Köleliğin ikinci günü bilmediğim bir şehirde aranıp durmakla başladı. Bana tahsis edilmiş olan hücrenin güvenlik görevlilerinde durandan başka bir anahtarı olmadığından, bu anahtarı bir tutanak ile teslim almıştım ve bir anahtarcı bularak bir kopyasını yaptırmam gerekiyordu. Aynı zamanda, personelin maaşlarının yattığı banka şubesini bulmam ve orada bir hesap açtırıp, hesap numarasını bildirmem gerekiyordu. Şehir merkezinde hiç de gönüllü olmadığım uzunca bir tura dönüşen aramalar sonucu bu iki işi de hallettim, karnımı doyurdum ve kampüse döndüm.
Yaptırdığım anahtarlar kapıyı açmadı. Görevli arkadaşlar gelip bir de kendileri denedikten sonra kilidin göbeğinde arıza olduğuna karar verdikten sonra göbeği değiştirip anahtarları bana teslim ettiler. Bir kopyayı güvenlik görevlilerine teslim ederek, tutanağa da anahtarı teslim ettiğimi not ettirdim.
Böylece ikinci kölelik günümdeki mesaimin sonuna gelmiş oldum ama polisevine gitmek de içimde gelmiyordu. En azından saat yediye kadar buralarda oyalanarım düşüncesindeydim. Mutat sigara turlarımdan birinden dönerken ana giriş kapısından girince tam karşıda kütüphanenin yerleştiği fark ettim ve ufak bir keşif turuna başladım.
Kütüphane yaklaşık 5x10 metre büyüklüğünde bir alan. %80'i masalara ayrılmış durumda zira kaynaklara ayrılan alanın fazla olmasına gerek yok, pek kaynak yok. Kapıdan girip hemen sola dönünce ilk rafta şu güzellikle (!) karşılaştım:
Nedir bu diyecekler için açıklayayım. Bu kimyasal maddeler satan bir firmanın katalogu. Laboratuvar işi yapanların aşina olduğu bir şeydir kendisi zira size lazım olan malzemenin kod numarasını arayıp, fiyatını da öğrenip sipariş veririken sıkça kullanılır. Tabi burada önemli olan katalogun olabildiğince güncel olmasıdır zira portföydeki ürünler de, fiyatları da her yıl değişir. Son yıllarda bu bilgilerin en güncel haline ulaşmanın daha kolay bir yolu olan internet yaygınlaşınca bu katalogların biraz gözden düştüğünü söylemekte de fayda var elbette. Asıl önemli olan bunun bir kütüphanede yer verilecek "kaynak eser" statüsüne nasıl yükselmiş olduğuna anlam verememem. Üstelik katalog yeni de değil, kütüphaneye girişi (sırtındaki etiketten de görülebileceği üzere) 2003; bari güncelini edinseydiniz yahu.
Raflar arasında gezinip farmakoloji kitaplarını bulmaya çalıştım ama nafile, ortada yoktular. Az ilerideki katalog tarama bilgisayarına gidip, arama anahtar sözcüğü olarak "farmakoloji" yazınca bu durum daha anlaşılır hale geldi. Yalnızca 14 eser geldi, bunların yaklaşık yarısı online erişilebilir kaynaklar olup, basılı halleri raflarda yer almıyordu. Yine de konu kodunu buradan öğrenmiş oldum ve o rafı aramaya başladım. Akşamın asıl sürprizi beni orada bekliyordu:
Evet, yanlış görmediniz, kitabımızın adı "Tabiat: Derdin Devası". Kitabın içinde bilimsel tek bir referans yok, yalnızca kocakarı reçeteleri var içeride, bir de bu reçetelerin hangi hastalıklarda (!) kullanılacağı yazıyor. "Madem geleceğin doktorlarına verdiğiniz ilaç eğitimi otlara dayalı geleneksel tıp (yani ot) reçeteleri seviyesindeydi, bir farmakolog olan beni buraya needen getirdiniz?" diye düşünmeden edemedim. Ayıptır söylemesi, ben bu ot işlerinden hiç anlamam, yalnızca ilaçları bilirim.
Diğer farma kitaplarının tamamı Türkçe eserler olup orijinal bir kaynak yok. Türkçe kaynaklar arasında da bizim alanın klasikleşmiş kaynak kitaplarından hiçbiri yok. Yani kısacası, kütüphanede bir öğrencinin açıp, iki satır okuyup da farmakoloji öğreneceği tek bir kitap yok.
Sonra sıra geldi süreli yayınlar kısmına. Burada da saygın uluslararası dergilerden herhangi birine rastlamak mümkün değil. Dosya doldurup bir an önce doçent olma derdindeki akademisyenlerimizin göz bebeği kampüs yayınları son yıllarda patlama yaptı. Süreli yayınlar raflarının büyükçe bir kısmını bu yayınlar dolduruyor ama onların bile çoğunun en son sayıları değil, eski nüshaları mevcut. Bir bilimsel kaynak sıkıntısı olduğu aşikar.
Araştırma yapılacak laboratuvarı bile olamayan ama kütüphanesinde tarihi geçmiş, kimyasal madde katalogu kaynak kitap niyetine bulundurulan ve farmakoloji kaynak kitabı diye ot reçetesi kitabını kütüphanesine koyacak kadar bilimsel olan bu müthiş bilim yuvasında (!) ikinci gün de böyle bitti. Sonra, polisevi ve uyku.
14 Aralık 2011 Çarşamba
9 Aralık 2011 Cuma
Kölelik Günlükleri - 05.12.2011 - Gün 001
Devletin diplomama el koyması ve ona iki sene kölelik etmezsem geri vermeyeceğini, mesleğimi icra edemeyeceğimi kanun hükmüne bağlaması nedeniyle yerine getirmem gereken "devlet hizmet yükümlüğü" görevime başlamak üzere, 05.12.2011 tarihinde, sabah 09:00'da Ankara'dan yola çıkarak 12:00'da Afyon'a ulaştım. İki dolmuş ile Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer kampüsüne ulaştım. 13:30'da öğle tatilinin sona ermesiyle resmi işlemlerimin yapılacağı servise gittim. Talep edilen belgeleri teslim ettim, doldurmam istenen formları doldurdum ve benim gözümde köle kayıt numaram olan kurum sicil numaramı aldım.
Yine iki dolmuş kullanarak, bu kez tıp fakültesinin bulunduğu Ali Çetinkaya Kampüsü'ne ulaştım. Öncelikle Farmakoloji Anabilim Dalı başkanının (not: Bundan sonra Hoca olarak bahsedilecektir) yanına gitmeyi uygun bulduysam da kendisini odasında bulamadım, dersteymiş. Onu bulamayınca kimseyi de bulamamış oldum zira anabilim dalı yalnızca kendisinden oluşmaktaydı.
Dekanlık katına giderek orada da formlar doldurdum (10 adet daha vesikalık fotograf gerektiğini öğrendim ve bunun en baştan söylenmemiş olmasına sinirlendim, aslında "bunu nasıl öngöremedim ki" diyerek kendi aptallığıma sinirledim) ve oradakilerin yardımıyla Hoca'ya ulaştım. Göreve başlama yazım yazıldı ve resmen göreve başlamış oldum. Aramızda geçen 15 dakikalık konuşmada laboratuvar, hayvan veya deney düzeneği bulunmadığını; herhangi bir araştırma yapılmadığını, benden beklenenin yalnızca ders anlatmam olduğunu öğrendim. Aynı zamanda Diş Fakültesi Dekanlığı görevini vekaleten yürüten, Döner Sermaye İdaresi'nde de sorumluluğu bulunan ve o güne kadar tüm dersleri anlatan anabilim dalı başkanının ders yükünü hafifletmek dışında bi işim olmadığını böylece anlamış oldum. (Tüm sene boyunca, taş çatlasa 50-60 saat ders anlatıp geri kalan kısmında boş oturacak olmamın nasıl bir insan sermayesi israfı olduğunun ve bu kadarcık iş için tüm yıl boyunca, toplamda en az 30000 TL kadar maaş alacak olmamın nasıl bir mali israf olduğunun takdiri saygıdeğer okuyucuya aittir.)
Sonrasında Hocanın odasının tam karşısında yer alan odam (bana sorarsanız hücrem) gösterildi ve anahtarları bana teslim edildi.
Bu esnada çoktan akşam olduğundan mesai bitti ve geceyi geçirmek üzere yalnızca 300-400 metre uzakta olan Polisevi'ne gittim. Oldukça ağır ve tuhaf bir kokusu olan bir koridordaki 3 kişilik odamı 2 genç polis kardeşimle paylaştım. Böylece bitti ilk gün.
İlk günden aklımda kalan en önemli şey Hoca'nın en fazla 15 dakika sürmüş olan konuşmamızda, 3 kez, "iki yıl boyunca burada çalışmaya mecbur olduğumu ve bunu yapmadan diplomamı alamayacağımı", yüzünde bir gülümsemeyle birlikte dile getirmesi oldu. Bir meslektaşının kendi emrinde, zorla çalıştırılıyor olması karşısındaki bu tavrının ne kadar hoş olduğunun takdiri de yine saygıdeğer okuyucuya aittir.
"Ömrümün iki yılına ne fiyat biçsem bana az gelir. Dilerim ölmeden önce bu devletten, bu milletten bunu tahsil etme fırsatını bulurum. Hayat uzun,çıkar bir fırsat" dediğimde Hoca'nın yanıtı "hayat bazen de çok" kısadır oldu.
Bu güzel şarkıyı bu nedenle kölelikte ilk günüme ve saygıdeğer Hocamıza ithaf etmek isterim:
We are eternal, all this pain is an illusion (Tool - Parabol/Parabola)
Not: Bu şarkıyı Ömer Hayyam'a ve Mevlana'ya dinletebilmeyi çok isterdim.
Yine iki dolmuş kullanarak, bu kez tıp fakültesinin bulunduğu Ali Çetinkaya Kampüsü'ne ulaştım. Öncelikle Farmakoloji Anabilim Dalı başkanının (not: Bundan sonra Hoca olarak bahsedilecektir) yanına gitmeyi uygun bulduysam da kendisini odasında bulamadım, dersteymiş. Onu bulamayınca kimseyi de bulamamış oldum zira anabilim dalı yalnızca kendisinden oluşmaktaydı.
Dekanlık katına giderek orada da formlar doldurdum (10 adet daha vesikalık fotograf gerektiğini öğrendim ve bunun en baştan söylenmemiş olmasına sinirlendim, aslında "bunu nasıl öngöremedim ki" diyerek kendi aptallığıma sinirledim) ve oradakilerin yardımıyla Hoca'ya ulaştım. Göreve başlama yazım yazıldı ve resmen göreve başlamış oldum. Aramızda geçen 15 dakikalık konuşmada laboratuvar, hayvan veya deney düzeneği bulunmadığını; herhangi bir araştırma yapılmadığını, benden beklenenin yalnızca ders anlatmam olduğunu öğrendim. Aynı zamanda Diş Fakültesi Dekanlığı görevini vekaleten yürüten, Döner Sermaye İdaresi'nde de sorumluluğu bulunan ve o güne kadar tüm dersleri anlatan anabilim dalı başkanının ders yükünü hafifletmek dışında bi işim olmadığını böylece anlamış oldum. (Tüm sene boyunca, taş çatlasa 50-60 saat ders anlatıp geri kalan kısmında boş oturacak olmamın nasıl bir insan sermayesi israfı olduğunun ve bu kadarcık iş için tüm yıl boyunca, toplamda en az 30000 TL kadar maaş alacak olmamın nasıl bir mali israf olduğunun takdiri saygıdeğer okuyucuya aittir.)
Sonrasında Hocanın odasının tam karşısında yer alan odam (bana sorarsanız hücrem) gösterildi ve anahtarları bana teslim edildi.
Bu esnada çoktan akşam olduğundan mesai bitti ve geceyi geçirmek üzere yalnızca 300-400 metre uzakta olan Polisevi'ne gittim. Oldukça ağır ve tuhaf bir kokusu olan bir koridordaki 3 kişilik odamı 2 genç polis kardeşimle paylaştım. Böylece bitti ilk gün.
İlk günden aklımda kalan en önemli şey Hoca'nın en fazla 15 dakika sürmüş olan konuşmamızda, 3 kez, "iki yıl boyunca burada çalışmaya mecbur olduğumu ve bunu yapmadan diplomamı alamayacağımı", yüzünde bir gülümsemeyle birlikte dile getirmesi oldu. Bir meslektaşının kendi emrinde, zorla çalıştırılıyor olması karşısındaki bu tavrının ne kadar hoş olduğunun takdiri de yine saygıdeğer okuyucuya aittir.
"Ömrümün iki yılına ne fiyat biçsem bana az gelir. Dilerim ölmeden önce bu devletten, bu milletten bunu tahsil etme fırsatını bulurum. Hayat uzun,çıkar bir fırsat" dediğimde Hoca'nın yanıtı "hayat bazen de çok" kısadır oldu.
Bu güzel şarkıyı bu nedenle kölelikte ilk günüme ve saygıdeğer Hocamıza ithaf etmek isterim:
We are eternal, all this pain is an illusion (Tool - Parabol/Parabola)
Not: Bu şarkıyı Ömer Hayyam'a ve Mevlana'ya dinletebilmeyi çok isterdim.
2 Aralık 2011 Cuma
Affet beni peder
Millet olarak en yanlış anladığımız dini ritüellerden birinin günah çıkarma olduğunu düşünüyorum. Bu da olayın "an"ına odaklanıp, onu hazırlayan "geçmiş"i göz ardı edişimizle ilgili sanki.
"O ne öyle, gittin, ben günah işledim dedin, o da affetti, oldu, bitti, öyle mi? Allah mı bu adam da affediyor?"
Ortalama vatandaşımızın filmlerde yüzlerce kez gördüğü bu ritüele yaklaşımının özeti üç aşağı, beş yukarı böyle. Sabah rahibe koşan kişinin bir önceki gece düşündüklerindedir aslında bu uygulamanın anlamı. "Af dilersen Allah bağışlar" anlayışı müslümanlıkta da mevcuttur ama böylesi bir dünyevi ritüele bağlanmış değildir. Özü itibariyle her dinin hedeflediği, olgun, kendini ve buradan giderek Rabbini bilen insandır. Af dileme ve günah çıkarma bu kendini bilme halinin yollarından biridir aslında. Af dileyecek kişinin öncelikle kabahatinin farkında olması, bunu kendine itiraf edebilmesi gerekir. Hedeflenen de budur aslında, İsmet Özel'in tabiriyle "aynada iskeletini görmeye kadar varan" insan. Ümit edilen yapılmış olanın neden kabahat olduğunu anlayan, bunu itiraf eden insanın aynı davranışı tekrarlamamasıdır. Böylesi davranışları birer birer fark ettikçe, adım adım yürünen bir tekamül yolu oluşur. Mesele günah çıkarmak değil, günah çıkarmaya gitmekten önceki düşünce dönemidir.
Bugün protestan kiliselerinin büyük bir bölümünde günah çıkarma işlemi yok. Devam ettiği örneklerden biri Almanya'nın büyük kısmını kapsayan Lutheran kilisesi. Bu kendinin farkında olma, en zayıf ve en çirkin halini dahi itiraf edebilme halinin zirve noktalarından birinin Almancadaki "schadenfreude" sözcüğü olduğunu düşünüyorum. "Başkasının talihsizliği karşısında hissedilen kötücül zevk, mutluluk" anlamına geliyor bu sözcük. Hiçbirimize yabancı değil bu duygu ama Türkçede bir kelimeyle anlatamıyoruz (haset vb. karşılamıyor); İngilizcede de yok karşılığı, Almancadan alıp aynen kullanıyorlar. Pek çok dil de aynı durumda. Böylesi bir duyguyu dahi itiraf edebilecek durumda olmak, yukarıda anlatmaya çalıştığım kendiyle yüzleşebilme ve kendini bilme halinin en berrak ve saf hallerinden biri bence.
İyi de neden anlattım bunları? Şu meşhur resmi anlayabilmek için:

Burası Varşova, Soykırım Anıtı. Dizlerinin üzerindeki adam Alman Sosyal Demokrat Partisi başkanı, devrin şansölyesi Willy Brandt. Şöyle ifade etmiş yaptığını: Yakın tarihin ağır yükü altında, kelimeler yetersiz kaldığında insanların yaptığını yaptım; böylece milyonlarca öldürülmüş insanı andım.
Yukarıda anlattıklarımla bağlantılı olarak, bir Almanın bunu yapabilmesi bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Gündelik hayattaki en ufak kabahatlerini bile itiraf edemeyen, kendine böylesi derin bir bakışla bakma alışkanlığını edinmemiş insanlardan oluşan bir toplum, kendilerinin bile değil, dedelerinin yaptıklarını itiraf edebilir ve özür dileyebilir mi? Sanmam.
Onun için sahte özürlerle gündem yaratarak, Dersimlilerin yaralarını yeniden kanatmak pahasına oy peşinde koşmanın anlamı yok. Önce kendi kabahatlerimiz konusunda dürüst olabilmeyi becerebilelim, o olgunluğa erişelim, aynı kabahatleri tekrar işlemeyecek kadar farkında ve pişman olabilelim, tekrar etmemeye niyet edebilelim ve bunu becerebilelim; belki o zaman sıra gelir millet halinde gerçek özürlere. Henüz değil, bu toplumla değil...
Hülasası:
Kabahatiyle yüzleşmemiş ve kabahati tekrarlamamaya niyet etmemiş olanın özrünün hükmü yoktur.
.
Hülasası:
Kabahatiyle yüzleşmemiş ve kabahati tekrarlamamaya niyet etmemiş olanın özrünün hükmü yoktur.
.
6 Kasım 2011 Pazar
Farmakoloji ve futbol - III
Biliyorum, "iyi bir tema yakaladım, buradan devam edeyim" dersen,
meseleyi fazlasıyla sündürüp suyunu çıkarma riski vardır. Bir bakmışsın,
10 sene boyunca aynı şarkıyı değişik isimlerle önümüze süren The
Cranberries'den farkın kalmamış. Daha beteri de var, "altı üstü yedi
tane nota var, kaç farklı beste yapılabilir ki?" diye soran büyük Türk
düşünürünün şarkılarındakine benzer kekremsi bir tat yakalamak da
mümkün, Allah muhafaza.
Tüm bu riskleri göze alarak
farmakoloji ve futbol temalı üçüncü yazımı yazmak niyetindeyim çünkü
öyle güzel bir orta geldi ki, vurmasam içimde kalacak.
Golsüz Eşitlik isimli blogda 16 Ekim 2011 tarihinde yayınlanan Namaste başlıklı yazı şöyle başlıyor:
"Askere gidip, askerlik yaptığınız süre zarfında (5 veya 15 ay olabilir
bu süre) veya herhangi başka bir işle uğraştığınızdan önünüzde veya
elinizin altında teknolojik bir alet bulunmadığında hiç futbol ile
alakalı bir şey izlemeseniz, dünya futbolunda
yaşananlardan dolayı, kendi güncel futbol birikiminizde bir çok şeyin
eksikliğini farkedersiniz. Ne bileyim Mario Mandzukic'in Edin Dzeko'nun 1
boy küçüğü olmuş olmasını, Edin Dzeko ve Maradona'nın damadının,
Zidane'ın 48 veliahtından birisi olan Samir Nasri ile beraber City gibi
bir takımı bir yerlere getirmesini felan kaçırırsınız. Bir kaç El
Clasico, Arsenal'in 8 yediği maç gibi şeyleri izlemezsiniz. "Türk futbolu açısından ne kaçırırsınız" derseniz, cevabı vereyim. Hiç bir şey kaçırmamış olursunuz.
5 ay öncesinde ne muhabbeti dönüyorsa, hala aynı. Bakın, Ulusal Takım hala aynı aptalca argümanlarla eleştirilip, yazılara malzeme oluyor. Hala muhabbet "yerli teknik direktör. Mesut Özil. "
5 ay öncesinde ne muhabbeti dönüyorsa, hala aynı. Bakın, Ulusal Takım hala aynı aptalca argümanlarla eleştirilip, yazılara malzeme oluyor. Hala muhabbet "yerli teknik direktör. Mesut Özil. "
Bunun aynısı Türk akademisinin benim gözleme imkanı bulduğum kısmında da vardı.
Geride
kalan beş yılda sürekli ve işe yarar bir internet bağlantısından
mahrum kaldığım tek bir ay oldu, askerliğimin Samsun'da geçen ilk ayı.
Tezimde kullandığım üç ilaç etken maddesi hakkındaki tüm makaleleri,
nöroekonomi ve riskli davranış alanlarını ve iki bilimadamının (Eric
Nestler ve Gökhan Hotamışlıgil) yeni yayınlarını düzenli takip
ediyordum. Takip ettiğim, haftada bir yayınlanan 3-4 dergide o ay
boyunca yayınlanan ve ilgimi çeken, dikkate değer makaleleri de
ekleyince o bir ay içinde epey bir şey kaçırmışım. Bir yandan yeni yayınlananları
günü gününe takip ederken, o birikenleri eritme işi neredeyse 2 ay
aldı.
Dünya biliminde bunlar olurken, Türkiye'de neler mi oldu? Ne mi kaçırdım? Hiçbir şey.
Tamam,
kabul, bir ay kısa bir zaman. O zaman bunu iki yıla çıkaralım. Bizim
camianın büyük kongreleri iki yılda bir düzenlenir. Makul bir işleyişi
olan bir laboratuvar grubunun bir kongrede sunduğu araştırmayla iki yıl
sonra sunduğu arasında bir ilerleme görmeyi beklemek gerekir ama durum
her zaman bu şekilde değildir. Belli bir fikir çizgisi üzerinde
ilerleyenler olsa da başka bir grup daha var.
Şöyle düşünün:
Elinizde belli ölçümleri yapan bir
alet var. Bir grup hayvana hiçbir şey yapmayıp ölçüm yapıyorsunuz, bir
başka gruba da A ilacını verip ölçüm yapıyorsunuz. Böylece A ilacının
ölçülen değişkenler üzerine etkilerini belirlemiş olursunuz. Bunu da bir
kongrede sunabilir ve/veya bilimsel makale olarak yayınlayabilirsiniz.
Buradan sonra yol ikiye ayrılıyor:
1) A ilacının etkilerini daha ayrıntılı incelemek, onun
etkilerini kullanarak vücuttaki bir mekanizmayı/yolağı anlamaya çalışmak
(bu yolla birbiriyle fikri takip bağı olan bir kaç araştırma
yapılabilir)
2) Yeni bir B ilacı bulup, aynı testleri bir
de onun için yapıp bir sonraki kongreye onu getirmek, bir sonraki
makaleyi de bu verilerle yayınlamak.
Bu ikinci yol
Türkiye'de en sık kullanılan yöntemdir desem yalan söylemiş olmam.
Yazılır bir proje, biraz para bulunur, bir makine alınır, sonra onunla
birbirinin aynısı araştırmalar yapılır. O kadar aynıdır ki bu
araştırmalar, ilk makalenin materyal-metot kısmını, yalnızca ilacın
adını değiştirerek, ikincide aynen kullanmak mümkündür.
Bu
ikinci yolun yaygın olduğu bir bilimsel ortamda iki yıl boyunca yeni
yayınlanan makaleleri izlemeseniz ne olur? Hiçbir şey olmaz, hiçbir şey
kaçırmış olmazsınız. Aynı adamlar, aynı şeyleri, aynı şekilde yapmaya
devam etmiş olurlar, siz de bir şey kaçırmamış olursunuz çünkü ortada
kaçırılacak, kaçırmamak için çaba gösterilecek bir şey olmaz.
Son üç kongrenin bildiri özeti kitapları var kütüphanemde.
Üşenmeyip bir ara bu bakış açısıyla detaylı bir inceleme yapmalıyım
aslında ama şöyle bir göz attım da, manzara anlattığımdan pek farklı
değil. Gerçekten bir şeyler üretmeye çalışanların hakkını teslim etmeyi
görev bilirim ama futbol blogumuzu örnek alarak şunu da söylemek gerek:
2 yıl öncesinde ne muhabbeti dönüyorsa, hala aynı
Yarın Kurban Bayramı. Ne futbolundan, ne bilimden hayır gördüğümüz güzel ülkemizde hayırlı bayramlar dilerim efendim.
5 Kasım 2011 Cumartesi
Farmakoloji ve futbol - II
Futbol üzerine bir şeyler okumak istediğimde Özgür'ün bana ilk tavsiyelerinden biri Orhan Uluca'nın çoğunlukla Bundesliga üzerine yazdığı blogu Borges olmuştu. Gerçekten severek takip ediyorum, çok şey de öğrendim bu blogdan. Bir zamanlar izlerken adeta sinirimi bozan Bastian Schweinsteiger'i sevdim burada hakkında okuyup öğrendiklerim sayesinde. O kadar ki, hafta içinde oynanan Şampiyonlar Ligi maçında köprücük kemiğini kırınca gerçekten üzüldüm.
Neyse, konuyu dağıtmayayım. Futbolu seviyorsanız Borges'i mutlaka takip edin diyerek asıl meseleye geçeyim.
Önce bir kaç dakikanızı ayırıp Orhan Uluca'nın şu yazısını okuyun lütfen çünkü oradan devam edeceğiz:
Son kısmı tekrar okuyalım:
"Kısaca (Almanya) alt yapıyı değiştirip onun üst yapıyı belirlemesini sağladı. Peki biz ne yapıyoruz?
En tepeye tek "bir" adam koyarak her şeyi değiştirmesini bekliyoruz. Sadece bir adama çok fazla para vererek her şeyi değiştirebileceğimizi düşünüp, hem o adama hem de kendimize haksızlık yaparak kolaya kaçıyoruz.
Özet: Hiddink'i getirmek değil onun ve diğerlerinin de başarılı olabileceği yeni nesli oluşturmaktır tüm mesele. Bu teknik direktörün değil fedarasyonun görevidir!"
En tepeye tek "bir" adam koyarak her şeyi değiştirmesini bekliyoruz. Sadece bir adama çok fazla para vererek her şeyi değiştirebileceğimizi düşünüp, hem o adama hem de kendimize haksızlık yaparak kolaya kaçıyoruz.
Özet: Hiddink'i getirmek değil onun ve diğerlerinin de başarılı olabileceği yeni nesli oluşturmaktır tüm mesele. Bu teknik direktörün değil fedarasyonun görevidir!"
Sormak isterim: Akademik dünyamızın bundan bir farkı var mı?
Türkiye'de son on yılda yetişen tüm farmakologları bir araya getirip (gözünüzde büyümesin, en fazla 50-60 kişidir) bir enstitü kursak, bu enstitüye gerekli tüm altyapıyı sağlasak ve başına da Nobel ödülü sahibi bir bilimadamını getirsek ne olur?
Ben söyleyeyim: Hiçbir şey.
Ben söyleyeyim: Hiçbir şey.
Hiçbir şey olmayışının sebebi de bellidir, altyapı eksikliği. Getirdiğimiz Nobelli bilimadamı karşısında temel bilimsel metodolojiye hakim; kendi uzmanlık alanındaki literatürü günü gününe takip eden, diğer alanlardaki önemli gelişmelerden de haberdar; en az bir teknik konusunda ileri seviyede uzmanlaşmış, başka birkaç tekniğe de hakim; çalışma disiplini olan, plan yapabilen ve yaptığı planı belirlenen takvimin dışına taşmadan uygulayabilen araştırmacılar bulmayı umacaktır. Ve bunları bulamayacaktır.
Beklentiler listesi uzatılabilirdi ama kasten kısa tuttum ve bir temel ilkeye göre seçtim: Altyapıda (eğitim süreci) sağlanacak ve olmazsa olmaz özellikler.
Var mı böyle bir altyapı? Bana kalırsa yok.
İşte bu yüzden bir parça yetenekli, biraz da eğitim almış futbolcularımız şans eseri yurtdışında iyi bir takıma giderse kariyerlerinde ilerdikleri gibi bu memleketin genç farmakologları da yurtdışında iyi laboratuvarlara gittiklerinde bu işin gerçekten nasıl yapılması gerektiğini görüp, adeta mesleklerini yeniden öğrenip, saygın dergilerde makaleler yayınlayabilecekler. Ve tıpkı futbolcularımız gibi buraya geri döndüklerinde yeniden eski hallerine geri dönecekler. Bir zamanlar yaptıkları araştırmalar burada yapılamaz olacak; bir zamanlar yayın yaptıkları Nature, Science, J Neuro gibi dergiler erişilemez hayaller haline gelecek.
Başka benzetmeler de yapılabilir ama gerek yok uzatmaya. İşin özü açık: Futboldaki altyapı problemini çözmezsek futbolumuzdan bir şey olmayacağı gibi doktoradan anladığımız şeyi daha net belirlemez ve bu dereceyi verdiklerimizden bekleneceklerin asgarisinin çıtasını şu an olduğu yerden oldukça yüksek bir yere çekmediğimiz sürece kimse bu ülkede tıp-biyolojik bilimler alanında bilimsel açıdan bir şey beklemesin. Diğer alanlar hakkında konuşmayayım ama birkaç yıldır içinde olduğum ve gözleme imkanı bulduğum bu alan için rahatlıkla söyleyebilirim ki yapılması gereken çok şey var ve şu anki halimizle bizden hiçbir şey olmaz.
Yeniden söylüyorum, Alev Alatlı haklı, bu işler birleşik kaplar prensibine göre işliyor. Futbolu bu halde olan bir toplumun üniversitesinin daha iyi halde olduğunu zannetmek saçma. Bir şeyler düzelecekse topyekün düzelecek veya bu ülkenin tüm insanları, hangi alanda çalışıyor oldukları fark etmeksizin, aynı vasatlık, kuralsızlık, yetersizlik ve ehliyetsizlik içinde iş yapmaya devam edecek.
Futbolda o yapıyı kuracak olan teknik direktör değil federasyon olduğu gibi, bilimsel alanda da yapıyı kurması gereken mevcut yapı ve işleyiş içinde tek tek üniversiteler değil, YÖK (Aslında böyle bir yetkisi olmaması gerekirdi, aslında YÖK'ün hiç mevcut olmaması gerekirdi ya, neyse). YÖK'ün elinde tüm alanlarda doktoranın asgari içeriğini yeniden belirleyecek yetki de var, buna uymayan doktora programlarını kapatacak yetki de ama hazırlıksız açılmış onca üniversiteye seviyesine bakmadan öğretim görevlisi bulmaya uğraşan bir kurumdan (bugüne kadar tek bir saat ders anlatmamış olan beni, eğiticilik konusundaki bilgi-becerimi hiçbir teste tabi tutmadan, yalnızca bir kura ile seçerek bir üniversiteye öğretim görevlisi olarak atayan kurumdan) yetişecek öğretim görevlisi sayısını azaltması ihtimali olan böyle bir adımı atmasını beklemek elbette hayalcilik ama başka yolu var mı işleri düzeltmenin?
Bu serinin ilk yazısı: Farmakoloji ve futbol
Not: Bu yazının yazarının, burada sahip olunması gerektiği belirtilen özelliklerin tümüne sahip olduğu gibi bir iddiası yoktur, hatta yalnızca yeterli olduğunu söylemekten bile korkar. Ben de bu sistemin içinde yetiştim ve ona ait tüm arazlar bende de mutlaka mevcuttur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
