20 Aralık 2011 Salı

Kölelik Günlükleri - Gün 004-016

Hiçbir şey yapmadım.
Gerçekten yapmadım çünkü yapacak bir iş yok.
Önümüzdeki bir ay için tek işim toplamda 3 saat ders anlatmak, onlar da önümüzdeki hafta.
Bu hafta tüm işim o dersler için sunum hazırlamak.

Ayın on beşinde ilk maaşım yattı. Doktorların çok para kazandığı yalanını her gün duyup okumaktan gerçek zannetmeye başlayanlar için şaşırtıcı olabilir ama geçen aydan devreden 10 günle birlikte 40 günlük maaşım 2041 TL, yani üniversitede çalışan bir uzman doktorun aylık maaşı yaklaşık 1600 TL. Yeni başladığım için döner sermaye yok, önümüzdeki ay o da eklenince toplamı 2500 TL'ye belki yaklaşır.

Günlerim geride bıraktıklarımı düşünmek, burada oluşumda ufacık da olsa bir rolü olan tanıdık-tanımadık herkese (ki bunların toplamı yaklaşık olarak ülke nüfusunun yarısı ediyor) öfkelenmek ve onlardan nefret etmek, bu kadarcık parayla işleri nasıl döndürürüm diye hesap yapmakla geçiyor.

Gurur duy Türkiye, bu senin eserin.
18 yaşında iken akademisyen olmak isteyen idealist genç bir adamdan, 32 yaşında üniversitede zorla çalıştırdığın ve bu ülke için hiçbir şey yapmak istemeyen bir adam yarattın.

15 Aralık 2011 Perşembe

Kölelik Günlükleri - 07.12.2011 - Gün 003

Hiçbir şey yapmadığım ilk iş günüdür bu.


Sabah bütün eşyamı toplayıp polisevinden ayrıldım ve fakülteye geldim. Bilgisayarı açtım ve öğle tatiline kadar internette bir şeylere bakındım çünkü bana verilmiş, uğraşacağım hiçbir iş yoktu.


Öğle tatilinde ilk kez yemekhaneye gittim. Sıraya girdim. Fakülte Sekreteri gelip diğer sıraya girmem gerektiğini söyledi, hocaların sırası ayrıymış. Hcaların oturduğu kısma davet etti ama benim için orada oturmanın uygun olmadığını belirterek normal masalardan birine oturdum.


Hacettepe Tıp'ın en nefret ettiğim özelliklerinden biri kaskatı kast sistemiydi. Bunun en doğrudan gözlenebileceği  durum ise grupların öğle yemeklerini nerelerde yedikleri ve bu sırada nasıl birbirlerine temas etmedikleriydi. Faküktenin ilk üç sınıfındaki öğrenciler genelde yurt sokağındaki mekanlara giderlerdi (eskiden geyik cafe vardı ama sonradan kapatılıp yeri bir kahve zincirine kiralandı). Hastane içinde zaman geçiren Dönem 4 ve 5 öğrencileri sncak veya sub-snack'e takılırdı. Yemekhane intörnler ve asistanlar içindi. Öğretim görevlilerinin ise ayrı yemekhanesi vardı. Kimi zaman bazı hocalarımız bizi oraya götürdüklerinde, diğer hocalardan yadırgayan gözlerle bakanlar olurdu.


Burada böylesi bir fiziki ayrım yok ama mekan kendi içinde bölünmüş. Aynı büyük salonun içinde hocalar için ayrılmış masalar var, kimi sıraya bile girmeksizin doğrudan bu masadaki yerine geçiyor ve yemeği ayağına götürülüyor. Öğrenciler bildiğimiz dört gözlü metal tabldot kaplarında yemeklerini alırken hocalara tabak ve tepside yemek sunuluyor. 


Ben hocalarla oturmadım, sıraya girip yemeğimi aldıktan sonra öğrencilere ayrılan kısımda bir masada tek başıma yedim yemeğimi; her gün de aynı şeyi tekrarlıyorum. Bu, tevazu veya öğrencilerle kaynaşma isteğinden kaynaklanan bir şey değil. Bir masada oturmak ve lokma paylaşmak insanoğlunun en kadim geleneklerinden biridir; dostlar ve denkler arasında bir barış ve arkadaşlık göstergesidir. Ben buradakilerle dost olmadığım gibi, onlara denk olduğuma da inanmıyorum. Buraya zorunlu hizmetle gönderilmiş bir adam olarak köle olarak adlandırılmamı ağır bulacakların bile kullanabileceği en hafif tabir hizmetçidir ve hiçbir kültürde köleler ve hizmetçiler efendileriyle aynı masaya oturmazlar. Bu nedenle bana uygun olan yerin hocalar masası olmadığını düşünüyorum.


Bunları düşünerek geçen öğle yemeğinden sonra odama döndüm. Mesai bitene kadar hiçbir şey yapmamaya devam ettim. Yine kimseyle tek satır konuşmadım. Sonra toparlanıp çıktım ve akşam kalacağım Bayındırlık Misafirhanesi'ne doğru yola koyuldum. Bilmediğiniz bir şehirde, hava karardıktan sonra, bilmediğiniz bir adresi bulmak kolay olmayabiliyor. Biraz kayboldup arandıktan sonra buldum ve odama yerleştim. Afyon'a ayak basışımdan beri ilk kez yıkandım, traş oldum. Böylece bitti köleliğin üçüncü günü. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

Kölelik Günlükleri - 06.12.2011 - Gün 002

Köleliğin ikinci günü bilmediğim bir şehirde aranıp durmakla başladı. Bana tahsis edilmiş olan hücrenin güvenlik görevlilerinde durandan başka bir anahtarı olmadığından, bu anahtarı bir tutanak ile teslim almıştım ve bir anahtarcı bularak bir kopyasını yaptırmam gerekiyordu. Aynı zamanda, personelin maaşlarının yattığı banka şubesini bulmam ve orada bir hesap açtırıp, hesap numarasını bildirmem gerekiyordu. Şehir merkezinde hiç de gönüllü olmadığım uzunca bir tura dönüşen aramalar sonucu bu iki işi de hallettim, karnımı doyurdum ve kampüse döndüm. 


Yaptırdığım anahtarlar kapıyı açmadı. Görevli arkadaşlar gelip bir de kendileri denedikten sonra kilidin  göbeğinde arıza olduğuna karar verdikten sonra göbeği değiştirip anahtarları bana teslim ettiler. Bir kopyayı güvenlik görevlilerine teslim ederek, tutanağa da anahtarı teslim ettiğimi not ettirdim.


Böylece ikinci kölelik günümdeki mesaimin sonuna gelmiş oldum ama polisevine gitmek de içimde gelmiyordu. En azından saat yediye kadar buralarda oyalanarım düşüncesindeydim. Mutat sigara turlarımdan birinden dönerken ana giriş kapısından girince tam karşıda kütüphanenin yerleştiği fark ettim ve ufak bir keşif turuna başladım.


Kütüphane yaklaşık 5x10 metre büyüklüğünde bir alan. %80'i masalara ayrılmış durumda zira kaynaklara ayrılan alanın fazla olmasına gerek yok, pek kaynak yok. Kapıdan girip hemen sola dönünce ilk rafta şu güzellikle (!) karşılaştım:





Nedir bu diyecekler için açıklayayım. Bu kimyasal maddeler satan bir firmanın katalogu. Laboratuvar işi yapanların aşina olduğu bir şeydir kendisi zira size lazım olan malzemenin kod numarasını arayıp, fiyatını da öğrenip sipariş veririken sıkça kullanılır. Tabi burada önemli olan katalogun olabildiğince güncel olmasıdır zira portföydeki ürünler de,  fiyatları da her yıl değişir. Son yıllarda bu bilgilerin en güncel haline ulaşmanın daha kolay bir yolu olan internet yaygınlaşınca bu katalogların biraz gözden düştüğünü söylemekte de fayda var elbette. Asıl önemli olan bunun bir kütüphanede yer verilecek "kaynak eser" statüsüne nasıl yükselmiş olduğuna anlam verememem. Üstelik katalog yeni de değil, kütüphaneye girişi (sırtındaki etiketten de görülebileceği üzere) 2003; bari güncelini edinseydiniz yahu.




Raflar arasında gezinip farmakoloji kitaplarını  bulmaya çalıştım ama nafile, ortada yoktular. Az ilerideki katalog tarama bilgisayarına gidip, arama anahtar sözcüğü olarak  "farmakoloji" yazınca bu durum daha anlaşılır hale geldi. Yalnızca 14 eser geldi, bunların yaklaşık yarısı online erişilebilir kaynaklar olup, basılı halleri raflarda yer almıyordu. Yine de konu kodunu buradan öğrenmiş oldum ve o rafı aramaya başladım. Akşamın asıl sürprizi beni orada bekliyordu:






Evet, yanlış görmediniz, kitabımızın adı "Tabiat: Derdin Devası". Kitabın içinde bilimsel tek bir referans yok, yalnızca kocakarı reçeteleri var içeride, bir de bu reçetelerin hangi hastalıklarda (!) kullanılacağı yazıyor. "Madem geleceğin doktorlarına verdiğiniz ilaç eğitimi otlara dayalı geleneksel tıp (yani ot) reçeteleri seviyesindeydi, bir farmakolog olan beni buraya needen getirdiniz?" diye düşünmeden edemedim. Ayıptır söylemesi, ben bu ot işlerinden hiç anlamam, yalnızca ilaçları bilirim.


Diğer farma kitaplarının tamamı Türkçe eserler olup orijinal bir kaynak yok. Türkçe kaynaklar arasında da bizim alanın klasikleşmiş kaynak kitaplarından hiçbiri yok. Yani kısacası, kütüphanede bir öğrencinin açıp, iki satır okuyup da farmakoloji öğreneceği tek bir kitap yok.


Sonra sıra geldi süreli yayınlar kısmına. Burada da saygın uluslararası dergilerden herhangi birine rastlamak mümkün değil. Dosya doldurup bir an önce doçent olma derdindeki akademisyenlerimizin göz bebeği kampüs yayınları son yıllarda patlama yaptı. Süreli yayınlar raflarının büyükçe bir kısmını bu yayınlar dolduruyor ama onların bile çoğunun en son sayıları değil, eski nüshaları mevcut. Bir bilimsel kaynak sıkıntısı olduğu aşikar.


Araştırma yapılacak laboratuvarı bile olamayan ama kütüphanesinde tarihi geçmiş, kimyasal madde katalogu kaynak kitap niyetine bulundurulan ve farmakoloji kaynak kitabı diye ot reçetesi kitabını kütüphanesine koyacak kadar bilimsel olan bu müthiş bilim yuvasında (!) ikinci gün de böyle bitti. Sonra, polisevi ve uyku. 











9 Aralık 2011 Cuma

Kölelik Günlükleri - 05.12.2011 - Gün 001

Devletin diplomama el koyması ve ona iki sene kölelik etmezsem geri vermeyeceğini, mesleğimi icra edemeyeceğimi kanun hükmüne bağlaması nedeniyle yerine getirmem gereken "devlet hizmet yükümlüğü" görevime başlamak üzere, 05.12.2011 tarihinde, sabah 09:00'da Ankara'dan yola çıkarak 12:00'da Afyon'a ulaştım. İki dolmuş ile Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer kampüsüne ulaştım. 13:30'da öğle tatilinin sona ermesiyle resmi işlemlerimin yapılacağı servise gittim. Talep edilen belgeleri teslim ettim, doldurmam istenen formları doldurdum ve benim gözümde köle kayıt numaram olan kurum sicil numaramı aldım.


Yine iki dolmuş kullanarak, bu kez tıp fakültesinin bulunduğu Ali Çetinkaya Kampüsü'ne ulaştım. Öncelikle Farmakoloji Anabilim Dalı başkanının (not: Bundan sonra Hoca olarak bahsedilecektir) yanına gitmeyi uygun bulduysam da kendisini odasında bulamadım, dersteymiş. Onu bulamayınca kimseyi de bulamamış oldum zira anabilim dalı yalnızca kendisinden oluşmaktaydı. 


Dekanlık katına giderek orada da formlar doldurdum (10 adet daha vesikalık fotograf gerektiğini öğrendim ve bunun en baştan söylenmemiş olmasına sinirlendim, aslında "bunu nasıl öngöremedim ki" diyerek kendi aptallığıma sinirledim) ve oradakilerin yardımıyla Hoca'ya ulaştım. Göreve başlama yazım yazıldı ve resmen göreve başlamış oldum. Aramızda geçen 15 dakikalık konuşmada laboratuvar, hayvan veya deney düzeneği bulunmadığını; herhangi bir araştırma yapılmadığını, benden beklenenin yalnızca ders anlatmam olduğunu öğrendim. Aynı zamanda Diş Fakültesi Dekanlığı görevini vekaleten yürüten, Döner Sermaye İdaresi'nde de sorumluluğu bulunan ve o güne kadar tüm dersleri anlatan anabilim dalı başkanının ders yükünü hafifletmek dışında bi işim olmadığını böylece anlamış oldum. (Tüm sene boyunca, taş çatlasa 50-60 saat ders anlatıp geri kalan kısmında boş oturacak olmamın nasıl bir insan sermayesi israfı olduğunun ve bu kadarcık iş için tüm yıl boyunca, toplamda en az 30000 TL kadar maaş alacak olmamın nasıl bir mali israf olduğunun takdiri saygıdeğer okuyucuya aittir.) 


Sonrasında Hocanın odasının tam karşısında yer alan odam (bana sorarsanız hücrem) gösterildi ve anahtarları bana teslim edildi.






Bu esnada çoktan akşam olduğundan mesai bitti ve geceyi geçirmek üzere yalnızca 300-400 metre uzakta  olan Polisevi'ne gittim. Oldukça ağır ve tuhaf bir kokusu olan bir koridordaki 3 kişilik odamı 2 genç polis kardeşimle paylaştım. Böylece bitti ilk gün.


İlk günden aklımda kalan en önemli şey Hoca'nın en fazla 15 dakika sürmüş olan konuşmamızda, 3 kez, "iki yıl boyunca burada çalışmaya mecbur olduğumu ve bunu yapmadan diplomamı alamayacağımı", yüzünde bir gülümsemeyle birlikte dile getirmesi oldu. Bir meslektaşının kendi emrinde, zorla çalıştırılıyor olması karşısındaki bu tavrının ne kadar hoş olduğunun takdiri de yine saygıdeğer okuyucuya aittir. 


"Ömrümün iki yılına ne fiyat biçsem bana az gelir. Dilerim ölmeden önce bu devletten, bu milletten bunu tahsil etme fırsatını bulurum. Hayat uzun,çıkar bir fırsat" dediğimde Hoca'nın yanıtı "hayat bazen de çok" kısadır oldu.


Bu güzel şarkıyı bu nedenle kölelikte ilk günüme ve saygıdeğer Hocamıza ithaf etmek isterim:


We are eternal, all this pain is an illusion (Tool - Parabol/Parabola)












Not: Bu şarkıyı Ömer Hayyam'a ve Mevlana'ya dinletebilmeyi çok isterdim.

2 Aralık 2011 Cuma

Affet beni peder

Millet olarak en yanlış anladığımız dini ritüellerden birinin günah çıkarma olduğunu düşünüyorum. Bu da olayın "an"ına odaklanıp, onu hazırlayan "geçmiş"i göz ardı edişimizle ilgili sanki. 

"O ne öyle, gittin, ben günah işledim dedin, o da affetti, oldu, bitti, öyle mi? Allah mı bu adam da affediyor?" 

Ortalama vatandaşımızın filmlerde yüzlerce kez gördüğü bu ritüele yaklaşımının özeti üç aşağı, beş yukarı böyle. Sabah rahibe koşan kişinin bir önceki gece düşündüklerindedir aslında bu uygulamanın anlamı.  "Af dilersen Allah bağışlar" anlayışı müslümanlıkta da mevcuttur ama böylesi bir dünyevi ritüele bağlanmış değildir. Özü itibariyle her dinin hedeflediği, olgun, kendini ve buradan giderek Rabbini bilen insandır. Af dileme ve günah çıkarma bu kendini bilme halinin yollarından biridir aslında. Af dileyecek kişinin öncelikle kabahatinin farkında olması, bunu kendine itiraf edebilmesi gerekir. Hedeflenen de budur aslında, İsmet Özel'in tabiriyle "aynada iskeletini görmeye kadar varan" insan. Ümit edilen yapılmış olanın neden kabahat olduğunu anlayan, bunu itiraf eden insanın aynı davranışı tekrarlamamasıdır. Böylesi davranışları birer birer fark ettikçe, adım adım yürünen bir tekamül yolu oluşur. Mesele günah çıkarmak değil, günah çıkarmaya gitmekten önceki düşünce dönemidir.

Bugün protestan kiliselerinin büyük bir bölümünde günah çıkarma işlemi yok. Devam ettiği örneklerden biri Almanya'nın büyük kısmını kapsayan Lutheran kilisesi. Bu kendinin farkında olma, en zayıf ve en çirkin halini dahi itiraf edebilme halinin zirve noktalarından birinin Almancadaki "schadenfreude" sözcüğü olduğunu düşünüyorum. "Başkasının talihsizliği karşısında hissedilen kötücül zevk, mutluluk" anlamına geliyor bu sözcük. Hiçbirimize yabancı değil bu duygu ama Türkçede bir kelimeyle anlatamıyoruz (haset vb. karşılamıyor); İngilizcede de yok karşılığı, Almancadan alıp aynen kullanıyorlar. Pek çok dil de aynı durumda. Böylesi bir duyguyu dahi itiraf edebilecek durumda olmak, yukarıda anlatmaya çalıştığım kendiyle yüzleşebilme ve kendini bilme halinin en berrak ve saf hallerinden biri bence.

İyi de neden anlattım bunları? Şu meşhur resmi anlayabilmek için:






Burası Varşova, Soykırım Anıtı. Dizlerinin üzerindeki adam Alman Sosyal Demokrat Partisi başkanı, devrin şansölyesi Willy Brandt. Şöyle ifade etmiş yaptığını: Yakın tarihin ağır yükü altında, kelimeler yetersiz kaldığında insanların yaptığını yaptım; böylece milyonlarca öldürülmüş insanı andım.


Yukarıda anlattıklarımla bağlantılı olarak, bir Almanın bunu yapabilmesi bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Gündelik hayattaki en ufak kabahatlerini bile itiraf edemeyen, kendine böylesi derin bir bakışla bakma alışkanlığını edinmemiş insanlardan oluşan bir toplum, kendilerinin bile değil, dedelerinin yaptıklarını itiraf edebilir ve özür dileyebilir mi? Sanmam.


Onun için sahte özürlerle gündem yaratarak, Dersimlilerin yaralarını yeniden kanatmak pahasına oy peşinde koşmanın anlamı yok. Önce kendi kabahatlerimiz konusunda dürüst olabilmeyi becerebilelim, o olgunluğa erişelim, aynı kabahatleri tekrar işlemeyecek kadar farkında ve pişman olabilelim, tekrar etmemeye niyet edebilelim ve bunu becerebilelim; belki o zaman sıra gelir millet halinde gerçek özürlere. Henüz değil, bu toplumla değil...

Hülasası:
Kabahatiyle yüzleşmemiş ve kabahati tekrarlamamaya niyet etmemiş olanın özrünün hükmü yoktur.


.  

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.