11 Temmuz 2011 Pazartesi

Yanlıştan dönenler

Birkaç ay önce, üç kısım halinde, ilaçta promosyon yasak olmasına rağmen, sildenafil içeren Viagra benzeri ilaçları "2 alana 1 bedava" kampanyalarıyla satan eczaneler hakkında yazmıştım ve delil olması için fotograflarını da yayınlamıştım ( Kısım I , Kısım II, Kısım III).

Son bir hafta içinde sevinerek gördüm ki, söz konusu her iki eczane de bu ilanları vitrinlerinden kaldırmış, bunu uygulamaya da son verdikleri şeklinde anlamak isterim. Bu iş nasıl oldu bilemiyorum. Aklıma üç yol geliyor:

1) Sonunda mesleki ahlakları uyandı ve kanunlara uygun çalışmaya karar verdiler.
2) Yetkililer meseleyi daha ciddi elel almaya başladılar ve kontroller sonucu bu işe son vermeleri gerekti.
3) Bu promosyon artık kar sağlamaz hale geldi ve vazgeçtiler.

Hangisi olursa olsun, fark etmez; bu rezillik sona erdiği için mutluyum. Yanlışı sergilemiş olmanın, bana, bu yanlıştan dönüldüğünü de haber verme sorumluluğu yüklediğine inandığımdan bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Yanlıştan vazgeçilmesinde emeği olan ilgililere teşekkürler.

10 Temmuz 2011 Pazar

Evlilik ve (geniş) aile

Haklarla sorumluluklar arasındaki dengeyi ve karşılıklılığı bozduğunuz yerde, er veya geç, sıkıntı çıkması neredeyse kaçınılmaz. Bugün Türkiye'de evlenmeye çalışan gençlerin yaşadığı sıkıntıların kısmen bununla da ilgisi var sanırım.

Ailelerin, evliliğe dair pek çok konuda söz sahibi olma konusunda kendilerinde buldukları hak eskiden kalma bir şey. Bu hak ortaya çıktığında o çocuklar evlendiklerinde geniş ailenin içinde kalıyorlar ve evlenme sürecinde de geniş ailenin iktisadi kaynaklarını kullanıyorlardı. Böylece geniş aile bir süreliğine başka önceliklerini askıya alıp çocukların evliliğinin finansmanı ve organizasyonuyla uğraşırken (sorumluluk), bunun karşılığında meselede büyük ölçüde de söz hakkı sahibi oluyordu (hak). 

Geniş ailenin rafa kaldırıldığı çağımızda işin sorumluluk yönü kısmen veya kimi hallerde tamamen ortadan kalkmışken (ailelerinden başka bir şehirde kendi olanaklarıyla evlenmeye çalışan gençler örneğinde olduğu gibi), gençlerin yeni kuracağı düzen geniş ailenin gündelik yaşayışına çoğu durumda hiçbir etki etmeyecekken, haklar bahsi hala eski işleyişini sürdürüyor. 

Gençlerin ne zaman, ne şekilde evleneceğinden, nerede yaşayacaklarına kadar söz sahibi olmak isteyen ailerle karşılaşıyoruz ve buna karşı çıkmak, geleneklerin büyüklere verdiği haklara itirazın herhangi bir türüne yapıldığı gibi, saygısızlık olarak yaftalanıyor. 

Sancılı modernleşme (kapitalistleşme) sürecimizin arızalı bir yönü daha... 

8 Temmuz 2011 Cuma

Fenerbahçe çökerse

Bu haftayı futbolda şike skandalı gündemiyle geçirdik. Konu hakkındaki tartışmanın geldiği tuhaf bir nokta da  Fenerbahçe'nin olası ligden düşürülmesinin diğer takımlara ve genel olarak futbol ekonomisine etkisi. Parça parça pek çok kişi tarafından dile getirilse de en güzel özetini bu sabah Twitter üzerinden Deniz Ülke Arıboğan yaptı bu düşüncenin. Özeti şu: Futbol, her elemanın birbirine bağlı olduğu kocaman bir ekonomidir. En büyük elemanı sistem dışında bıraktığınızda Erzurum'da stat önünde köfte satan adama kadar herkes, milyonlar bundan etkilenir.


Bu argümanları bir yerden hatırlıyor muyuz? Elbette.


ABD'de 2008 krizi patladığında bankalar ve finans şirketleri büyük zorluklar içine girdiler ama bunlar içinde o kadar büyük olanlar vardı ki, onların batmasına izin verilirse diğerlerini de arkalarından sürüklemeleri kaçınılmazdı. Bu büyük şirketler ödemelerini yapmadığında pek çok başka finansal aktör de ödemeler dengesinde problem yaşayacak, er veya geç onlar da batacak ve domino etkisi sürecekti. Bu nedenle A&G'nin batmasını seyreden devlet, başka büyük kurumları kurtarmak zorunda kaldı; bunu da kamunun parasıyla yaptı. Gerekçe bu şirketler batarsa ekonominin motorunun duracak olması ve bundan en çok etkilencek olanın, parası bu şirketlerin kurtarılmasında kullanılan milyonlar olacağıydı. Bu duruma verilen isim "too big to fail" oldu, "batamayacak/batmaması gerekecek kadar büyük".


Bugün Fenerbahçe konusunda karşımıza getirilen argümanlardan biri bu ve buna şiddetle karşı çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Nedenini açıklayayım.


Bu büyük finansal aktörlerin kurtarılmasına karşı çıkanların  en büyük itirazı ortaya çıkacak "moral hazard" yani ahlaki zarardı. Karını artırmak için ne kadar sorumsuzca davranırsa davransın, işler kötü gitmeye başlayınca kamu yararı için er veya geç kurtarılacağını bilen, işler iyi giderse de kar edecek olan, yani her durumda kazanan aktörler aynı büyük riskleri almaya devam edeceklerdir dendi. Peki ne oldu? Tam da bu oldu. O gün kamunun parasıyla kurtarılanlar bugün aynı şeyleri yapmaya devam ediyorlar, yeniden kar etmeye başladılar; yönetici ve yatırım uzmanlarına milyonlarca dolarlık maaş ve bonusları dağıtıyorlar yeniden, ABD halkı ise hala işsizlikle boğuşuyor, ekonomi hala durgunluktan çıkmış değil. Batmasına kayıtsız kalınamayacak kadar büyüktüler, artık daha da büyükler; bir krize daha neden olsalar, yine batmalarına göz yumulmayacak.


Fenerbahçe'nin, bu oyunda/piyasada, oyunun dışına atılamayacak kadar büyük bir aktör olduğunu savunanlara bunları hatırlatmak gerek. Yalnızca bu büyüklük nedeniyle Fnerebahçe'yi veya Trabzonspor'u kurtarmaya çalışmak futbola yukarıda anlatılanlara benzer zararlar verecektir. Yaptıklarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaklarını öğrenenler aynı riskleri almaya, aynı hataları yapmaya devam edeceklerdir. Dahası bu sayede giderek daha da büyüyücek ve sistem için "vazgeçilmezlik"leri (!) daha da artacaktır.


Yanlışlığı çoktan anlaşılmış bir fikri, bu kez ekonomide değil futbolda, önümüze sürenlere gereken yanıtı verelim derim. Milyonlar zaten kaybedeceklerini kaybetmiştir, en azından buna sebep olanlar da (suçlulukları ispatlanırsa) cezalandırılsın.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Hiçbir şey söylemeyen sözler

Pek çok ürünün reklamında, sıkça tekrarlanan bir söz var:

Uzmanlar tarafından tasarlanmış olan...

Ya kim tasarlayacaktı? Sokaktaki adama tasarlatacak değildiniz herhalde. O ürünü piyasaya çıkarıp satmak için bir patent almanız gerekmedi mi? O patentteki teknik bilgiler kısımlarını doldurmak için bile size bir "uzman" gerekiyordu, elbette ekipte vardı. Fabrikada üretimini yapmak için prosesi planlayacak bir uzmana da ihtiyacınız vardı. Bunlar artık her ürün için kural, kaçınılmaz, vazgeçilmez. Piyasadaki her ürünün sahip olduğu bir özelliği (uzman tarafından geliştirilmiş olmak) reklamda kullanmak sizi bir adım öne çıkarmayacağına göre, amaç ne?

Verilmek istenen mesaj "uzman tasarladı, çok etkili, çok güvenilir" ise çok yanılıyorsunuz. Bunun en güzel örneği de piyasadan çekilmek zorunda kalan ilaçlardır. Bir ilacın geliştirilmesi ilk gününden itibaren uzmanlar elinde yürüyen bir süreçtir ama bu, piyasada yaygın olarak kullanılmaya başlanana kadar fark edilemeyecek yan etkilere mani olmaz. Rofekoksibin geliştirilmesinde çalışan eczacılık, tıp, kimya vb. alanlardan gelen, çoğunun adını dahi  bilmediğimiz "uzman"ların adını alt alta yazmaya kalksak bu bloga bugüne kadar yazılanların toplam uzunluğuna denk gelir belki ama sonuç ortada. Etkili olsa da yeterince güvenli olmayan bir ürün ortaya çıktı ve piyasadan çekildi. 

"Uzmanlar tarafından" sözünün bende bıraktığı izlenim bir hakikati alıp, ondan boyunu aşan bir ima yaratmaktan ibaret. Tıpkı, başka alanlarda üç beş yayın yapıp aldıkları "tıp profesörü" ünvanının insanlara verdiği güveni suistimal edip, onlara, ne işe yaradığına dair elle tutulur tek bir araştırma olmayan otları pazarlayan televizyon doktorlarının yaptığına benziyor bu reklamlar. Güven mesajını ver, sonrası Allah kerim, elde ne varsa ittirirsin. 

14 Haziran 2011 Salı

Nerede kalmıştık?

Maceramızın ilk kısmını tamamlarken ben Urfa'dan belge bekliyordum, şimdi de Urfa'dan haber bekliyorum. Arada ne mi oldu?

Urfa beklenen belgeyi YÖK'e yolladı, ben de koşa koşa YÖK'e gidip yazının bir kopyasını aldım; elimde yazının kopyasıyla bu kez Sağlık Bakanlığı'na gittim ve Personel Diaresi'ndeki muhteremlerin karşısına çıktım. Onlar da bombayı patlattılar:

Sizi kuraya alamayız, önce Urfa'ya atamanızın yapılması lazım, atamadan sonra istifa ederseniz tekrar kuraya girersiniz.

Açıklayayım:

1) Benim yaklaşık 19 ay önce çekmiş olduğum kura hala geçerli(ymiş).

2) Kendi memurlarının düzenlemiş olduğu hatalı yazışma nedeniyle ortaya çıkan aksama Bakanlık'ın umurunda değil. Normal şartlarda o yazışmalar sonucunda Harran'da atamayla ilgili işlemlerin başlatılmış olması, benim de o işlemler sonrasında belli süre içinde göreve başlamış olmam gerekiyordu. Harran'a 19 ay önce gitmiş olması gereken yazı Hacettepe'ye gittiğinden atama işlemi asla başlamadı, dolayısıyla o bitmeden göreve başlamam gereken süre hiçbir zaman başlamadı, bu nedenle ben Bakanlık'ın istediği "göreve başlamamıştır" yazısını alamamış oldum Onun yerine hakkımda hiçbir işlem yapılmadığına dair bir yazı geldi Bakanlık'a. Bu da yeniden kuraya girmemi sağlamıyor.

3)19 ay önce yapılması gereken işlemleri (sonunda) başlattım bunun üzerine, belgelerimi Harran'a yolladım. Harran beni doğrudan atayamayacak. Kuranın çekildiği dönemde tahsis edilmiş olan farmakolog kadrosunda şu anda çalışan biri var zaten, yeniden kadro istenmesi gerekecek. YÖK o kadroyu onaylayınca o kadroya benim atanma işlemim başlayacak, hani bitmeden göreve başlamam gereken bir süre vardı, işte ancak o zaman işelemeye başlamış olacak.

4) Bu arada 39. Dönem kadroları açıklandı bile. Farmakolojide 2 kadro var, ikisi de Ankara (talihimi seveyim). O kuranın sonucunda Ankara'ya atanan arkadaşlar görevlerine başladığında büyük olasılıkla ben hala Urfa'dan "göreve başlayabilirsin" haberi bekliyor olacağım.

Durum budur. Evde oturup çeviri yaparak kirayı, faturaları ödemeye çalışmaya devam şimdilik. Ne mi hissediyorum? Devletimi her geçen gün daha çok seviyorum (!).

Sonsöz: Bir yerlerde çeviri işine rastlarsanız haber verin, malum, ekmek parası.


Mini güncelleme (16 Haziran 2011)
Belgeler Harran'a ulaşmış, kadro isteme yazısını YÖK'e yollamışlar. Söyledikleri şu: En erken temmuz ortası gibi başlayabileceğim, ondan önce yetişmesi zormuş yazışmaların.


Not: Maceramızın son kısmı burada

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.