Son iki haftamın özeti budur:
Gün 50 - Pazartesi: Hiçbir iş yapmadım. Kocatepe Tıp Fakültesi'ndeki görevimden 06.02.2012 tarihinden geçerli olmak üzere istifamın kabulünü isteyen dilekçemi teslim ettim.
Gün 51 - Salı: Hiçbir iş yapmadım. Akademik tatil kapsamında üç gün mazaret izni kullanmak isteyen dilekçemi teslim ettim. Ankara'ya döndüm.
Gün 54 - Pazartesi: Hiçbir iş yapmadım.
Gün 55 - Salı: Hiçbir iş yapmadım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamaya başladım.
Gün 56 - Çarşamba: Hiçbir iş yapmadım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamaya devam ettim.
Gün 57 - Perşembe: Hiçbir iş yapmadım. Maaşımın iade etmem gereken kısmını yatırdım. İlişik kesme ile ilgili imzaları toplamayı bitirdim. İlişik kesme işlemini tamamladım. İstifamın kabulüne dair yazı rektör tarafından imzalanarak onaylandı.
Gün 58 - Cuma: Veda ziyaretlerimi yaptım. Ankara'ya döndüm.
İşte hepsi bu kadar. 9 hafta süren bir eziyetin, köleliğin ardından tekrar özgür bir adamım. Diplomamı verdim, hayatımı ve özgürlüğümü geri aldım. Bu hileli oyunda yapabileceğim en adil pazarlık şimdilik bu.
Talihli bir adamım. Uzmanlık alanım hasta muayene edilmeyen, hastanede yapılması gerekmeyen bir branş (en azından Türkiye'de böyle). Aynı anda pek çok şeyi yapabilecek bir adam olarak yetişmem konusunda beni zorlayan bir hocam vardı uzmanlık günlerimde. Memleketin zeki çocuklarını alıp, onları iyi mühendisler olmaları yoluna sokan bir liseden mezunum. Bunların hepsi bir araya gelince uzmanlık diplomamdan vazgeçip, tıbbi cihaz geliştirmeye çalışan bir şirketin AR-GE departmanında bir iş bulabildim kendime. Çoğu meslektaşımın böyle bir şansı yok. Kaçabilecek yerleri yok, diplomalarını devletin elinden kurtarmak zorundalar ve bu sebeple zorunlu hizmet denilen bu köleliğe sonuna kadar katlanmak zorunda kalıyorlar. Benim karşıma çıkan fırsat onlara da sunulsa, eminim pek çok meslektaşım hayatlarını geri alabilmek için diplomalarından vazgeçmeyi göze alırdı.
Fakülte diplomam hala elimde, gerektiğinde adımın başına "Dr." ünvanını yazmaya hala hakkım var ama "Uzm. Dr." devri bitmiştir. Mecburi hizmet kalkarsa gidip diplomamı alırım onu gasp eden Bakanlık'tan. O güne kadar, haritadaki çizgilerin içinde kalan alan dahilinde artık farmakolog değilim.
O çizgilerin dışında mı? Komik olan bu. Gidip YÖK'ten aldığım eğitimin doktora eşdeğeri olduğunu gösterir bir belge alırım, ABD'de veya Avrupa'da bir laboratuvarda post-doc olarak çalışırım eğer istersem veya gerek olursa. Beni farmakolog olarak kabul etmeyen tek ülkede yaşıyorum şu anda.
Bu da böyle bir devlet, bu da böyle bir ülke.
Ve benim, onun tuhaflıklarına gülmeye dermanım kalmadı artık.
Not: Olan biteni anlattım ve bitirdim ama bu meselenin kafamı meşgul etmeye devam edeceği muhakkak. Geriye bakıp düşündüklerimi, bugüne kadar düşünüp yazmadıklarımı veya yazmaya üşendiklerimi önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda yazarım sanırım.
Önemli Not: Afyon'dan geçirdiğim zamanın iyi anabileceğim kısmı yalnızca birkaç insanla sohbet ettiğim dakikalardır. Odama gelip sohbet eden, sigara içerken muhabbet eden öğrenci kardeşlerime çok teşekkür ederim. En çok da biyokimyadan Kadir, Buğra ve Ayhan kardeşlerime teşekkür ederim. Zor zamanlarda sohbetiniz iyi geldi, minnettarım. Telefonla da olsa beni yalnız bırakmayan arkadaşlarıma burada değil, yüzyüze teşekkür edeceğim, artık yanlarındayım.
3 Şubat 2012 Cuma
21 Ocak 2012 Cumartesi
Kölelik Günlükleri - Gün 043-047
Pazartesi: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Sömestr tatilinin başlaması nedeniyle önümüzdeki iki hafta boyunca da hiçbir iş yapmayacağım.
Hiç çalışmadığın bu haftanın maaşını 15 Ocak 2012'de peşin olarak aldım. Kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı tam gaz devam ediyor yani.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Sömestr tatilinin başlaması nedeniyle önümüzdeki iki hafta boyunca da hiçbir iş yapmayacağım.
Hiç çalışmadığın bu haftanın maaşını 15 Ocak 2012'de peşin olarak aldım. Kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı tam gaz devam ediyor yani.
Mecburi hizmet kapsamında, özellikle temel bilim dallarında, üniversitelerde personel çalıştırılmasının verimsizliği ve kurumların bu uygulama nedeniyle gelişmelerine mani olacak bir kısırdöngü içine girmesi hakkında epey fikir birikti aklımda. Onu ayrıca ele alıp, (uzunca) bir yazı haline getirmem gerek sanırım. Şimdi haftanın özgür geçirebildiğim iki gününün tadını çıkarayım, boş geçen günlerin birinde yazarım o yazıyı.
19 Ocak 2012 Perşembe
İnfantil
Pazartesi akşamı "Sevgili devlet, sen çok haklı oldun(!), bir tur da kardeş haklı olsun mu?" diye yazdım Twitter'da, çocukluktaki "biraz da kardeş binsin bisiklete/salıncağa" lafına atıfla.
Çok geçmedi Emre kardeşim yapıştırdı yorumu: Biraderimi delirttiler, infantil pazarlık kafasına geldi.
Haksız değil adam.
Bu yorumuyla meseleyi anlamama da vesile oldu aslında. Cümlesinde geçen "infantil" sözcüğü yakıverdi kafamın içindeki feneri.
Güney ve Doğu Akdeniz coğrafyasındaki halk ayaklanmalarının tam gaz gittiği dönemde Robert Fisk "authoritarian leaders infantilize their people" yazmıştı, Emre "infantil" deyince bu geldi hemen aklıma. Otoriter liderlerin/rejimlerin halkları çocuklaştırarak hareket ettiklerini anlatmaya çalışıyordu Fisk ve bu "infantilize" fiilinin her iki anlamını da kapsıyordu.
Fiilin ilk anlamı bir kişiyi çocuklaştırmak, bir çocuğun durumuna getirmek; ikincisi ise bir kişiye çocukmuş gibi davranmak.
Otoriter rejim, insanların düşünsel süreçlerini dumura uğratarak meseleleri analiz yeteneklerini de, bu meselelere verecekleri tepkileri de bir çocuğunki seviyesine indiriyordu Fisk'e göre. Dahası, tıpkı bir çocuğun erişkinlere bağımlılığı nedeniyle itirazlarının her zaman bir hududu olması gibi, otoriter rejimlerin insanları da benzer bağımlılıklar nedeniyle bir noktadan sonra seslerini yükseltemez oluyordu. Rejim, insanların itirazlarına da bir çocuğun ağlamasına yaklaşır gibi yaklaşıyordu; aslında hiçbir şeyi değiştirmezken, bir yandn "geçti geçti" diyerek, "bak kuş uçuyor" diyerek, olan biteni unutturmasına yetecek kadar zaman kazanmaya çalışıyordu. Fisk, olanları bu çocuksuluktan çıkış şeklinde yorumluyordu.
Daha derinleştirilebilir bu çocuk-yetişkin, çocuksulaştırılmış vatandaş-otoriter rejim analojisi. Düşündükçe insanın zihnini açan bir tarafı var, biraz kafa yormak anlamaya oldukça yardımcı oluyor kimi meseleleri.
Peki, ben niye çocuksu bir pazarlığın içine düştüm? Yoksa biz de otoriter bir sistemde miyiz? Doktorların diplomalarını elinden alan, onların nerede yaşayıp çalışacağına karar veren, bir özel hastanenin kaç doktor çalıştıracağını bile belirleyen, sağlıkla ilgili tüm yetkiyi elinde toplamış gibi görünen Sağlık Bakanlığı otoriterleşmiş olabilir mi? Bunları da düşünmek gerek elbette.
Çok geçmedi Emre kardeşim yapıştırdı yorumu: Biraderimi delirttiler, infantil pazarlık kafasına geldi.
Haksız değil adam.
Bu yorumuyla meseleyi anlamama da vesile oldu aslında. Cümlesinde geçen "infantil" sözcüğü yakıverdi kafamın içindeki feneri.
Güney ve Doğu Akdeniz coğrafyasındaki halk ayaklanmalarının tam gaz gittiği dönemde Robert Fisk "authoritarian leaders infantilize their people" yazmıştı, Emre "infantil" deyince bu geldi hemen aklıma. Otoriter liderlerin/rejimlerin halkları çocuklaştırarak hareket ettiklerini anlatmaya çalışıyordu Fisk ve bu "infantilize" fiilinin her iki anlamını da kapsıyordu.
Fiilin ilk anlamı bir kişiyi çocuklaştırmak, bir çocuğun durumuna getirmek; ikincisi ise bir kişiye çocukmuş gibi davranmak.
Otoriter rejim, insanların düşünsel süreçlerini dumura uğratarak meseleleri analiz yeteneklerini de, bu meselelere verecekleri tepkileri de bir çocuğunki seviyesine indiriyordu Fisk'e göre. Dahası, tıpkı bir çocuğun erişkinlere bağımlılığı nedeniyle itirazlarının her zaman bir hududu olması gibi, otoriter rejimlerin insanları da benzer bağımlılıklar nedeniyle bir noktadan sonra seslerini yükseltemez oluyordu. Rejim, insanların itirazlarına da bir çocuğun ağlamasına yaklaşır gibi yaklaşıyordu; aslında hiçbir şeyi değiştirmezken, bir yandn "geçti geçti" diyerek, "bak kuş uçuyor" diyerek, olan biteni unutturmasına yetecek kadar zaman kazanmaya çalışıyordu. Fisk, olanları bu çocuksuluktan çıkış şeklinde yorumluyordu.
Daha derinleştirilebilir bu çocuk-yetişkin, çocuksulaştırılmış vatandaş-otoriter rejim analojisi. Düşündükçe insanın zihnini açan bir tarafı var, biraz kafa yormak anlamaya oldukça yardımcı oluyor kimi meseleleri.
Peki, ben niye çocuksu bir pazarlığın içine düştüm? Yoksa biz de otoriter bir sistemde miyiz? Doktorların diplomalarını elinden alan, onların nerede yaşayıp çalışacağına karar veren, bir özel hastanenin kaç doktor çalıştıracağını bile belirleyen, sağlıkla ilgili tüm yetkiyi elinde toplamış gibi görünen Sağlık Bakanlığı otoriterleşmiş olabilir mi? Bunları da düşünmek gerek elbette.
14 Ocak 2012 Cumartesi
Kölelik Günlükleri - Gün 036-040
Pazartesi: İşe geldim. Anlattığım 3 saat ders için 3 soru hazırladım ve anabilim dalı başkanına teslim ettim. Misafirhaneye döndüm.
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Toplamda bir saat çalıştığım bu haftanın maaşını 15 Aralık 2011'de peşin olarak aldım. Bana öyle geliyor ki burada görevlendirilmiş olmam ve bana verilen maaş, kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı sayılabilir.
Siz ne dersiniz?
Salı: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Çarşamba: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Perşembe: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Misafirhaneye döndüm.
Cuma: İşe geldim. Hiçbir iş yapmadım. Ankara'ya doğru yola çıktım.
Toplamda bir saat çalıştığım bu haftanın maaşını 15 Aralık 2011'de peşin olarak aldım. Bana öyle geliyor ki burada görevlendirilmiş olmam ve bana verilen maaş, kamu kaynaklarının (insan sermayesinin ve vergilerimizin/vergilerinizin) israfı sayılabilir.
Siz ne dersiniz?
5 Ocak 2012 Perşembe
Kölelik Günlükleri - 05.01.2012 - Gün 032
Beşinci haftanın sonuna yaklaşıyorum.
Rutin oturdu artık:
Pazartesi-Cuma: Eziyet
Cuma akşamı: Yol ve heyecan
Cumartesi: Haftanın bana ait günü
Pazar: Yol ve üzüntü
Fark ettim ki Requiem'in bölümlerinin en azından ilk kelimeleri üzerinden bunu özetlemek mümkün:
Pazartesi-Cuma: Dies irae (Gazap günü)
Cuma akşamı: Libera me, Domine, de morte æterna (Kurtar beni Tanrım, sonsuz ölümden)
Pazar: Oh, Lacrimosa dies illa (Ah, o günkü gözyaşları [Ah o gözyaşı dolu gün])
Cumartesiyi es geçtim. O gün böyle şeyler düşünmüyorum. O günü sevdiklerime ve huzura ayırıyorum.
Bugün henüz perşembe, öyleyse Dies irae:
Rutin oturdu artık:
Pazartesi-Cuma: Eziyet
Cuma akşamı: Yol ve heyecan
Cumartesi: Haftanın bana ait günü
Pazar: Yol ve üzüntü
Fark ettim ki Requiem'in bölümlerinin en azından ilk kelimeleri üzerinden bunu özetlemek mümkün:
Pazartesi-Cuma: Dies irae (Gazap günü)
Cuma akşamı: Libera me, Domine, de morte æterna (Kurtar beni Tanrım, sonsuz ölümden)
Pazar: Oh, Lacrimosa dies illa (Ah, o günkü gözyaşları [Ah o gözyaşı dolu gün])
Cumartesiyi es geçtim. O gün böyle şeyler düşünmüyorum. O günü sevdiklerime ve huzura ayırıyorum.
Bugün henüz perşembe, öyleyse Dies irae:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)