Düzenli yazan blogcuların sık yaptığı şeylerden biri üzerine yoğunlaştıkları alanlarda başka yerlerde yayınlanmış yazıların linklerini paylaşmak. Fark ettim ki ben bunu çok az yapıyorum (hiç???).
İlk yayınlanışının üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş ama paylaşmak istediğim linki ben hala arşivimde koruyorum, güncellenmiş bir versiyonu neye benzer bunu da merak ediyorum (o zamandan beri pek değişmediğine neredeyse eminim ama...).
Üniversitelerin öğretim görevlisi sayıları, proje başvuru ve kabülleri, yayınları hakkında çok iyi bir görsel sunum:
Üniversitelerin akademik yüzleri
üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ağustos 2011 Salı
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Parrhesia veya boş bir çaba
Epeyce bir zaman önce, bu blogda "Sen, ben, bizim oğlan" başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Karşı karşıya gelen iki taraftan birinin diğerinden çok güçlü olduğu durumlarda, zayıf kalanın en büyük silahının güçlü tarafın yanlışarını ifşa etmek olduğu temalı bir yazıydı.
O yazıyı yazmama sebep olan bir açıdan kendi başımdan geçenlerdi. 4,5 yıl asistanlık, 2 yıl tıp fakültesi asistan temsilciliği yaptıktan sonra gördüğüm şey yanlışın sahiplerinin o yanlışı düzeltmek konusunda bir gayreti olmadığı çünkü onları buna zorlayan bir şeyin var olmadığıydı. Benim elimde kalan da anlatmaktan fazlası değildi.
Hacettepe'deki son günlerim içinde yapılan "Nasıl Bir Üniversite?" toplantısının panel kısmında asistanlar adına ben konuştum. Uzunca bir zaman bu blogda yer verebilmek için videoya ulaşmaya çalıştım ama orijinalini elde edemedim. Şu linke giderseniz panelin 2.kısım videosunda 20:26'da benim konuşma başlıyor.
Konuştun da ne oldu derseniz, benim bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Benim o konuşmada kullandığım gözlemleri yaptığım yer olan Hacettepe'de o günden bugüne değişen, benim haberdar olduğum bir şey yok. Memleketin tüm üniversitelerinde uygulanmak üzere getirilmiş yeni bir standart da yok. Boşuna konuştum yani...
Büyük resim böyle. Meselenin benimle ilgili olan kısmındaysa çok şey oldu aslında. Ben konuşurken, o salonda, o dönem çalıştığım anabilim dalından kimse yoktu. Yaklaşık bir ay sonra video internete konduğundaysa benim görev sürem bitmiş, bölümden ayrılmıştım. Kıyamet de o zaman kopmuş .Video bölümde izlendiğinde söylediklerimi üstüne alınanlar da olmuş, her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini düşünenler de, çokça kızanlar da. Bugün, kısmen bunun bir mirası olarak, dört buçuk yılımı geçirdiğim bölümümle pek bağım kalmadığını söyleyebilirim. Hala adım geçtiğinde akla ilk gelen bu oluyor, pek de hoş olmayan bir şekilde anılıyormuş bu olay duyduğum kadarıyla.
Kariyerinin başında sana referans olmalarına ihtiyaç duyacağın insanların bir kısmını kızdırınca da hayat kolaylaşmıyor elbette. Günün birinde akademiye geri dönemeye niyetlensem, o insanlardan birinin çalıştığı bölümlerden beni almak isteyecek birinin çıkacağını da sanmam. Ne zaman susması gerektiğini bilmeyen, güvenilmemesi gereken, sırları açıklayan bir adam damgası yesem, buna da ne şaşırır, ne de gücenirim. O konuşmayı yaparken de bunun mümkün olduğunu biliyordum, bugün de yapılsa itiraz etmem.
Sonuç; ben doğru bildiğimi söyledim, yanlışlarda değişen bir şey olmadı, benden başka kimsenin hayatında hiçbir şey değişmedi.
Bugünden sonra benzer bir şey yapacak herhangi birinin macerası da farklı olmaz. Arasıra birinin çıkıp bir şeyleri söylemesinden daha sistematik bir işleyişe ihtiyacımız var yanlışları düzeltmek için. Bilmem, belki bir gün olur.
Not:
Parrhesia koşulsuz ve açık şekilde doğruyu söyleme; incitme ihtimaline rağmen, yeri geldiğinde incitilme tehlikesini göze alarak hakikati dile getirme olarak özetlenebilir sanırım. Tanımda eksiklik varsa, kavrama değil bana aittir.
21 Mart 2011 Pazartesi
Okumayı sever misiniz?
Millet olarak okumayı pek sevmediğimizden yakınılır çoğu yerde, çoğu zaman. Sürekli okumadan yapılması imkansız bir meslek seçtikleri göz önünde bulundurulursa kıymetli akademisyenlerimizin bu genellemenin dışında tutulması gerekir sanırım. Gercekten öyle midir?
Bu konuda bir araştırma önermek isterim, belki gün gelir imkanı olan biri gerçekleştirir de durum neymiş öğreniriz.
Farklı alanlardan akademisyenlerin eğilimlerini değerlendirebilmek amacıyla bu araştırmanın pek çok farklı alanda fakülteleri olan bir üniversitede yapılmasını öneriyorum. Çok sevdiğimiz, bir fırsatını bulup her sene en az bir tane ayarladığımız dokuz günlük köprü tatilleri takip eden ilk Pazartesi sabahı ellerine gecmek üzere üniversitenin tüm akademisyenlerine tatilde kaç bilimsel makale okuduklarını ve bu işe toplam kaç saat ayırdıklarını soran bir e-posta yollayalım. Cevaplar 0-1-2-3-4-5-5'ten fazla seklinde kümelerde toplansın.
Verileri toplayalım ve bakalım en çok akademisyenin toplandığı küme hangisi. Benim tahminim 0, hatta bir adım daha ileri giderek diyebilirim ki 0'daki birey sayısı diğer olasılıkların tümündekilerin toplamını aşabilir.
Bırak da adamlar tatilde de okumayiversinler diyeceklere sözüm yok ama benim aklım akademik hayatın gündelik rutini ve bürokrasisinden kurtarılmış 9 gün fırsatını elde edip değerlendirmeyen bir akademisyeni almaz.
Bu konuda bir araştırma önermek isterim, belki gün gelir imkanı olan biri gerçekleştirir de durum neymiş öğreniriz.
Farklı alanlardan akademisyenlerin eğilimlerini değerlendirebilmek amacıyla bu araştırmanın pek çok farklı alanda fakülteleri olan bir üniversitede yapılmasını öneriyorum. Çok sevdiğimiz, bir fırsatını bulup her sene en az bir tane ayarladığımız dokuz günlük köprü tatilleri takip eden ilk Pazartesi sabahı ellerine gecmek üzere üniversitenin tüm akademisyenlerine tatilde kaç bilimsel makale okuduklarını ve bu işe toplam kaç saat ayırdıklarını soran bir e-posta yollayalım. Cevaplar 0-1-2-3-4-5-5'ten fazla seklinde kümelerde toplansın.
Verileri toplayalım ve bakalım en çok akademisyenin toplandığı küme hangisi. Benim tahminim 0, hatta bir adım daha ileri giderek diyebilirim ki 0'daki birey sayısı diğer olasılıkların tümündekilerin toplamını aşabilir.
Bırak da adamlar tatilde de okumayiversinler diyeceklere sözüm yok ama benim aklım akademik hayatın gündelik rutini ve bürokrasisinden kurtarılmış 9 gün fırsatını elde edip değerlendirmeyen bir akademisyeni almaz.
20 Ekim 2010 Çarşamba
Sayılarla bilimsel gücümüz
TÜBİTAK tarafından yayınlanmakta olan Turkish Journal of Medical Sciences (TJMS), Türkiye'nin SCI-E kapsamındaki dergilerinden biri.
Bu sabah biraz zaman ayırıp derginin 2007 yılında yayınladığı makaleleri ve aldıkları atıfları inceledim. ISI Web of Knowledge üzerinden yaptığım araştırmaya göre dergi 2007 yılında toplam 73 yazı yayınlamış (araştırma makalesi, derleme, vaka sunumu vb.). Geride kalan 3 yılda bunlara yapılan toplam atıf sayısı 27, makale başına atıf sayısı 0.37 ve bu yıl için derginin h-indeksi 2.
Atıfları daha yakından inceleyince sonuç daha da vahim bir hal alıyor. Toplam 27 atıftan yedisi tek bir makaleye ait. 2 atıf alan 2 makale, 1 atıf alan 16 makale var; geriye kalan 54 yayın, 3 yılda hiç atıf almamış. Bilimin ilerleme hızı ve bilginin eskime hızı göz önünde bulundurulursa bu yayınların bu saatten sonra atıf almaları da kolay görünmüyor.
Atıf almayan bu 54 yayın incelendiğinde bazılarının yabancı üniversitelerden kaynaklandığı görülüyor. Türkiye kaynaklı yayınların çoğunda (oldukça pahalı ölçüm teknikleri kullananlar da dahil olmak üzere) araştırmanın kim tarafından finanse edildiği belirtilmemiş.
Devlet üniversiteleri kaynaklı ve üniversitelerin araştırma fonları tarafından finanse edilen, geride kalan 3 yılda hiç atıf almamış 3 yayın tespit ettim:
1) The Frequency of CCR5delta32 Polymorphism in the Central Black Sea Coastal Region in a Healthy Population
SEZGİN ÖZGÜR GÜNEŞ, NURTEN KARA, HASAN BAĞCI
Turk J Med Sci 2007; 37(1): 17-19.
2) The Role of Heart-Type Fatty Acid-Binding Protein (H-FABP) in Acute Myocardial Infarction (AMI) Compared to Conventional Cardiac Biochemical Markers
HATİCE PAŞAOĞLU, EBRU OFLUOĞLU, MUSTAFA İLHAN, ATİYE ÇENGEL, MURAT ÖZDEMİR, EMRE DURAKOĞLUGİL, MURAT ERDEN
Turk J Med Sci 2007; 37(2): 61-67.
3) Excretion Rate and Composition of Skin Surface Lipids on the Foreheads of Adult Males with Type IV Hyperlipoproteinemia
TAYFUN GÜLDÜR, NİHAYET BAYRAKTAR, ÖZGÜR KAYNAR, GÜLÇİN BEKER, MUZAFFER KOÇER, HAMDİ ÖZCAN
Turk J Med Sci 2007; 37(4): 205-211.
Bu bilgilere dayanarak, vergisini veren bir vatandaş ve Türk akademisinin kalitesinin yükselmesini önemseyen bir araştırmacı-araştırmacı adayı olarak şunları sormaya hakkım olduğunu düşünüyorum:
1) TJMS, TÜBİTAK tarafından basıldığına göre basımında ve dağıtımında kamu kaynaklarının kullanıldığı kabul edilebilir. Kamu kaynaklarının, 54/73'ü (%74) hiç atıf almayan (yani sonrasında kimsenin dönüp bakmadığı, baktıysa da kendi araştırmasına ışık tuttuğunu düşünmediği) yayınlardan oluşan bir dergi için harcanması uygun mudur?
2) Kamu kaynakları kullanılarak basılan ve isminde taşıdığı "Turkish" ibaresi nedeniyle Türk tıbbi bilimler dünyasının uluslararası temsilinde rol oynadığı kabul edilmesi gerekecek olan bu derginin kalitesinin artırılması için herhangi bir çalışma yürütülmekte midir? Yürütülüyorsa yapılanlar nelerdir ve sonuç elde edilmiş midir?
3) Hiç atıf almamış bu yayınları yalnızca SCI-E kapsamında bir dergide yayınlamış olmaları sayesinde yardımcı doçentlik, doçentlik, profesörlük başvuru dosyalarına kota doldurma amaçlı olarak koyarak akademik ünvan elde etmiş kişiler var mıdır? Var ise bu ünvanı gerçekten hak ettiklerinden emin olabilir miyiz? Bu kişiler kamu üniversitelerinde çalışıyor ise terfi ile gelen maaş artışları da kamu kaynaklarının bir israfını teşkil etmez mi?
4) Devlet üniversitelerinde araştırma fonları dağıtılırken araştırmanın alandaki bilgi birikimine etkisi göz önünde bulundurulmamakta mıdır ki 3 yıl boyunca hiç atıf almayan 3 araştırma devlet üniversitelerinin araştırma fonları tarafından finanse edilmeye değer bulunabilmiştir?
5) Kamu kaynakları ile yayınlanan bir derginin, yerli kökenli yayınlarda araştırmanın kim tarafından desteklendiğini sorma ve makaleye dahil etme, böylece kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflığa hizmet etme sorumluluğu göstermesi gerekmez mi?
6) Bu haliyle dergi insanların yalnızca dosya doldurmak için yaptıkları yayınları gönderdikleri bir yayın görüntüsü sergilemekte değil midir?
6) Bu haliyle dergi insanların yalnızca dosya doldurmak için yaptıkları yayınları gönderdikleri bir yayın görüntüsü sergilemekte değil midir?
Not: Yayınlanmasının üzerinden yeterince zaman geçmemiş olduğu, dolayısıyla henüz yeterince atıf alamamış olduğu düşünülebileceğinden 2008 ve sonrasında yayınlanan sayılardaki makaleleri bu incelemeye dahil etmedim.
19 Ekim 2010 Salı
İyimser kalktım bu sabah
Üniversitede geçirdiğim zaman süresince karşılaştığım kimi hocalarım bende işini eksiksiz yapmaya gayret eden, bir iş ahlakı edinmek üzere örnek alınabilecek insanlar izlenimi uyandırmıştır. Yalnızca onların hatrına, akademisyenlerimizin kusurlarında bahsederken "böyle olmayanlara haksızlık etmek istemem" deme ihtiyacı duyarım çoğu zaman. Elbette bu düşünceyi kaçınılmaz olarak bir soru takip ediyor:
De ki biz öğrenciyiz, asistanız, zaten kast sistemindeki yerimiz dokunulmazlar olarak çoktan kararlaştırılmış, elimizden gelen bir şey yok. Peki, mesleğine gerçekten saygı duyan, akademiye ve akademik ilkelere önem veren bu insanlar neden içlerindeki-etraflarındaki bu pisliği temizlemek için harekete geçmezler?
Gözümü öfke bürüyen anlarda bu soruyu sormaktan vazgeçer, "onlarla mücadele etmeyenin, onlardan farkı kalmaz" diyerek iyisiyle, kötüsüyle tüm hocalarımı birden siliverirdim. Yaklaşık bir yıldır "dışarıda" olmanın verdiği sakinleşmeyle şimdi bir ümit varsa bu iyi niyetlilerde olabilir diye düşünebilmek istiyorum.
Slavoj Zizek'in şöyle bir paragrafı var:
...Gandhi ve Martin Luther King tarafından ilham verilen büyük özgürleştirici hareketler. Bu hareketler özel bir insan grubuna karşı değil katılaşmış, kurumsallaşmış uygulamalara (ırkçı, kolonyalist) karşı yönelmiştir. Olumlu, herkesi kapsayan; düşmanı (beyazlar, İngiliz koloniciler) dışarıdan bırakmaktan uzak, onun ahlak duygusuna müracaat eden ve eden ondan kendi ahlaki dürüstlüğünü yeniden inşa edecek bir bir şeyler yapmasını isteyen bir duruş sergilemişlerdir. (The Universal Exception, s.148)
Kendime sorduğum soru şu:
Akademinin içinde hala ahlaki bütünlüğünü ve akademik değerler bağlılığını koruyan insanları harekete geçirmek mümkün müdür?
Cevaplarım biraz iç karartıcı.
1) Öğrenciler ve asistanlara dertlerini anlatmak, kendilerine sunulan eğitimin yetersizliklerini dile getirmek, "mobbing"e varan uygulamalar karşısında resmi şikayette bulunmak üzere yeterince olanak vermeyen; kazara bu yola girerlerse onları daha büyük güce sahip üstlerinden korumanın mekanizmalarını oluşturmayan sistem acaba bunu iyi niyetli akademisyenlere sağlıyor mu? De ki niyet ettiler içlerindeki çürükleri ayıklamaya, bunun mekanizmaları mevcut mu?
2) Buna kalkışacakların şu anki hali nedir?
Bence 1920'lerde Amerika'nın güneyinde yaşayan bazı beyazların halinden farksızdır. Ku Klux Klan'ın yarattığı vahşete şahit olan, vicdanı buna başkaldıran, bunlara dahil olmamak için elinden gelen her şeyi yapan bir beyazın Klan karşısındaki gücü ne olabilirdi? Resmi otoritenin (kimi zaman kendisi de Klan mensubu olduğundan) adeta göz yumduğu, göz yummadığı yerde yok etmeye gücünün yetmediği bir örgütlenmeyi kime şikayet edersiniz? Onların istediklerini yapmalarına göz yumduğunuz sürece size dokunmayanlar, açıktan karşı çıktığınızda size ne yaparlar? Orada barınabilir misiniz, yoksa göç vakti mi gelir? (Türk akademisinin sefaletinden kaçısı yurtdışında bilim yapmakta arayanların durumu buna benzemiyor mu? Beyin göçünün önemli sebeplerinden biri bu değil mi?)
3) Sessizliğin bir ikincil kazanç etkisi yok mu? Aslında var olan duruma karşıymış gibi görünenler, bu durumun yarattığı kimi fırsatlardan kendileri de faydalanmıyor mu? Yeterince sayıda kişiye fayda sağlamayan bir sistem elimine olmaya mahkumdur. Dolayısıyla şu anki işleyişin oldukça fazla sayıda kişinin işine geldiğini varsayabiliriz. Bunun dışında kalan kişiler de bunun nimetlerine arasıra el uzatabilirler. Danışmanı olduğu asistanla hiç ilgilenmeyenlerin başına hiçbir şey gelmediğini gören iyi niyetli akademisyenimiz, aslında yakından ilgilendiği asistanına karşı görevlerini bir süre savsaklasa başına birşey gelmeyeceğini bilir. Kendisine hesap soranlara da beterin beteri var hesabı, "gidin onlara hesap sorun önce" diyebilir. Sistemin içindeki çürüklerin, çürük olmayanlar ve çürük olmadığına inanmak isteyenler için fonksiyonel değerini asla göz ardı etmemek gerek. Karşılaştırmanın kim daha az kötüden, kim daha iyiye kayması herkese zahmet çıkarır, değil mi?
Bu resme bakınca prensipli akademisyenlerden de fazla bir şey bekleyemeyeceğimizi düşünmeden edemiyorum. Her yede demokrasi çığlıkları atılan bir dönemde akademimiz hala katılımcı, şeffaf ve hesap verir bir yapıya kavuşamadığından bu şekilde alttan gelecek bir hareketin şansı daha baştan çok düşük. Tıpkı siyasi arenamızda olduğu gibi burada da beklenen bir "iyi niyetli diktatör" galiba. O bir gün gelecek, iyi niyetli yumruğunu akademinin kötülerinin tepesine indirecek ve sonra her şey güzel olacak zannediliyor galiba.
Daha çok bekleriz....
Not: Başlık iyimserlikten bahsetse de, akademinin resmine bakarken insan ancak bu kadar iyimser olabiliyor. İdare ediverin...
1) Öğrenciler ve asistanlara dertlerini anlatmak, kendilerine sunulan eğitimin yetersizliklerini dile getirmek, "mobbing"e varan uygulamalar karşısında resmi şikayette bulunmak üzere yeterince olanak vermeyen; kazara bu yola girerlerse onları daha büyük güce sahip üstlerinden korumanın mekanizmalarını oluşturmayan sistem acaba bunu iyi niyetli akademisyenlere sağlıyor mu? De ki niyet ettiler içlerindeki çürükleri ayıklamaya, bunun mekanizmaları mevcut mu?
2) Buna kalkışacakların şu anki hali nedir?
Bence 1920'lerde Amerika'nın güneyinde yaşayan bazı beyazların halinden farksızdır. Ku Klux Klan'ın yarattığı vahşete şahit olan, vicdanı buna başkaldıran, bunlara dahil olmamak için elinden gelen her şeyi yapan bir beyazın Klan karşısındaki gücü ne olabilirdi? Resmi otoritenin (kimi zaman kendisi de Klan mensubu olduğundan) adeta göz yumduğu, göz yummadığı yerde yok etmeye gücünün yetmediği bir örgütlenmeyi kime şikayet edersiniz? Onların istediklerini yapmalarına göz yumduğunuz sürece size dokunmayanlar, açıktan karşı çıktığınızda size ne yaparlar? Orada barınabilir misiniz, yoksa göç vakti mi gelir? (Türk akademisinin sefaletinden kaçısı yurtdışında bilim yapmakta arayanların durumu buna benzemiyor mu? Beyin göçünün önemli sebeplerinden biri bu değil mi?)
3) Sessizliğin bir ikincil kazanç etkisi yok mu? Aslında var olan duruma karşıymış gibi görünenler, bu durumun yarattığı kimi fırsatlardan kendileri de faydalanmıyor mu? Yeterince sayıda kişiye fayda sağlamayan bir sistem elimine olmaya mahkumdur. Dolayısıyla şu anki işleyişin oldukça fazla sayıda kişinin işine geldiğini varsayabiliriz. Bunun dışında kalan kişiler de bunun nimetlerine arasıra el uzatabilirler. Danışmanı olduğu asistanla hiç ilgilenmeyenlerin başına hiçbir şey gelmediğini gören iyi niyetli akademisyenimiz, aslında yakından ilgilendiği asistanına karşı görevlerini bir süre savsaklasa başına birşey gelmeyeceğini bilir. Kendisine hesap soranlara da beterin beteri var hesabı, "gidin onlara hesap sorun önce" diyebilir. Sistemin içindeki çürüklerin, çürük olmayanlar ve çürük olmadığına inanmak isteyenler için fonksiyonel değerini asla göz ardı etmemek gerek. Karşılaştırmanın kim daha az kötüden, kim daha iyiye kayması herkese zahmet çıkarır, değil mi?
Bu resme bakınca prensipli akademisyenlerden de fazla bir şey bekleyemeyeceğimizi düşünmeden edemiyorum. Her yede demokrasi çığlıkları atılan bir dönemde akademimiz hala katılımcı, şeffaf ve hesap verir bir yapıya kavuşamadığından bu şekilde alttan gelecek bir hareketin şansı daha baştan çok düşük. Tıpkı siyasi arenamızda olduğu gibi burada da beklenen bir "iyi niyetli diktatör" galiba. O bir gün gelecek, iyi niyetli yumruğunu akademinin kötülerinin tepesine indirecek ve sonra her şey güzel olacak zannediliyor galiba.
Daha çok bekleriz....
Not: Başlık iyimserlikten bahsetse de, akademinin resmine bakarken insan ancak bu kadar iyimser olabiliyor. İdare ediverin...
17 Ekim 2010 Pazar
Demokratik üniversite (gibicesine)
Üniversitelerimizin uygulamaya pek özen göstermeseler de taşımaktan pek memnun oldukları bir sıfat "demokratik" olmaktır. Benim bildiğim demokratik sistemlerde seçimler kapalı oy, açık sayım usulüne göre yapılır. Demokratik cumhuriyete ve ilkelerine bağlılıklarını gazete ilanlarıyla duyuran öğretim görevlileri olduğuna birinci elden şahit olduğum Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çoçuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı geçenlerde başasistannlık seçimi yaptı; açık oy, kapalı sayım sistemiyle. Takdiri size bırakıyorum.
Anabilim dalından bir arkadaşın meseleye dair izlenimlerini burada bulabilirsiniz.
13 Ekim 2010 Çarşamba
Ben sana IQ'un yüksek olamaz demedim, EQ'un düşük dedim
Madem üniversite hayatımızda eleştiriye açıklığın yeri ve önemi meselesine girdik (burada) iki örnekle devam edelim.Böylece kendileri konuşunca başları belaya giren gençlerin duygularına da tercüman olmuş, bir yerde bir kamu hizmeti gerçekleştirmiş oluruz. Ben akademiden atıldım atılacağım kadar, başıma daha fazlası gelmez nasıl olsa.
İki ayrı tıp fakültesinde, birbirinden çok farklı iki alanda (fizyoloji ve temel onkoloji) doktora yapmaya çalışan iki arkadaşım son aylarda benzer olaylar yaşadılar.
İlki bölümdeki danışman hocasıyla bölümde yaptığı ve yapmayı planladığı şeyler, tezine dair planları, ileride yurtdışına gitme ihtimali gibi konuların tartışıldığı, bölümün kendisine sağladıkları (daha doğrusu sağlamadıkları) üzerine bazı şikayetlerini de dile getirdiği bir konuşmada şu sözlere maruz kaldı:
"Bana karşı tavrını beğenmiyorum, EQ poblemlerin var."
Diğeri doktorasını tamamlamak üzere, bölümde kendisine ve hemen hemen eşzamanlı olarak derecesini alcak bir başka iş arkadaşına kadro sağlanıp sağlanmayacağına dair bir tartışma süredir devam ediyor. Bu esnada anabilim dalı başkanının bölümün diğer hocalarına haber vermeksizin, yalnızca asistanlardan biri için kadro isteyen bir yazı yazıp, bunun yanına da aylar önce verilmiş bir akademik kurul kararını katarak sanki tüm bölümün ortak kararıymış gibi göstermeye çalıştığını, bu haliyle yetkililere göndermeye kalkıştığını fark ediyor arkadaşım. Biraz sorup soruşturunca bölümdeki diğer hocaların bundan bihaber oldukları, onlara da danışılmasının ardından akademik kurul kararı alınarak yürütülmesi gereken işlemin anabilim dalı başkanı tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışıldığı iyice anlaşılıyor. Bunun üzerine genç kardeşimiz hakkını aramaya çalışınca o da aynı şeyi duyuyor:
"Saygısızsın, EQ ile ilgili problemlerin var."
Sanırım ilkinde ima edilen "yeterliliğine girecek, tez savunmanda oy verecek (kaderin üzerinde söz sahibi olan) insanla nasıl konuşacağını bilecek kadar sosyal yeteneğin yok mu senin", ikinciside ise "insan hocasını belge sahtekarlığı yapmakla itham etmez, böyle bir şeyi görse de susar, ses etmez, bunu akıl edemeyecek kadar sosyal zeka özürlü müsün sen".
Anlaşılan o ki üstlere koşulsuz itaatin bir norm kabul edildiği, herhangi bir beklentinizi dile getirmeyip size verilenler için sonsuz müteşekkir olmanız gereken akademimizde "itaatsizsin" ithamı fazla kaba ve meselenin çirkin tarafını gereğinden açık şekilde yansıtır bulunmuş; onun yerine "EQ problemlerin var" denmesi daha uygar, üniversitenin entellektüel düzeyine uygun kabul edilmiş. Hocalarımızdan daha iyi bilecek değiliz ya?
Not: Sözkonusu gençlerden ilki kasımda doktorasını yapmaya Amerika'ya gidiyor, diğeri de doktora sonrası çalışmaları için Ivy Leauge üniversitelerinden birinde doktora sonrası çalışmalar için kendine bir lab buldu bile, tezle ilgili resmi işleri bitirince o da gidecek. EQ'ları memleketin akademik sistemine adapte olmaya yetmeyen (!) bu genç arkadaşlar, maruz kaldıkları bu eşsiz muamelenin hatırasını sonsuza dek taşıyacak ve muhtemelen memlekete geri dönmeyecekler. Ondan sonra da "beyin göçü" diye ağlaşılıyor. İyi de kardeşim, IQ değil EQ arıyorsunuz; size ne beyinden, size ne göçünden?
İki ayrı tıp fakültesinde, birbirinden çok farklı iki alanda (fizyoloji ve temel onkoloji) doktora yapmaya çalışan iki arkadaşım son aylarda benzer olaylar yaşadılar.
İlki bölümdeki danışman hocasıyla bölümde yaptığı ve yapmayı planladığı şeyler, tezine dair planları, ileride yurtdışına gitme ihtimali gibi konuların tartışıldığı, bölümün kendisine sağladıkları (daha doğrusu sağlamadıkları) üzerine bazı şikayetlerini de dile getirdiği bir konuşmada şu sözlere maruz kaldı:
"Bana karşı tavrını beğenmiyorum, EQ poblemlerin var."
Diğeri doktorasını tamamlamak üzere, bölümde kendisine ve hemen hemen eşzamanlı olarak derecesini alcak bir başka iş arkadaşına kadro sağlanıp sağlanmayacağına dair bir tartışma süredir devam ediyor. Bu esnada anabilim dalı başkanının bölümün diğer hocalarına haber vermeksizin, yalnızca asistanlardan biri için kadro isteyen bir yazı yazıp, bunun yanına da aylar önce verilmiş bir akademik kurul kararını katarak sanki tüm bölümün ortak kararıymış gibi göstermeye çalıştığını, bu haliyle yetkililere göndermeye kalkıştığını fark ediyor arkadaşım. Biraz sorup soruşturunca bölümdeki diğer hocaların bundan bihaber oldukları, onlara da danışılmasının ardından akademik kurul kararı alınarak yürütülmesi gereken işlemin anabilim dalı başkanı tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışıldığı iyice anlaşılıyor. Bunun üzerine genç kardeşimiz hakkını aramaya çalışınca o da aynı şeyi duyuyor:
"Saygısızsın, EQ ile ilgili problemlerin var."
Sanırım ilkinde ima edilen "yeterliliğine girecek, tez savunmanda oy verecek (kaderin üzerinde söz sahibi olan) insanla nasıl konuşacağını bilecek kadar sosyal yeteneğin yok mu senin", ikinciside ise "insan hocasını belge sahtekarlığı yapmakla itham etmez, böyle bir şeyi görse de susar, ses etmez, bunu akıl edemeyecek kadar sosyal zeka özürlü müsün sen".
Anlaşılan o ki üstlere koşulsuz itaatin bir norm kabul edildiği, herhangi bir beklentinizi dile getirmeyip size verilenler için sonsuz müteşekkir olmanız gereken akademimizde "itaatsizsin" ithamı fazla kaba ve meselenin çirkin tarafını gereğinden açık şekilde yansıtır bulunmuş; onun yerine "EQ problemlerin var" denmesi daha uygar, üniversitenin entellektüel düzeyine uygun kabul edilmiş. Hocalarımızdan daha iyi bilecek değiliz ya?
Not: Sözkonusu gençlerden ilki kasımda doktorasını yapmaya Amerika'ya gidiyor, diğeri de doktora sonrası çalışmaları için Ivy Leauge üniversitelerinden birinde doktora sonrası çalışmalar için kendine bir lab buldu bile, tezle ilgili resmi işleri bitirince o da gidecek. EQ'ları memleketin akademik sistemine adapte olmaya yetmeyen (!) bu genç arkadaşlar, maruz kaldıkları bu eşsiz muamelenin hatırasını sonsuza dek taşıyacak ve muhtemelen memlekete geri dönmeyecekler. Ondan sonra da "beyin göçü" diye ağlaşılıyor. İyi de kardeşim, IQ değil EQ arıyorsunuz; size ne beyinden, size ne göçünden?
12 Ekim 2010 Salı
Sen, ben, bizim oğlan
Wikileaks'in Amerika'nın Afganistan operasyonlarıyla ilgili belgeleri açıklamasından sonra hükümet hemen belgelerin kaldırılmasını istemiş, daha fazla belge yayınlanmamasını talep etmişti; sitenin başındaki adam Julian Assange'ın da kısa zaman sonra tecavüzle suçlanmasını rastlantı kabul etmek kolay değil. İran'daki muhalefet sesini internet üzerinden duyurmaya çalışırken internetin özgürleştiriciliğini kutsayanlar, sansüre karşı çıkanlar, iğnenin ucu kendilerine değince bu prensiplere özde ne kadar bağlı olduklarını hemen ortaya koyuvermiş oldular. Dahası, herkes bilse de kimsenin söylemek istemeyeceği -bu riski almayacağı- uygunsuz bir hakikati dile getirenlerin başına iyi şeyler gelmeyeceğini, otoritenin kabadayılığıyla süratle karşı karşıya geleceklerini de bir kez daha görmüş olduk.
Taraflardan birinin diğeri üzerinde mutlağa yakın güç sahibi olduğu, diğerinin ise elinde neredeyse hiçbir şey olmayan güç asimetrisi durumlarında güçsüz bırakılmış tarafın belki de tek silahı ifşaat. Bana bunu öğreten asistanlık yıllarımda yürüttüğüm asistan temsilciliği görevi olmuştu. Pek çok farklı bölümde ortaya çıkan problemleri gözleme, bunları dile getirdiğimde nelerle karşılacağımı birinci elden görme fırsatı benim için akademinin yalnızca daha zeki ve dolayısıyla egoları daha yüksek kimselerin çalıştığı bir diğer devlet dairesinden başka bir şey olmadığını görme macerası olmuş ve ne yalan söyleyeyim, fena halde midemi bulandırmıştı.
Tıp fakülteleri Türk akademik hayatının çarpık yapılaşmasının adeta kristalleştiği kurumlardır. Mesleğin öğretiliş tarzı hala ciddi bir teorik temele oturtulmayıp, usta-çırak ilişkisi içinde yürütülmeye devam edildiğinden çok sağlam hiyerarşik yapılar kurulur. Canı istemezse size hiçbir şey öğretmeyecek ve kendisinden hiçbir şekilde bunu hesabı sorulmaycak bir "hoca"yla karşı karşıya kalırsınız. Günün birinde - yine objektif kriterlere bağlanmamış, dolayısıyla kişisel hesap görmelere açık, yazılı değil sözlü- uzmanlık sınavınıza girecek olan, uzmanlık tezinizi değerlendirecek olan, akademik bir rota tutturmak isterseniz günün birinde doçentlik sınavınıza girme ihtimali olan, bölümde kadro alıp alamayacığınız konusunda söz hakkı olan da yine aynı hocadır. Sizin üzerinizde bunca gücü olan hocaya karşı sizin hiçbir gücünüz yoktur; bahsettiğim güç asimetrisi budur.
Asistanların hocalara karşı en büyük güçleri emekleridir aslında. Hocaların pek kıymetli -iktisaden- hastalarımnın her türlü kaprisini çeken de, her işini yapan da asistanlardır ama grev yapma hakları olmadığından bu güç onlar için bir pazarlık kozuna dönüşemez, oyuna bir parça denge gelmesinde hiçbir rolü yoktur. Böyle olunca asistan milletinin elinde ifşaat dışında yol kalmaz.
İfşaat yolunu ise tercih edecek asistan bulamazsınız çünkü herkesin bildiği sırları faş etmek "cüret"ini gösterecek asistanın başına neler geleceğini herkes bilir. Her şeye rağmen buna kalkışacak bir delibaş bulursanız, en kısa zamanda camiadan dışlanacağını görürsünüz. Burada sallanan en büyük sopa "kadro"dur. Akademimizde başka yerlerde yetişmiş adamları kadroya katıp bilgi-birikim-teknoloji transfer etme alışkanlığı yoktur ve herkes kendi bölümünden yetişmiş adamlara kadro verir. Liyakata dayalı olmayan bu adam seçme sisteminde birkaç aday içinde en şanslı olan, en baştan beri en çok susma becerisini göstermiş olan olabilir. Konuşmayı tercih edenin ise hiç şansı olmaz.
Böylece kendini besleyen bir pislik çukuru oluşmuş olur. Yaptıklarının yanlış olduğunu bal gibi bilseler de bu açıkça söylenince, söylenene değil söyleyene dikkat kesilen; söyleyeni doğduğuna pişman etmeye uğraşan adamlar bundan rahatsızlık duymayan ve oyunu onlarla birlikte oynamaya en baştan gönüllü adamları sisteme dahil ederek değişim ümidini en baştan hadım ediverirler. Sen, ben, bizim oğlan; güzelce geçinir giderler.
El altından yürütülen pislikleri açığa çıkarmaya uğraşan içeriden muhbirlerin (whistleblowers) nasıl korunacağı dünya çapında tartışılan bir meseledir. Özellikle büyük tazminatlarla sonuçlanan tütün ya da ilaç şirketleriyle ilgili davalarda ya da hükümetlerin pis işleri söz konusu olduğunda böyle bir adam genellikle mevcuttur ve genellikle başı belaya girer. Türk akademisi bugün içinde debelendiği vasatlık çukurundan çıkmak istiyorsa kurumların ya da kişilerin yanlışlarını ortaya koyma ihtimali olan böyle kişileri korumanın bir yolunu bulmak, eleştiriye açıklığı kurumsal kültürün bir parçası haline getirmek zorundadır. Vakıf üniversiteleri neyse ama bütçesi bizim cebimizden çıkan vergilerle sağlanan devlet üniversitelerinden "hocasının asistanı al gülüm ver gülümcülüğü"nden vazgeçmelerini, eleştiriye açık olmalarını ve kendilerine çekidüzen vermelerini beklemeye hakkımız var.
Not: Bu yazıya "akademide yer alan herkesi hakikat karşısında susan hoca yalakaları gibi gösteriyorsun" diye itiraz edeceklere cevabım, öyle bir amacım olmadığıdır. Bunun aksi insanlar olmasa zaten bügün elimizde olandan da beter bir akademiyle karşı karşıya olurduk ama maalesef halihazırda hocasıyla, asistanıyla bahsettiğim tipolojinin türk üniversite hayatında oldukça önemli bir yer kapladığı da bir gerçektir, benim dikkat çekmek istediğim nokta da budur.
Not: Bu yazıya "akademide yer alan herkesi hakikat karşısında susan hoca yalakaları gibi gösteriyorsun" diye itiraz edeceklere cevabım, öyle bir amacım olmadığıdır. Bunun aksi insanlar olmasa zaten bügün elimizde olandan da beter bir akademiyle karşı karşıya olurduk ama maalesef halihazırda hocasıyla, asistanıyla bahsettiğim tipolojinin türk üniversite hayatında oldukça önemli bir yer kapladığı da bir gerçektir, benim dikkat çekmek istediğim nokta da budur.
3 Eylül 2010 Cuma
Sizin doktorunuz ehil mi?
"Kırk türlü dümen dönüyor o işlerde" diyebilirsiniz ama kağıt üstünde sürücü ehliyeti alma işlemi Türkiye'deki uygulamalar içinde örnek teşkil etmesi gereken bir yapı sunuyor. Ehliyeti edinmek için gerekli olan eğitimi aldığınız kurumla, bu eğitim sonundaki yeterliliğinizi değerlendiren kurum farklı; kursa gidip eğitim alıyorsunuz ama yeterli düzeye gelip gelmediğinizi devlet denetliyor. Dahası kurslarda verilen eğitim farklı dahi olsa, sınav ortak ve standart olduğundan ehliyet sahibi olanların sahip olduğunu varsayacağımız bilgi ve becerilerin bir asgari müştereği var.
Sürücü ehliyetine verdiğimiz kadar önemi tababetin icra edilmesine vermiyoruz. Tıp fakültesi diploması alan her genci otomatik olarak teorik ve pratik açıdan yeterli ve ehil kabul ediyoruz. Türkiye'deki tıp fakülktelerinin sayıca az, eğitimlerinin ise standart olduğu dönemde belki kabul edilebilir bir durumdu bu ama artık öyle olduğunu düşünmüyorum. Üzerinde anlaşılmış, zorunlu bir çekirdek müfredat var olsa da tıp fakülteleri değişik eğitim sistemleri uyguluyor artık. Aynı organ sistemine ait farklı alanlardan kaynaklanan bilgilerin beraber verilip tek sınavla değerlendirildiği komite sistemi, her alanın eğitiminin diğerlerine paralel tutulmaya çalışılsa da ayrı ayrı verildiği klasik sistem, amfi derslerinden çok öğrencinin kendi araştırması ve problem çözmeye dayalı modüler sistem uygulamalarının tümüne örnekler bulmak mümkün artık tıp fakülteleremizde. Dahası hızla artan fakülte sayısı nedeniyle kimi fakültelerde yaşanan öğretim elemanı sıkıntısı, eğitimin kalitesi üzerine etkisi olduğu bilinen öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısının da büyük değişiklikler göstermesine neden oluyor. Kurumsallaşmanın tamamlanması ve sistemin oturmasının zaman alması da yeni kurulan fakültelerin mezunlarının yeterliliğine dair şüphelere neden olabiliyor.
Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, doktorlarımızın farklı kurumlardan aldıkları diplomalarla yetinmeyip, ulusal düzeyde yapılan, standardize edilmiş, teorik yeterlilik yanında pratik yeterlilik ve becerileri de değerlendiren bir lisans sınavına artık ihtiyacımız var. Dahası bu sınavı geçerek tababeti icra ehliyeti kazanan doktorların düzenli aralıklarla lisans yenileme sınavlarına alınarak bilgilerinin düzeyinin kontrol edilmesi ve yetersiz bulunmaları halinde meslek içi eğitime tabi tatulmaları her yıl binlerce makalenin yayınlandığı tıp alanında artık bir mecburiyet. Böyle bir uygulama, doçentliğini aldıktan sonra araştırmayla ilgilenmedikleri, kendilerini geliştirmeye son verdikleri sıklıkla söylenen tıp fakültesi hocaları için de uyarıcı bir etken olabilir; lisans elden giderse hocalık da gider.
İşlerini zorlaştıracağını düşünecek olsalar da bundan en çok fayda göreceklerin doktorlar olacağını zannederim .Mesleklerinin asgari standardını belirlemiş, "ben ne doktorlar gördüm, daha iğne yapmayı bilmiyordu" gibi garip şikayetler duymaktan kurtulmuş olurlar. Bilenle bilmeyeni, yapanla yapamayanı ayırt edecek bir sistem oluşturulursa rahat ederler.
Böyle bir sınavdan elde edilecek veriler tıp fakültelerinin verdiği eğitimin yeterliliğini değerlendirmek, gerekli düzeyin altında kalanları kendilerine çeki düzen vermek veya fakülteyi kapatmaya yönlendirmek açısından da niceliksel bir altyapı sağlayacaktır.
Bir doktor olarak "tıp fakültesinin kapısına eşeği bağlasam altı yılda doktor olur" devrinin bitmesini, meslektaşlarımın yeterliliğinin, niceliksel verilere dayanarak ve düzenli olarak, daha sıkı denetlenmesini tercih ederim. Şoförler kadar saygınlığımız ve güvenilirliğimiz olsa bana yeter.
Sürücü ehliyetine verdiğimiz kadar önemi tababetin icra edilmesine vermiyoruz. Tıp fakültesi diploması alan her genci otomatik olarak teorik ve pratik açıdan yeterli ve ehil kabul ediyoruz. Türkiye'deki tıp fakülktelerinin sayıca az, eğitimlerinin ise standart olduğu dönemde belki kabul edilebilir bir durumdu bu ama artık öyle olduğunu düşünmüyorum. Üzerinde anlaşılmış, zorunlu bir çekirdek müfredat var olsa da tıp fakülteleri değişik eğitim sistemleri uyguluyor artık. Aynı organ sistemine ait farklı alanlardan kaynaklanan bilgilerin beraber verilip tek sınavla değerlendirildiği komite sistemi, her alanın eğitiminin diğerlerine paralel tutulmaya çalışılsa da ayrı ayrı verildiği klasik sistem, amfi derslerinden çok öğrencinin kendi araştırması ve problem çözmeye dayalı modüler sistem uygulamalarının tümüne örnekler bulmak mümkün artık tıp fakülteleremizde. Dahası hızla artan fakülte sayısı nedeniyle kimi fakültelerde yaşanan öğretim elemanı sıkıntısı, eğitimin kalitesi üzerine etkisi olduğu bilinen öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısının da büyük değişiklikler göstermesine neden oluyor. Kurumsallaşmanın tamamlanması ve sistemin oturmasının zaman alması da yeni kurulan fakültelerin mezunlarının yeterliliğine dair şüphelere neden olabiliyor.
Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, doktorlarımızın farklı kurumlardan aldıkları diplomalarla yetinmeyip, ulusal düzeyde yapılan, standardize edilmiş, teorik yeterlilik yanında pratik yeterlilik ve becerileri de değerlendiren bir lisans sınavına artık ihtiyacımız var. Dahası bu sınavı geçerek tababeti icra ehliyeti kazanan doktorların düzenli aralıklarla lisans yenileme sınavlarına alınarak bilgilerinin düzeyinin kontrol edilmesi ve yetersiz bulunmaları halinde meslek içi eğitime tabi tatulmaları her yıl binlerce makalenin yayınlandığı tıp alanında artık bir mecburiyet. Böyle bir uygulama, doçentliğini aldıktan sonra araştırmayla ilgilenmedikleri, kendilerini geliştirmeye son verdikleri sıklıkla söylenen tıp fakültesi hocaları için de uyarıcı bir etken olabilir; lisans elden giderse hocalık da gider.
İşlerini zorlaştıracağını düşünecek olsalar da bundan en çok fayda göreceklerin doktorlar olacağını zannederim .Mesleklerinin asgari standardını belirlemiş, "ben ne doktorlar gördüm, daha iğne yapmayı bilmiyordu" gibi garip şikayetler duymaktan kurtulmuş olurlar. Bilenle bilmeyeni, yapanla yapamayanı ayırt edecek bir sistem oluşturulursa rahat ederler.
Böyle bir sınavdan elde edilecek veriler tıp fakültelerinin verdiği eğitimin yeterliliğini değerlendirmek, gerekli düzeyin altında kalanları kendilerine çeki düzen vermek veya fakülteyi kapatmaya yönlendirmek açısından da niceliksel bir altyapı sağlayacaktır.
Bir doktor olarak "tıp fakültesinin kapısına eşeği bağlasam altı yılda doktor olur" devrinin bitmesini, meslektaşlarımın yeterliliğinin, niceliksel verilere dayanarak ve düzenli olarak, daha sıkı denetlenmesini tercih ederim. Şoförler kadar saygınlığımız ve güvenilirliğimiz olsa bana yeter.
29 Ağustos 2010 Pazar
Akacak Mecra Bulamamak: Belediye ve Üniversite
Doğanın basit gerçeklerine kulak tıkarsanız gün gelir onlar sizi bulur. Siz suya akacak mecra bırakmaz, her yeri yol-köprü-bina ile doldurursanız o su gün gelir yolunu onların üzerinden geçe geçe bulur. Türk belediyeciliği suya akacak mecra bırakmamakla maluldür.
Aynı arıza üniversitelerde de başka şekilde tezahür eder. Her fırsatta belediyecileri eleştirme fırsatını kaçırmayan akademisyenlerimizin yuvası üniversite, kendi selinin patlayacağı ana mani olmanın yollarını geliştirmez.
Üniversitelerimiz temelde araştırma kurumu olmak yerine eğitim kurumu olmayı tercih ettiklerinden en önemli hizmet alıcı öğrenciler ve asistanlardır. Bu sıfatla her türlü eksikliği ve yanlışlığı yaşayarak tespit etme imkanı bulan bu kitleye, bu rahatsızlığını dile getirme yolları açılmaz. Sonra gün gelir, bu gençler patlar.
İki örnek vereyim:
1) Kasım 2009'da Hacettepe Üniversitesi "Nasıl Bir Üniversite?" başlıklı bir sempozyum düzenledi, asistanlar ve doktora öğrencileri adına da ben konuştum. Asistanlığımı bitirmek üzere olduğum günlere denk gelen konuşmada geride kalan 4.5 yılda gördüğüm ve beni rahatsız eden pek çok şeye, açıksözlü olmaktan çekinmeyen bir dille değindiğim bir konuşma yaptım. O zaman asistanlık yaptığım bölümden hiçbir hoca toplantıya katılmadığından başlangıçta pek bir tepki almadım. Yaklaşık bir ay sonra konuşmanın videosu internete konunca kıyamet koptu. Bölümün hocaları eleştirileri kendi üzerlerine alıp oldukça sinirlendiler, öyle ki ben artık uzmanlığımı aldığım bölüme gidemez haldeyim desem yeridir.
Asistanlık yaptığım süre boyunca ne bana ne de başka bir arkadaşıma bir kez olsun şikayetlerimizi dile getirme imkanı sunanlar, bu imkanı bulduğumda elimdeki fırsatı değerlendirmeme neden şaşırdılar anlamış değilim. Bu mecrayı kendileri yaratsa istedikleri gibi kol kırılıp yen içinde kalırdı belki. Onların sağlamadığı imkanı başka yerde bulduğumda yaptığımı, ifşaat ve bölümü zor durumda bırakma olarak gördüler. Beklemedikleri anda, onların haberi dahi olmadan sel tepelerine çöküverdi.
2) Haziranın son günü Hacettepe Tıp Fakültesi'nin mezuniyet töreni vardı. Dönem birincisi olan arkadaşımız öyle bir konuşma yaptı ki, o anda karşısında oturan hocaları ve diplomasını almak üzere olduğu okulu yerin dibine soktu. Buna benzer konuşmalar daha önce başka tıp fakültelerinde de yapıldı, hiçbir şey düzeltilmediğinden daha pek çok kez yapılır. Kötü anlatılan derslere, derse gelme zahmetine katlanmayan hocalara maruz kalan bu çocuklara bu dertlerini anlatma imkanı sunmayan ve artık müzminleşmiş bu sorunlara çözüm bulmaya gayret etmeyen hocalar öfkelenerek de olsa bu zehir zemberek konuşmayı dinlemek zorunda kaldılar. 6 yıl boyunca birikmesine kayıtsız kaldıkları sel bir anda tepelerine boşaldı.
Artık bu basit problemleri aşması gerek bu ülkenin. Suyun da, insanların da akacak mecraya ihtiyacı var. Bunu göz ardı edince felaket kaçınılmaz oluyor; belediyeyle üniversite arasında da fark kalmıyor.
31 Aralık 2009 Perşembe
Bir aşı bile yapamadık, yuh olsun bize!
Üniversitelerin yapabilecekleri, yapmaları gerekenler, topluma karşı sorumlulukları, ekonomiye olası katkıları meselelerinde kafa karışıklığımız milli bir hastalıktır ama bunun üniversiteleri yönetmekle görevli olanlara kadar sirayet etmiş olması gerçketen yürek paralayıcı.
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan Atatürk Üniversitesi'nin 2009-2010 akademik yılı açılış törenine "Aşı konusu tartışılıyor ama üniversitelerimizden ses çıkmıyor. Üniversitelerimiz ne aşı üretimine, ne ilaç üretimine, ne de tıbbi cihaz üretimini yardımcı olmuyorlar." demiş.
Kuş gribi meselesinde Uğur Dündar'a TÜBİTAK'tan çok itimat etmiş bu halk eminim bugün de bütün üniversiteler "aşı olun" diye bağırsa, aşı olmayan başbakanını örnek almayı daha uygun bulacaktır. Zira başbakanımız konu ile ilgili bütün literatürü incelemiş; aşıların güvenlilik açısından yeterince değerlendirilmediği, etkinlik konusunda da soru işaretleri olduğu hükmüne varmış ve bundan sonra aşı olmayacağını açıklamıştır.
Daha acı olan YÖK Başkanının üniversitelerden aşı üretmelerini beklemesi. Domuz gribi ekseninde başlayan tartışmaya oradan devam etmek gerekir herhalde. Sayın YÖK Başkanı acaba şu soruların cevaplarını bilmekte midir?
1) Böyle bir hastalık için aşı geliştirilmesi araştırmalarının yapılacağı ve aşı üretimi yapılacak bir laboratuvarın/tesisin biyogüvenlilik düzeyi ne olmalıdır? (bu kavramı merak edenler için: http://en.wikipedia.org/wiki/Biosafety_level ) (benim bildiğim en az 3)
2)Türkiye'de bu tarz araştırmalara uygun özelliklere sahip kaç tesis vardır? Toplam personeli kaç kişidir? Yıllık toplam bütçeleri ne kadardır? (benim bildiğim kadarıyla cevaplar: 0,0,0)
3) Böyle bir araştırmanın maliyeti ne kadardır?
Tıp ya da biyolojik bilimler kökenininden gelmeyen sayın başkanın bu kavramları duymamış olması elbette mümkün; ama bunlardan haberdar olmadan, memleketin bilimsel yatırımlarının planlamasında rol olması da imkansız. O mevkide oturan bir insanın, bu kadar temel ve basit kavramları öğrenmeden, bu kadar ciddi ve suçlayıcı sözler söylemesi biraz garip olmuş.
Bunca acı sözü bir masalla bağlayalım da, ağzımıza tekrar tat gelsin. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzaklarda bir ülke varmış. Bu ülkede cehaletin belli bir düzeyinden sonrası ancak eğitimle mümkün olurmuş. Yeterince eğitim alanlar profesör olur, bunlardan bazıları da yönetici yapılırmış.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)