17 Mayıs 2013 Cuma

HEKİMDER ve Ortak Akıl Toplantısı - 2

HEKİMDER'in Ortak Akıl Toplatısı'nda açıklanan kararların oluşturulma şekli, kararlara imza atan heyetin temsil gücü gibi konulara değinen bazı eleştiri ve sorularımı dün yazmıştım. Bugün de mecburi hizmete dair önerilerine değinmek isterim; biraz da özü, içeriği konuşalım.



Toplantı sonrası açıklanan sonuç bildirgesinde, mecburi hizmete “özde karşı olduklarını” belirten hekimler, ‘meslek icrasını engelleyecek şekilde diplomaya el koymanın; insan hakları ihlali olduğunu” ve mezun hekimlere diplomalarının bir ay içerisinde verilmesi gerektiğini belirtti. Bu durum gerçekleşene kadar; aşağıda belirtilen taleplerin, kısa vadede hayata geçirilmesi gerektiği dile getirildi:

1. Devlet hizmet yükümlülüğünü yapan hekimlere, bulundukları bölgenin puanı ve süresi göz önünde bulundurularak TUS ve YDUS sınavlarında ek puan verilmelidir.

2.Devlet hizmet yükümlülüğü bir defaya mahsus olmalı ve tekrarlanmamalıdır. Devlet hizmet yükümlüsü olarak geçirilen iş günü sayısı, gelecekteki yükümlülük süresinden düşülmelidir

3.Hekimler, “vatani görevlerini mesleklerini yaparak yerine getirdiklerinden mecburi hizmetle geçirilen süreç, vatani görevden sayılmalıdır. Bu iki görev birbirinden ayrı tutulmamalıdır.

4.Doğum izni devlet hizmet yükümlülüğünden sayılmalıdır.

5.Devlet hizmet yükümlülüğünü tamamlayan hekimlere, açıktan atama için ayrı bir kategoride başvuru olanağı sağlanmalıdır. Kurum içi atama ve açıktan atamada açılan münhal kadrolar ayrı tutulmalı ve kuralar arasındaki adaletsizlik giderilmelidir.


İlk itirazım bu pazarlık yapmaya razı hale dair. Daha önce de gördük bunu, Mecburi Hizmet Kongresi düzenlendi memlekette. Mecburi hizmetin kaldırılmasına yönelik olarak yapılacaklara dair bir eylem planı hazırlamak yerine, "mecburi hizmetle nasıl baş edilir"di kongrenin açıklanan planının içeriği. Şimdi bunu bir kez daha görüyoruz. Karşımızdakinin hukuksuz bir kanunu çıkaran meclis, onu adaletsizce yüüten hükümetler ve "uygundur, yürütmesinin devamına" diye karar veren Anayasa mahkemesiyle; yasama, yürütme, yargı bir arada topyekün devlet olması işin özünü değiştirmiyor. Karşımızdakinin gücünün büyüklüğü ise mücadele etmek yerine pazarlığa razı olmanın sebebi, o mecburi hizmet asla kalkmaz; bunu böylece bilelim. Yalnızca diplomayı değil; çalışma hürriyeti, ikamet özgürlüğü, angaryaya  tabi olmama hakkı, ailenin korunması hakkı gibi pek çok hakkımızı çalan bir yapı var. "Benim olanı geri ver" demek yerine hırsızla müzakereye oturup "tamam, şunlar sende kalsın, bari bunları ver" diye pazarlık yapmak bütünüyle anlamsız. Dahası, olur da istenen haklar alınırsa "DHY'ye tabi hekimlerimizin sorunlarını çözdük, DHY'nin yürütülmesinde bir problem kalmamıştır. Bu haliyle uzun süre devam etmesinde sakınca yoktur" dendiğinde nasıl itiraz edilecektir zaten her durumda kendini haklı görmeye alışkın otoriteye?

Diplomaların bir ay içinde verilmesi talebi de tek başına işlevsizdir. "Devlet Hizmet Yükümlülüğü görevini tamamlamayanlar mesleklerini icra edemezler" hükmü kanunda durduğu sürece, o diplomaları alıp, mecburi hizmette görev yaptığımız yerdeki duvarımıza asarız ancak. O hüküm kanundan çıkarıldığında ise mecburi hizmet işlevsiz hale gelir; yalnızca, kamuda çalışmak üzere başvuran doktorlara uygulanacak bazı atama kuralları haline gelir. Dolayısıyla, o hükmü kanundan silmelerini beklemek pek akıllıca olmaz.


Gelelim önerilere...

Beş öneriden dördünün ayrıcalık talebi olduğunun farkında mıyız?

Eşitlik ilkesi ayaklar altına alınıp, doktorlara, başka hiçbir meslek grubuna yapılmayan bir muamelenin yapılmasına itiraz ederken, o ilkenin bu kez doktorlar lehine çiğnenmesini talep etmek nasıl bir iştir? Akıl, izan bunun neresindedir?  


Erkek doktorların askerlikte geçen sürelerini mecburi hizmete veya mecburi hizmette geçen sürenin askerliğe sayılması fikri yeni değil. HEKİMDER'in kurucularından olan ve dernek yönetiminde görev alan Dr. Özgür Niflioğlu'nun kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı asistanhekim.org'un facebook sayfasında gündeme gelmişti bu öneri yaklaşık bir yıl önce. Ben de bu blogda "Doktorların ayrıcalık talep etme hakkı yoktur" başlıklı bir yazı yazarak itiraz etmiştim, bu yazı asistanhekim.org'da da aynen yayımlanmıştı. Bir yıl sonra aynı ayrıcalık talebiyle ve daha fazlasıyla tekrar karşılaşmış olmak beni çok şaşırttı. Ortak akıl arayışında olduğunu beyan eden bir derneğin, o eleştirileri göz ardı etmiş olması düşünülemez sanırım. Yanılıyor muyum? 

"Askerlik, DHY  yerine sayılsın" demek en başta kadın meslektaşlarımızın hakkını çalmaktır. Bir yıl önce bunu söylemiştim, hala arkasındayım. "Öyleyse, kadın meslektaşlarımız için de bir ayrıcalık talep edelim" diyerek mi doğum izinlerinin mecburi hizmet süresinden düşülmesi talep edilmektedir? Ya doğurmayan, doğurmak istemeyen veya doğuramayan meslektaşlarımız ne olacak? Devletin tüm memurlarına uyguladığı kurallardan burada da bir ayrıcalık talep etmekle kalmayıp, kadın meslektaşlarımızı da doğuranlar ve doğurmayanlar diye ayırmak gerçekten kabul edilebilir mi geliyor bazılarımıza?

TUS'un ve YDUS'un başlatılmasındaki hedeflerden birinin (belki en önemlisinin) çeşitli torpil/kayırma girişimlerini bertaraf ederek mevcut kadrolara talip olanlar arasındaki rekabeti eşit ve adil hale getirmek olduğunu hala hatırlıyoruz, değil mi? Hal böyle iken, bugün o eşitlik ve adaleti bozacak bir uygulamayı bizzat doktorlar olarak talep etmemiz nasıl bir düşüncenin ürünüdür merak ediyorum; açıklamaya muhtacım. Bu öneriyi yapanları dinlemeyi çok isterim.

Açıktan atamalarda özel statü istemenin de hem doktorlar dışındaki memurlara, hem de mecburi hizmet yapmamış meslektaşlara karşı bir ayrıcalık talebi olduğunun farkındayız değil mi?

Bu önerilerin kabulü halinde oluşacak durumu hayal edelim mi birlikte? 

- Askerlik yapan erkek doktorlar, sizin için mecburi hizmet kısaldı. Hadi yine iyisiniz.
- Doğum vaktini mecburi hizmete denk getirebilen doktorlar, siz de iyisiniz. Sizin izni de mecburiden sayıyoruz, sizin süreler de kısaldı.
- Askerlikten muaf erkek ve doğurmayan veya doğuramayan kadın doktorlar! Kusura bakmayın kıymetli hekimler; siz devlet nasıl emrediyorsa öyle yapacaksınız mecburi hizmeti. Neyse üzülmeyin, belki TUS/YDUS için sağlanan ayrıcalıklardan faydalanırsınız. Olmazsa, mecburi bitince atamalarda bir ayrıcalık yaparız size.

Gerçekten eşitlik içinde ve huzurlu bir meslek ortamı tablosu(!)


Zalime itiraz etmek yerine, onunla bana ayrıcalık yapması için pazarlığa oturup benim dışımda kalanlara yapacağı zulme -dolaylı biçimde de olsa- ortak olmak benim ne aklıma, ne vicdanıma, ne de hukuk anlayışıma sığıyor. Dilerim bu önerileri yapanlar da bir kez daha düşünürler bu önerilerin gerçekleşmesi için çalışmaya başlamadan önce.



İsmail Burak BAL
Doktor, Tıbbi Farmakoloji Uzmanı




Not: Bu önerilerin açıklanmasından sonra hem HEKİMDER, hem de asistanhekim.org "Türkiye Cumhuriyeti Devleti diplomalarını rehin tutarak, doktorları zorla çalıştırmaya tabi tutmaktadır" içerikli mesajları pek çok dilde, Facebook ve Twitter sayfalarında paylaşarak bir komuoyu oluşturma çabasına girişti. Pazarlık yapmak yerine, mecburi hizmetin kaldırılması için çalışmayı daha doğru bulan biri olarak bu girişimleri için kendilerine teşekkür ederim; doğru olan bu yolda devam etmektir sanırım. Önerilerini bir kez daha gözden geçirmelerini tekrar rica ederim.



----------------------------

Çıkar çatışması açıklaması: Üyesi olduğum tek meslek örgütü Türk Farmakoloji Derneği'dir. TTB'ye veya hekim hakları konusunda çalıştığını belirten herhangi bir derneğe üye değilim. Herhangi bir siyasi partinin üyesi değilim. Halihazırda işsizim; dolayısıyla, HEKİMDER'in çalışmalarından zarar görmesi muhtemel bir kuruluşun çalışanı da değilim.






16 Mayıs 2013 Perşembe

HEKİMDER ve Ortak Akıl Toplantısı - 1

Geçtiğimiz aylarda kurulan Hekimler Derneği (HEKİMDER), geride kalan haftasonunda İstanbul'da "Ortak Akıl Toplantısı" adı verdikleri bir buluşma düzenledi. Bu buluşmaya dair kendi internet sitelerinde yer verdikleri haberi şu linkten okuyabilirsiniz:


Bir hekim olarak, Hekimler Derneği gibi hepimizi temsil ediyormuş izlenimi veren bir ismi kullananlara kimi sorular sorma, kimi eleştirilerde bulunma hakkım olduğunu düşünüyorum. Bunun ötesinde, kamuya açık bir dernek söz konusu olduğunda yalnızca bir vatandaş olarak bile buna hakkım vardır düşüncesindeyim.

Öyleyse, başlayayım.

Haberin bir kısmı şöyle:

"12 Eylül’den bu yana, devletin hekime saygısızlığı kurumsallaştırdığını ifade eden Akgül, gelecek hafta “Evrensel Hekim Hakları Beyannamesi”ni açıklayacaklarını ve bu Beyanname’nin HEKİMDER’in Anayasası olacağını söyledi."


“Evrensel Hekim Hakları Beyannamesi” ifadesi yalnızca bana mı biraz iddialı geliyor acaba? 

Türk Dil Kurumu'nun Büyük Türkçe Sözlük'ünde "evrensel" sözcüğü için sıralanan anlamlara bir bakalım:

sf. 1. Evrenle ilgili. 

2. Bütün insanlığı ilgilendiren, âlemşümul, cihanşümul, üniversal: Çağımızın evrensel bir yaşantısıdır yalnızlık, çünkü bütün insanlar yalnızdır. -S. Hilav. 

3. zf. Dünya ölçüsünde, dünya çapında: Evrensel düşünüyor. 

Burada, bizi ilgilendiren ikinci ve üçüncü anlamlardır sanırım. Bütün insanlığı ilgilendiren ve/veya dünya ölçüsünde bir metin, bir haklar bildirgesi yayınlamak ulusal çapta bir derneğin yapabileceği bir şey değildir sanırım. Dünyanın her yerinden, her fikirden temsilcinin katıldığı bir oluşumla/komisyonla bunu yapmak daha uygun düşer herhalde.

"Gelin, işin boyutunu biraz küçültelim; "Ulusal Hekim Hakları Beyannamesi" diyelim" desek dahi sıkıntıyı defetmiş olamayız korkarım. Bunun için bile ulusal ölçekte yeterli temsili sağlamak gerekir. Yalnızca dernek üyelerini değil, dernek dışından pek çok hekimi de içeren; temsil gücü yüksek bir heyet oluşturmak gerekir. 

Bu durumda HEKİMDER'de örgütlenen meslektaşlarıma sormak isterim:

1) Ortak Akıl Toplantısı'na katılan ve bu metnin hazırlanmasında emek/katkı veren meslektaşlarımızın toplam sayısı kaçtır?

2) Katılımcılardan kaçı derneğinize üyedir? Üye olmayan katılımcı sayısı kaçtır?

3) Katılımcıların ve/veya beyannameyi hazırlayanların tam listesini açıklayacak mısınız? Bu kişiler kimdir ve temsil güçlerinin kaynağı nedir?

4) Açıklayacağınızı bildirdiğiniz ilkeler konusunda oybirliği sağlanmış mıdır? Sağlanamamış ise çekincelere veya itirazlara sebep olan hükümler nelerdir? Bu itirazların sahipleri kimlerdir? Bu çekince veya itirazları da açıklayacak mısınız? (Görüşme tutanaklarının tamamı da açıklanabilir elbette)

5) Bu beyannamenin Türkiye'deki tüm doktorlar adına söz söyleme iddiası devam edecekse, beyannameyi daha geniş bir hekim kitlesinin oyuna sunma ve ortak metin olarak kabülünü sağlama konusunda bir planınız var mı? Gerekirse diğer hekim örgütleriyle de yardımlaşarak tartışmaya katılan hekim sayısını artırmanın yollarını arayacak mısınız?



Kişisel fikrim sorulacak olursa; önerim, beyannameye ilk aşamada "HEKİMDER İlkeler Bildirgesi" gibi yapılan işin boyutlarının dışına taşmayan bir isim verilmesidir. İleride daha çok hekime ulaşılır ve bu ilkeler üzerinde meslektaşların çoğunun katılımıyla bir fikir birliği elde edilirse, bunu gerçekleştiren platform(lar) adına, "Ulusal Hekim Hakları Beyannamesi" ismiyle bu metin veya geliştirilmiş/düzeltilmiş bir hali açıklanabilir.

Yukarıdaki sorular yalnızca açıklanacağı bildirilen beyanname ile sınırlı değil elbette. haberde yer verilen önerilerin oluşturulması süreci için de benzer sorular sorulabilir.
  
Haberin geri kalan kısmında yapılan önerilere dair de pek çok eleştiri getirilebilir. Öze dair o eleştirileri bir başka yazıya bırakıp, bu yazıyı yapılan işin şekline dair eleştiri ve sorularla kısıtlamak isterim.

Dilerim sorularıma cevap almam mümkün olur.


İsmail Burak BAL
Doktor, Tıbbi Farmakoloji Uzmanı



----------------------------

Çıkar çatışması açıklaması: Üyesi olduğum tek meslek örgütü Türk Farmakoloji Derneği'dir. TTB'ye veya hekim hakları konusunda çalıştığını belirten herhangi bir derneğe üye değilim. Herhangi bir siyasi partinin üyesi değilim. Halihazırda işsizim; dolayısıyla, HEKİMDER'in çalışmalarından zarar görmesi muhtemel bir kuruluşun çalışanı da değilim. 

10 Mart 2013 Pazar

Yamyamlık



Yamyamlık, türdeşlerinin sade etinden değil, sütünden, yününden, emeğinden ve zamanında da bencilce yararlanmaktır icabında. Bu kısa yazıda, bir tabip odasının bu fikri nasıl hayata geçirdiğini irdeleyeceğim kısaca. Tabip odalarının içler acısı haline bir örnek de olacaktır.

Ankara Tabip Odası (ATO) hakkında tek bildiğim, intörn hekim haklarının tanınmasına yönelik yasa çalışmalarına olan katkısıydı. Bu konuda haklarını teslim ederim. Öte yandan aynı tabip odası, aynı tıp öğrencilerine yönelik bir yamyamlık hareketine girince işin şekli değişti. İlk kez Ocak 2013’te fark ettiğim bir ilanda ATO, ‘Değerli tıp fakültesi öğrencileri, hekim bir ailenin evinde, çocuklarıyla zaman geçirerek veya derslerine yardımcı olarak harçlığınızı kazanmak ister misiniz?’ diye sesleniyordu.



İlanın orijinali için tıklayınız


Bu ilan hala geçerlidir. Oldukça masum ve hatta yardımsever görülebilecek bu teklifin olası sorunlarına ilişkin ATO’ya yönelttiğim sorulara ise cevap alamadım. Bu soruları burada bir kez daha sormak ve sorularıma cevap almak isterim.

  • Hekimliğin meslek ve özlük haklarını gözetmesi gereken bir kuruluşun, hekim adaylarını ait olmadıkları bir mesleğe teşvik etmesi etik midir?
  • Hekimlerin işverenliğinde çalışacak tıp öğrencilerinin istismarını nasıl önleyeceksiniz? 
  • Teklifiniz, öğretim üyesi, öğretim görevlisi ve asistan olan hekimleri, öğrencilere karşı çıkar çatışması içine sokabilir mi? 
  • Çocuk bakıcısı arayan hekimlerden komisyon alacak mısınız? 
  • Tıp öğrencilerine verilecek ücreti ve çalışma şartlarını neden ilana yazmadınız? Bu öğrenciler, asgari ücretin altında, sigortasız ve kayıt/yasa dışı olarak mı çalıştırılacaktır? 
  • Bir tabip odasının görevleri arasında, üyelerine çocuk bakıcısı aramak var mıdır? 
  • Tıp öğrencilerinin ‘harçlığı’na katkı için burs bulma yoluna başvurdunuz mu? 
  • Tıp öğrencileri için başka tür ‘işler’ bulmak da gündeminizde midir?



Sonsöz: 

ATO’nun aracılık etmeye soyunduğu ve iyi niyetli görünen bu meselenin, etik ve hukuki açıdan belirsizlikler içerdiğini, dolayısıyla istismara ve kötü niyete açık olduğunu düşünüyorum. Paraya ihtiyacı olan ve hakettiğinden azına razı olacak bir tıp öğrencisi, kaçak işçi olarak çalıştırılırken kaza geçirirse, ‘harçlığı’ ödenmezse, işi bırakma durumunda işvereni tarafından sınıfta bırakılmakla tehdit edilirse, para yerine not verilmesi gibi tekliflerle karşı karşıya kalırsa ATO bunun sorumluluğunu alabilecek midir? Hekimliğin kölelik haline getirildiği bir ortamda köle kervanına tıp öğrencilerini de katmaya aday bir uygulamayı ortaya çıkaran ATO, yasanın hükmettiğinin tam aksi bir işi vazife edinmiştir. Hekim çocuklarının daha iyi ve daha ucuza bakılması için tıbbiyelilere layık görülen bu muamele, kabul edilemez.


Az Laf Bol Kuru


Editörün Notu:

ATO, başlıca görev ve yetkilerini şurada açıklamış. Yazıda incelenen uygulamanın bu görev ve yetkiler arasında olmadığı kesin. "Başlıca" demişler; diğerleri nedir, bilemiyoruz. Belli ki, diğer görevleri arasında böyle şeyler de var (!)

Bu meseleyi dert edinip bu yazıyı yazan Az Laf Bol Kuru'ya bir doktor olarak teşekkür ederim. Kendisinin Tumblr'daki işlerine http://azlafbolkuru.tumblr.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.




3 Ocak 2013 Perşembe

Tez(ek)




Bu, klasik bir akademi hikayesidir ve benim hikayem olmadığına memnunum.

Hayvan deneyi yapmak ile bir insanı ameliyata almak arasında fazla fark yoktur. İkisinde de önce neyi, neden yapmak gerektiğine karar verirsiniz; yani hipotez kurarsınız. Sonra işlemin nasıl yapılacağını değerlendirirsiniz, yani yöntemi oluşturursunuz. "Canlı bu yöntem için uygun mu? Ben bu işi yapmayı biliyor muyum? Fiziki şartlar ve malzeme mevcut mu? Gerekli personel organize edildi mi? Para, zaman ve hukuki yeterlilik sağlandı mı?" gibi soruları kendinize sorarsınız. Sonra işlemi yapar ve sonuçları değerlendirirsiniz. En son ise tüm süreci gözden geçirirsiniz. Bu aşamalardan birini bile düzgün yapmazsanız deneyiniz (veya ameliyatınız) başarısız olur. Nasıl bir cerrah yetişirken yığınla şeyi öğrenmek ve uygulamak zorundaysa hayvan deneyi yapacak kişi de benzer bir yetkinliği ve tecrübeyi kazanmak zorundadır. Klinisyenlerin (hastalarla ilgilenen doktorların) hayvan deneylerini genelde hafife alışı, bilgi eksikliğini daha en baştan gösteren cahil cesaretiyle meseleye bakmalarından ileri gelmektedir. Hikayemiz bu konuya güzel bir örneği anlatıyor.

Olaylar, bir tıpta uzmanlık asistanının bölümümüze tez yapmak üzere gelmesiyle başlıyor. Cerrahi bölümler asistanı olan ve deney hayvanı kullanarak tez yapmayı planlayan kişi, labımızda civciv kesmek suretiyle tezini ifa etmek niyetindedir. Hikaye daha başından komik. Zira kendisi uzatma sürelerini dahi DOLDURMUŞ bir asistan ve tezini yapacak zamanı olması için yeterlilik sınavından çaktırılmış. Kısa ön görüşmede öğrendiğimiz, deney hayvanları etik kurulunun civciv embriyosunu hayvandan saymayarak onaya gerek görmediği, arkadaşımızın herhangi bir proje desteğinin bulunmadığı ve daha önce HİÇ hayvan deneyi tecrübesi olmadığı. Bir klinisyen olarak arkadaşımızın bizden beklentisi ise tezin deneysel aşamalarının birkaç HAFTADA bitmesi. Büyük harfle yazdığım kelimeler, işin baştan boka saracağının kanıtı aslında. Ancak arkadaşımızın tezine yardım edilmesi konusunda karar çıkar ve bendeniz lab sorumlusu olarak işe başlarım.

Labdaki ilk günde, arkadaşın dünyadan bihaber oluşu tescillenir. Bırak deneysel aşamaları yürütmeyi, temel laboratuvar kurallarını bile bilmemektedir kişi. Deneyde kullanılacak civcivler ise bir tavuk çiftliğinden alınmış, türü ve yetiştirilme koşulları bilinmeyen hayvancağızlardır. İlk civciv açılır ve felaket başlar. Zira civcivin planlanan damarının alınması, mevcut teknik şartlarla kotarılamaz. Arkadaşa yardım için gelen üçüncü bir bölümün hocası, işleri daha da karıştırır. Laboratuvarda distile suyun ve oksijen tüpünün bitmesi, civcivlerin aşırı sıcaktan ölmesi, türlü türlü damarın keyfe göre denenmesi, deney protokolünün ve literatür taramasının olmadığının anlaşılması, arkadaşın laba öğleden sonra ikide gelmesi gibi olaylar neticesinde bırak tez deneylerine geçmeyi, düzgün bir tane yanıt bile alınamaz. Bütün bunlar olurken tez danışmanının ortalıkta hiç görünmediğini söylemeye gerek yok herhalde.

Sorunları önem sırasıyla saptayalım:
  1.   Tez danışmanı sıfatlı kişinin namevcudiyeti.
  2. Arkadaşımızın literatürü hiç okumaması, hayvan çalışması yapmayı bilmemesi,  protokolü ve süresi olmayışı.
  3.  Etik kurulun görüş vermemesi.
  4.  Gerçek dışı beklentiler.
  5.  İş bölümünün baştan planlanmaması.
  6.  Teknik imkanların uygunluğunun sorgulanmaması. 

Neticede arkadaş labımızı hayal kırıklığı ve kızgınlık içinde terk etti. Döner mi bilmem. Kendisinin yerinde olsam, gider bir dosya tezi yapar, sonra da uzmanlığımı alıp vatan hizmetine koşardım. Her tıp asistanının tez yapmak zorunda olması ve mecburi hizmet varlığı da sorunlar içinde ayrıca irdelenebilir. Ancak sonuçta olan civcivlere, boşa harcanan malzemeye ve bu işe vakit harcayan insanlara oldu. Benim siz daha şanslı insanlara önerim ise ayağınızı yorganınıza göre uzatmanız. Türkiye bilimsel etkinlik yapmak için neredeyse imkansız bir ülke. Ama ruh hastasıysanız ve böyle işlere girecekseniz gerçekçi bir planınız olmalı. Bilimsel gereklilikler yanında sosyal ve politik beklentilerin de karşılanması gerektiğini çok güzel gösteren bu örnek tez hikayesi, dilerim işinize yarar.


Yazan: Az Laf Bol Kuru


 (Herhangi bir işe başlamadan önce, onu nasıl bitireceğini öğren)




Editörün notu: Blogun yeni yıldaki ilk yazısı da yine bir misafir yazardan geldi. Ben giderek tembelliğe alışıp, editörcülük oynarken yeni bir yazar daha kazandık. Yazarımız "Az Laf Bol Kuru"nun Tumblr'daki işlerine http://azlafbolkuru.tumblr.com adresinden ulaşabilirsiniz. 

6 Ekim 2012 Cumartesi

Kısa kısa - VI


I)Provokasyona gelmek ve linç milli spor adeta. Bunlara karşı eğitime erkenden başlasak iyi olurdu. “Ayşe provoke olma”, “Ali linç etme” gibi fişler hazırlayalım mini mini birler için diyeceğim ama okuma fişi de kaldırıldı galiba. Nasıl yapsak?

II)“Harfiyat” yazan arkadaşlar var ama öyle bir sözcük sözlükte bile yok. “Hafriyat” demeye çalışıyorlar galiba.


III)Neden bilmem, doktorla konuşan hastalar ve hasta yakınları “kusmak” fiilini kullanmaktan kaçınıyorlar. Bizim çocuklar hiç kusmuyor, hep “isti(ğ)far” ediyorlar. Tamam, nazik olmaya çalışmak güzel de, o fiilin de doğrusu “istifra”. Nazik olacağım derken, dili yanlış kullanıp rezil olmaya gerek yok. Kusmak gayet güzel bir fiilimizdir, söz konusu derdi güzelce anlatır. “Bizim çocuk sabahtan beri 3 kez kustu” demekten çekinmeyiniz, doktorunuz kızmaz (zaten haddi değil), ayıplamaz (Bu paragrafa “doktor halkımıza cahil dedi, aşağıladı” yorumu yapacak zeka küpü arkadaşlar çıkmasını bekliyorum).


IV)Dil zabıtasına dönüştüm. İki seferdir yazılarda yazım hatalarına değiniyorum. Çok bilmişliğin gereği yok, biliyorum ama insanın sabrının tükendiği bir yer de var hani. Gazete yorumları, Twitter, Facebook fark etmiyor; hangi mecrayı bulursak orada fikir beyan etmeye pek meraklı olduk ama kamuya açık alanda açıklama yapacak kadar bilgisine, fikrine, eğitimine güvenen insan “dahi anlamındaki de”yi ayrı yazmayı beceremeyince bende sigorta atıyor sonunda. Huysuz amca performansıma burada son vererek yeni bir konuya geçiyorum. 


V)Yukarıdaki paragrafı yazmamın üzerinden ancak 10-15 dakika geçmişti ki Mehmet Ali Birand, Twitter’da “Tweet'lerimdeki harf hatalarima takilanlara bayiliyorum. Sanarsiniz ki ,kendileri hic hata etmeyen isvicre saati!!! Biraz rahat olun lutfen!” yazdı. Bunu yazan kişi her gün gazetede yazı yazıyor, haber sunuyor, belgeseller hazırlamış, kitaplar yazmış.  Kısacası ekmeğini ”dil”den yiyor. Dilin kullanımı konusununda dikkat ve özen bekleyeceğimiz birileri varsa, tam da Birand gibilerdir sanırım ama o bunu söyleyebiliyor. Sonra bana “abi niye deliriyorsun” diye soruyorlar, gel de delirme.


VI)Kıymetli bakan Egemen Bağış “Gazetenin biri Başbakanımızı 1500 kişinin koruduğunu iddia etmiş. Çok ama çok yanlış. Başbakanımızı milyarlarca insanının duaları koruyor.” yazdı 06.10.2012 tarihinde Twitter’da. Buna göre:


a) Tüm İslam alemi desek, milyarlarca kişi etmiyor. Sanırım tüm Çin ve Hindistan ahalisi de olaya katılmış (Afrika?). Onların duaları da makbulmüş demek Allah katında. Bu konuda hüküm vermek Allah'tan gayrı kimseye düşmez ama İslamda öyle miydi yahu?).

b) Eğer bakan haklı ise, vergilerimizle boş yere adam istihdam ediliyor. Sayın bakana önerim, o korumaların işlerine son verilmesi ve oradan tasarruf edilen paraların Avrupa’ya gidecek  öğrenciler için bir fona aktarması hakkında bir önerinin hazırlanması  için gerekli işlemleri derhal başlatması olacak bu durumda. Nereden baksan, her sene 1000 öğrenciyi daha, sürünmeyecekleri kadar bir parayı ceplerine koyarak, Avrupa’ya tahsile göndermiş oluruz. Son zamanlarda hiçbir şey yapmadığı iddia edilmeye başlanan Bakanlık da Avrupa Birliği ile ilişkilerde dev bir icraata imza atmış olur.

c) Yok eğer korumalar lazım ise, Sayın Bakan mübalağanın sınırları konusuna özen göstersin. İslam ifrattan da, tefritten de sakınmayı öğütler; söz sanatları tam da bu öğüdün tutulacağı bir meseledir.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.