklerle ilgili hiçbir sorumluluğu yokmuş, o iş YÖK'e aitmiş. Soracak bir sorunuz varsa, Bakanlık "ben bilmem, YÖK'üm bilir" dermiş.

(Not: Hikayenin burasında ben Bakanlık'ça el koyulmuş olan diplomamın dürülüp rulo haline getirildikten sonra nasıl kullanılabileceğine dair fikirler geliştirmeye başlamıştım bile)

Ben de kalktım YÖK'e gittim çaresiz. Harran Üniversitesi'yle yazışmaları yapan memuru buldum, yazışmanın yapılmış olması gereken tarih aralığı ilgili bilgi verdim, koca bir klasör indi dolaptan, belgeleri taramaya başladık (geçen sene o dönemde bu işlere bakan kişi değişmiş, yeni memur yazışmama dair bir şey hatırlamıyordu doğal olarak). Farmakolojiye benden önce atanan kişiyle ilgili bir yazı, benim atanmamdan sonra atanmış olması gereken bir sonraki kuradan bir kişiye ait bir yazı ama benim adıma yazılmış bir yazı yok. Benimle aynı kurada Harran Histoloji'ye atanan bir kişiye ait bir yazı var ama benimki yok. İşte o yazının ekinde hikayemizin "sehven" faslı başladı. Memur arkadaş "doktor bey bu yazının ekinde atananlar listesi var ama siz orada Hacettepe'ye atanmış görünüyorsunuz" dedi, baktım, haklı, 18.11.2009 tarihli yazının ekindeki listede adımın yanında büyük harflerle, kocaman Hacettepe Üniversitesi yazıyor. Kuramı Harran'a çeken Bakanlık, bunu atamamı yapacak olan YÖK'e Hacettepe olarak bildirmişti. Benim Harran'a bakan memurdan bilgi almaya çalıştığım onca zaman boyunca yalnızca bir kaç oda ileride bir memur benim yazımı Hacettepe'ye yollamakla meşguldü. 

Hemen Hacettepe işlerine bakan kişiye gittim, dosya indi, arandı ve yazı bulundu. 11.12.2009'da YÖK Hacettepe'ye "adı geçenin atamasının yapılarak görevine başlayış tarihinin Sağlık Bakanlığı'na bildirilmesi hususunda..." diye biten bir yazı yollamıştı hakkımda. Şaka burada da devam ediyordu. Bu yazının eki olarak kura listesine ait bilgisayar çıktısı da yollanmıştı, oradaysa adımın yanında gayet açık şekilde Harran Üniversitesi yazıyordu. Bu yazıyı alan ve ekiyle uyumsuzluğunu gören Hacettepe Üniversitesi "sehven bize yazılmış" hükmüne vararak hiçbir işlem yapmamaya karar vermiş. Bana, YÖK'e veya Bakanlık'a  bu konuda bilgi verme gereği de duymamış. Harran'a da YÖK'ten herhangi bir yazı gitmediğinden onlar da işlem yapmamışlar. Yani benim atamamın yapılmadığını Bakanlık'a bildiren kimse olmamış, prosedür bir sonraki aşamaya geçememiş.

Elimde yaptıkları hatanın belgesi olan yazıların fotokopileriyle tekrar Bakanlık'ın yolunu tuttum. Bütün saçmalığı başlatan kendi memurlarının "sehven" beni Hacettepe'ye atanmış gösteren yazısı değilmişçesine Bakanlık'taki görevli bana "YÖK'tekilerin hatası bu, yazıyla kura listesini karşılaştırmaları gerekirdi" deyiverdi. O zaman adama sormazlar mı, sizin memurunuzun da aynı kontrolü yapması gerekmez miydi diye. Bir süre bu meseleyi, giderek yükselen karşılıklı öfke eşliğinde tartıştıktan sonra, ne yapmam gerektiğini sorup işe koyulmamın daha iyi olacağına karar verdim. Harran'dan atamamın yapılmadığına dair bir yazı getirirsem kuraya girebilirmişim.

Ben de bu kez Harran'ı aradım (3. kapı!!!). Personel Diaresi'ndeki memur haklı olarak kendilerine hitaben yapılmış bir yazışma olmadığından Bakanlık'a cevaben bir yazı yazamayacaklarını ancak uygun bir dilekçe yollamam halinde adıma yazılmış, atamamaın yapılmadığını belirtir bir bilgilendirme yazısı hazırlayabileceklerini söyledi; ben de kabul ettim mecbur olarak. İlgili yazışmaları ve dilekçemi onlara faksladım, onlar da birkaç gün sonra bana yazıyı. 11.03.2011 tarihinde bu yazı eşliğinde 38. Dönem DHY kurasına katılmak istediğimi bildirir dilekçemi Bakanlık'a sundum (ilk seferde otomatik olarak kuraya alınıyoruz ama sonrakiler başvuru gerektiriyor).

Böylece en kritik hafta başlamış oldu. 38. Dönem kurasına girebilmek için 18.03.2011'e kadar belgeleri tamamlayıp başvurmuş olmak gerekiyordu. Sabırsızlıkla verilecek kararı beklemeye başladım ve bakanlık başvurumu reddetti. Doğrudan Bakanlık'a hitaben yazılmış bir yazı getirmem gerekiyordu, gitiridiğim yazı iş görmüyordu. Bunun olması için de bir sene önce yapılmış olması gereken yazışma zincirinin en baştan başlatılması gerekiyordu ve ilk halka olan Bakanlık'ın YÖK'e yazısı 15.03.2011 tarihini taşıyordu. 4 iş günü içinde Bakanlık YÖK'e, YÖK Harran'a, Harran da Bakanlık'a yazarsa kuraya girebilecektim.

Elbette giremedim, yazı yetişmedi. YÖK yazıyı 18.03.2011'de hazır edebildi, sonra Harran Bakanlık yerine doğrudan YÖK'e yazdı, şimdi YÖK'ün Bakanlık'a yazması aşamasındayız. O yazı da yazılınca ben dilekçemle birlikte 39. Dönem DHY kurasına başvurabileceğim. 

Safahatımın sonuna geldik. Böylece kanuna "DHY yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler" hükmünü koyarak başka bir işte çalışmama set çeken devlet, yazışmalardaki üstün ciddiyetiyle beni "sehven" en az 2 ay daha işsiz bırakmış oldu. Evde oturup çeviri yapıyorum; kirayı, harçlığı denkleştiriyoruz hamdolsun. Bir şey aklıma takılmıyor değil ama:

Fazladan iki ay işsiz kalmamdan kaynaklanan maddi ve buna bağlı olarak benim ve yakınlarımın yaşadığı stresten kaynaklanan manevi hasar için tazminat davası açacak olsam kime açmam gerek? Bu hikayede benim muhatabım kim?


Tıp fakültesinde öğrendiğim şeylerden biri hayatın devamlılığını sağlayacak biyokimyasal dengenin oldukça güç olduğu, olasılık açısından bakarsak ölümün yaşamdan daha muhtemel olduğudur; yani aslında şans eseri yaşıyoruz. Bizim memleket de o hesap, sehven yaşıyoruz. Hatalarını anlasalar da, ölsek de kurtulsak.


Kıssadan hisse:

1) Mecburi kurasında üniversite çeken doktor kardeşim, bakanlığa boş yere başvurma, bel bağlama. Onlar yalnızca kurayı çekip gerisine boş veriyor, işini YÖK'ten ve mümkünse elden takip etmen gerekmektedir.

2) Devlet ciddiyeti, tek boynuzlu at (unicorn) veya sentor gibi bir şeydir; bir şeye ad verilmesi onun gerçekten var olduğu anlamına gelmez.



Not: Bu maceranın ikinci kısmı burada

1 Ekim 2010 Cuma

Başkan yine konuştu

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan Atatürk Üniversitesi'nin 2009-2010 akademik yılı açılış töreninde "Aşı konusu tartışılıyor ama üniversitelerimizden ses çıkmıyor. Üniversitelerimiz ne aşı üretimine, ne ilaç üretimine, ne de tıbbi cihaz üretimini yardımcı olmuyorlar." demişti, ben de bunun üzerine başkanın yanıldığına dair bir yazı yazmıştım.

NTV'nin haberine göre yeni bir açıklamasında Özcan, aşıyla ilgili fikirlerini tekrarlamakla yetinmeyip şunları da söylemiş:

"Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, yerli tohumumuz olmadığı için Amerika ve İsrail'den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Yani biz ihtiyacımız olan domates tohumunu bu ülkede üretemez miyiz? Evvelden atalarımız bu tohumları kendileri üretip, yıllarca bu üretimin devamını sağlamışlar. Biz niye yapmıyoruz? Tohumculukla ilgili bir araştırma enstitümüz olsa, buna birkaç üniversitemiz öncülük etse fena mı olur? Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler. Hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle, zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var. Sadece 'aman paramız dışarı gidiyor' endişesiyle söylemiyorum. Üniversitelerimizin bu konularda bize yardım etmesini istiyoruz.''

Kendi tohumumuzu yetiştirmeye, hatta bunu pazarlayıp teknoloji pazarlayan gelişmiş ülke konumuna küçük çaplı bir sıçrama yapmaya hiç itirazım  olmaz ama geride kalan 30-40 yılda ziraat fakültelerini ve ziraat mühendisliğini bugün içinde olduğu duruma düşüren bir ülkede o işin olurluğu da aklıma pek yatmaz. Asıl olarak açıklamanın "Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler. Hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle, zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var." kısmına sonuna kadar itirazım var.

Görünen o ki Başkan genetik tedaviler alanının en büyük problemlerinden birinin çözülmüş olduğunu zannediyor.

Kimi hastalıkların yalnızca bir genin bozukluğundan kaynalandığını uzun zamandır biliyoruz. Eğer hasta kişiye, söz konusu genin sağlam versiyonunu vermenin bir yolu bulunabilirse bu tarz hastalıkların iyileştirilmesi sağlanabilecek.Hücre kültürlerinde hücrelere tek tek genleri ya da bir kaç geni bir arada vermenin yolları var. Kendi DNA'sının bir kısmını içine girdiği hücrenin DNA'sına ekleyebilen virüsler var. Hücre kültüründe yapılan bu tarz çalışmalarda da en sık kullanılan yollardan biri bu virüsler. Sıkıntı geni tam olarak nereye yerleştireceklerinin bilinememesi. Dolayısıyla yanlış yere yapılan bir ekleme hücrenin işleyişinde kansere kadar gidebilecek istenmeyen değişikliklere neden olabileceğinden insanlar üzerinde kullanılamayan bir teknoloji bu (henüz geliştirme aşamasında çok kısıtlı uygulamalar mevcut).

Başkanın iddia ettiği şekilde bu işi yapmaksa bambaşka maharet. O gen önce yediğimiz domatese yüklenecek, sonra domates hücresinden (ki kendisi biz onu yediğimizde ölüdür) bizim hücrelerimize onu aktaracak olan aracı (herhalde bir virüs olacak bu yine) hücreyi ne zaman terk etmesi gerektiğini fark edip dışarı çıkacak, mide-barsak duvarını geçip kana karışacak (bu arada mide asidi ve enzimler tarafından yok edilmeyecek), hedef aldığı hücreye ulaşacak ve içine girip hedeflenen melun etkisini gösterecek. Benim bildiğim kadarıyla böyle bir mekanizma yok.

Bilgiden çok komplo teorisine inanan bir millet olduğumuzdan "o teknoloji aslında var, gizliyorlar" diyenler çıkacaktır. Böyle bir teknolojinin kullanılmasıyla geliştirilecek tedavilerin getireceği yıllık kazanç on milyarlarca dolar düzeyinde olur, şu anda piyasanın en iyi kazanan ilaçlarını bile sollama şansı bulur. Hiçbir devlet ya da şirket böylesine büyük bir gelir kaynağını kullanmazlık etmez. Böyle bir teknoloji var olsaydı, inanın haberimiz olurdu.

Dolayısıyla Başkan yanılıyor. Söylediği şey imkansız. Bu iki oldu, Sayın Özcan aynı hatayı yapıyor: Kendi uzmanlık alanı olmayan bir alanda, sansasyonel ama gerçek dünyanın hakikatleriyle ilgisi olmayan, kendisini cahil gösteren, oturduğu koltuk nedeniyle başında bulunduğu kurumun prestijini de zedeleyen açıklamalara imza atıyor. Ya buna bir son vermeli ya da kendine biyolojik bilimler alanına hakim danışmanlar bulup, onlar tarafından bilgilendirdikten sonra açıklama yapmalı.

2 Eylül 2010 Perşembe

Tezsiz yüksek lisans ve vergilerimiz

Son yıllarda Türk akademik dünyasının yaptığı en yaratıcı buluşlardan biri tezsiz yüksek lisans.Tanımı gereği yüksek lisans eğitimi, kişinin eğitim aldığı branşta uzmanlaşması ve bu durumu bilimsel bir makaleyle (tezle) ispat etmesiyle tamamlanır. Üstün Türk zekası burada da devreye girmiş ve "teze ne gerek var" demeyi bilmiştir.

Yükseköğretim Kanunu'na göre:

Tezsiz yüksek lisans programının amacı, öğrenciye mesleki konuda derin bilgi kazandırmak ve mevcut bilginin uygulamada nasıl kullanılacağını göstermektir. Tezsiz yüksek lisans programı İkinci Lisansüstü Öğretim’de de yürütülebilir. Bu program toplam otuz krediden az olmamak koşuluyla en az on adet ders ile dönem projesi dersinden oluşur. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendirilir. Öğrenci, dönem projesinin alındığı yarıyılda dönem projesine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı bir rapor vermek zorundadır. İlgili senato tarafından belirlenen esaslara bağlı olarak tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabilir.

Benim bundan anladığım devam zorunluluğu olmaksızın, neredeyse yalnızca birkaç sınavda başarılı olarak, tez dahi yapmadan ekstra bir diploma, derece alma imkanının sunulmuş olmasıdır (yeterlik sınavı bile zorunlu değil, "uygulanabilir"). Bu şekilde (eksik) yetişmiş bir kitlenin toplumun bilimsel altyapısına vereceği zararı uzun uzun tartışabiliriz, düşünecek olursak bu yarım yamalak eğitime dayalı diplomayla doktoraya başlama hakkı da elde edilmiş oluyor. Bu eksik altyapı üzerine yapılacak bir doktoranın neye benzeyeceği de ayrı bir muamma... Bu eğitimi alanların ne kadarı doktoraya devam eder, ne kadarı "bana bu kadarı yeter" der bilemiyoruz zira elde veri yok.

Peki bu saçmalığın sıradan vatandaşımızı ilgilendiren yönü ne? Çok basit:

Her türlü devlet memuriyetinde ekstra eğitim (diploma), işe daha yüksek bir dereceden başlamanıza ya da halihazırda çalışıyor iseniz derece atlamanıza yarar, dolayısıyla maaşınız artar. Yapacağı işin (bizim paramızla bize vereceği hizmetin) kalitesini artırmaya ne derecede katkısı olacağı bilinmez (bana sorarsanız katkısı olmaz)  bir eğitim almış (ya da almamış ama alır gibi yapmış) birilerine devlet bizden topladığı vergilerle daha fazla maaş vermiş olur.

Sonuçta olan yine bize olur. Zaten yetmeyen maaşlarımızdan daha elimize geçmeden kesiliveren vergilerimiz, devletin izniyle yaratılmış bir eğitim garabeti sayesinde, devlet eliyle, hak ettiğinden şüphe etmeye hakkımız olan insanlara, haksız yere dağıtılır.

Yiye yiye bitirilemeyen ülkemizden, bir yeme öyküsü dinlediniz. Küçük kardeşlerimize iyi uykular dileriz...

31 Aralık 2009 Perşembe

Bir aşı bile yapamadık, yuh olsun bize!

    Üniversitelerin yapabilecekleri, yapmaları gerekenler, topluma karşı sorumlulukları, ekonomiye olası katkıları meselelerinde kafa karışıklığımız milli bir hastalıktır ama bunun üniversiteleri yönetmekle görevli olanlara kadar sirayet etmiş olması gerçketen yürek paralayıcı.

    YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan Atatürk Üniversitesi'nin 2009-2010 akademik yılı açılış törenine "Aşı konusu tartışılıyor ama üniversitelerimizden ses çıkmıyor. Üniversitelerimiz ne aşı üretimine, ne ilaç üretimine, ne de tıbbi cihaz üretimini yardımcı olmuyorlar." demiş.

   Kuş gribi meselesinde Uğur Dündar'a TÜBİTAK'tan çok itimat etmiş bu halk eminim bugün de bütün üniversiteler "aşı olun" diye bağırsa, aşı olmayan başbakanını örnek almayı daha uygun bulacaktır. Zira başbakanımız konu ile ilgili bütün literatürü incelemiş; aşıların güvenlilik açısından yeterince değerlendirilmediği, etkinlik konusunda da soru işaretleri olduğu hükmüne varmış ve bundan sonra aşı olmayacağını açıklamıştır.

   Daha acı olan YÖK Başkanının üniversitelerden aşı üretmelerini beklemesi. Domuz gribi ekseninde başlayan tartışmaya oradan devam etmek gerekir herhalde. Sayın YÖK Başkanı acaba şu soruların cevaplarını bilmekte midir?

1) Böyle bir hastalık için aşı geliştirilmesi araştırmalarının yapılacağı ve aşı üretimi yapılacak bir laboratuvarın/tesisin biyogüvenlilik düzeyi ne olmalıdır? (bu kavramı merak edenler için: http://en.wikipedia.org/wiki/Biosafety_level ) (benim bildiğim en az 3)

2)Türkiye'de bu tarz araştırmalara uygun özelliklere sahip kaç tesis vardır? Toplam personeli kaç kişidir? Yıllık toplam bütçeleri ne kadardır? (benim bildiğim kadarıyla cevaplar: 0,0,0)

3) Böyle bir araştırmanın maliyeti ne kadardır?

    Tıp ya da biyolojik bilimler kökenininden gelmeyen sayın başkanın bu kavramları duymamış olması elbette mümkün; ama bunlardan haberdar olmadan, memleketin bilimsel yatırımlarının planlamasında rol olması da imkansız. O mevkide oturan bir insanın, bu kadar temel ve basit kavramları öğrenmeden, bu kadar ciddi ve suçlayıcı sözler söylemesi biraz garip olmuş.


    Bunca acı sözü bir masalla bağlayalım da, ağzımıza tekrar tat gelsin. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzaklarda bir ülke varmış. Bu ülkede cehaletin belli bir düzeyinden sonrası ancak eğitimle mümkün olurmuş. Yeterince eğitim alanlar profesör olur, bunlardan bazıları da yönetici yapılırmış.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.