Maceramızın ilk kısmını tamamlarken ben Urfa'dan belge bekliyordum, şimdi de Urfa'dan haber bekliyorum. Arada ne mi oldu?
Urfa beklenen belgeyi YÖK'e yolladı, ben de koşa koşa YÖK'e gidip yazının bir kopyasını aldım; elimde yazının kopyasıyla bu kez Sağlık Bakanlığı'na gittim ve Personel Diaresi'ndeki muhteremlerin karşısına çıktım. Onlar da bombayı patlattılar:
Sizi kuraya alamayız, önce Urfa'ya atamanızın yapılması lazım, atamadan sonra istifa ederseniz tekrar kuraya girersiniz.
Açıklayayım:
1) Benim yaklaşık 19 ay önce çekmiş olduğum kura hala geçerli(ymiş).
2) Kendi memurlarının düzenlemiş olduğu hatalı yazışma nedeniyle ortaya çıkan aksama Bakanlık'ın umurunda değil. Normal şartlarda o yazışmalar sonucunda Harran'da atamayla ilgili işlemlerin başlatılmış olması, benim de o işlemler sonrasında belli süre içinde göreve başlamış olmam gerekiyordu. Harran'a 19 ay önce gitmiş olması gereken yazı Hacettepe'ye gittiğinden atama işlemi asla başlamadı, dolayısıyla o bitmeden göreve başlamam gereken süre hiçbir zaman başlamadı, bu nedenle ben Bakanlık'ın istediği "göreve başlamamıştır" yazısını alamamış oldum Onun yerine hakkımda hiçbir işlem yapılmadığına dair bir yazı geldi Bakanlık'a. Bu da yeniden kuraya girmemi sağlamıyor.
3)19 ay önce yapılması gereken işlemleri (sonunda) başlattım bunun üzerine, belgelerimi Harran'a yolladım. Harran beni doğrudan atayamayacak. Kuranın çekildiği dönemde tahsis edilmiş olan farmakolog kadrosunda şu anda çalışan biri var zaten, yeniden kadro istenmesi gerekecek. YÖK o kadroyu onaylayınca o kadroya benim atanma işlemim başlayacak, hani bitmeden göreve başlamam gereken bir süre vardı, işte ancak o zaman işelemeye başlamış olacak.
4) Bu arada 39. Dönem kadroları açıklandı bile. Farmakolojide 2 kadro var, ikisi de Ankara (talihimi seveyim). O kuranın sonucunda Ankara'ya atanan arkadaşlar görevlerine başladığında büyük olasılıkla ben hala Urfa'dan "göreve başlayabilirsin" haberi bekliyor olacağım.
Durum budur. Evde oturup çeviri yaparak kirayı, faturaları ödemeye çalışmaya devam şimdilik. Ne mi hissediyorum? Devletimi her geçen gün daha çok seviyorum (!).
Sonsöz: Bir yerlerde çeviri işine rastlarsanız haber verin, malum, ekmek parası.
Mini güncelleme (16 Haziran 2011)
Belgeler Harran'a ulaşmış, kadro isteme yazısını YÖK'e yollamışlar. Söyledikleri şu: En erken temmuz ortası gibi başlayabileceğim, ondan önce yetişmesi zormuş yazışmaların.
Not: Maceramızın son kısmı burada
14 Haziran 2011 Salı
14 Nisan 2011 Perşembe
Safahat veya Sehven
Geride kalan bir yılın en moda sözcüklerinden biri oldu "sehven". Özellikle hukuki metinlerde sıkça karşılaştığımız ifade, yanlışlıkla anlamına geliyor. Her gün haberleri işgal eden bir soruşturmada sehven yapılan işler yetmezmiş gibi son bombayı ÖSYM başkanımız patlattı. Şifre şüphesiyle ilgili açıklamalara da yer verdiği öğrencilere gönderdiği mektupta, gerçekten de böyle bir şifrenin var olduğunu ancak bunun sehven ortaya çıkmış bir durum olduğunu, bundan herhangi bir grubun fayda sağlamadığını ifade eden Başkan yüreklerimize su serpti (!). Başında oturduğu kurumun en ufak yanlışlığa dahi tahammül gösterilmeyecek bir iş yapmakta olduğunu kendisine açıklamanın bir yolunu bulmalıyız millet olarak, belki o zaman istifa eder.
Sehven yaşanılan bu memlekette benim kendi "sehven" maceramı anlatmak bu yazının amacı. İnsanı güldürmeyen Levent Kırca skeçleri tarzındaki bürokratik maceramın kıymetli karilerimi eğlendirmese bile sıkmaması dileğiyle...
01.09.2009 tarihinde sınava girerek "Tıbbi Farmakoloji Uzmanı" oldum. Kanun gereği Hacettepe Üniversitesi bu durumu derhal Sağlık Bakanlığı'na bildirdi. Bakanlık da beni 12.11.2009 tarihinde yapılan 29. Dönem Devlet Hizmet Yükümlülüğü (DHY) kurasına katılacak uzman doktorlar arasında ilan etti (ilk kurada kimse size "şu anda kuraya girmek istiyor musun" diye sormaz, otomatik olarak kuraya dahil eder sizi Bakanlık). Kurada, Harran Üniversitesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı çıktı bana.
Kuradan birkaç gün sonra yayınlanan ve tebligat olarak kabul edilen listede adım yoktu. Bakanlık'a gittiğimde yayınlanan listenin yalnızca Bakanlık'a bağlı kurumlara atananları kapsadığını, üniversite kurası çektiğimden atamamı YÖK'ten takip etmem gerektiğini, o kısımdan Bakanlık'ın sorumlu olmadığını öğrendim. YÖK'ü aradığımda Harran Üniversitesi'nin işleriyle ilgilenen arkadaşla görüşmem gerektiği söylenerek kendisine yönlendirildim. Sonraki bir ay içinde, bir yandan askerlik işlemlerimi takip ederken sık sık YÖK'ü aradım ama Harran Üniversitesi'yle ilgilenen görevli bana yazımla ilgili bir gelişme olmadığını söyledi. Ben de göreve başlayamadığımdan 01.02.2010 itibariyle askerlik hizmetimi yapmaya başladım, artık 1 yıl boyunca mecburiyi düşünmek zorunda değildim. Normal koşullarda verilen süre içinde göreve başlmayanlar müstafi sayıldığı ve 1 yıl süreyle kuraya alınmadığından aynı kuralın benim için de işletileceği ve askerden döndükten sonra tekrar kuraya girmek zorunda olacağımı düşünüyordum.
Sonra askerlik bitti. 01.02.2011'de askerliği bitmiş bir doktor olarak kura için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve Bakanlık'a gittim. Bakanlık'taki memurlar bana ellerinde benimle ilgili hiçbir bilgi olmadığını, göreve başlamamla/başlamamamla ilgili onlara bir bilgi gelmediğini, bu durumda kuraya başvuramayacağımı, YÖK'e gidip durumu açıklığa kavuşturmam gerektiğini söylediler.
Hikayemizin benim için ilk dumur anı burası. Kendine personel sağlamak için mecburi belasını başımıza açan, mezun olur olmaz diplomaya el koyup bizi kuraya sokan Bakanlık bu işteki tek sorumludur diye bilirdim, yanılmışım. Kura ve atama iki ayrı iş olarak ele alınıyormuş. Sağlık Bakanlığı kurayı düzenledikten sonra kendisine bağlı kurumlara atanacaklarla ilgili işleri takibe devam ederken (göreve başlayıp başlamadığını kontrol edip, başlamayanları tespit ediyorlar, onları müstafi sayıp kuraya girememe sürelerini başlatıyorlar), üniversitelere gideceklerle ilgili hiçbir sorumluluğu yokmuş, o iş YÖK'e aitmiş. Soracak bir sorunuz varsa, Bakanlık "ben bilmem, YÖK'üm bilir" dermiş.
(Not: Hikayenin burasında ben Bakanlık'ça el koyulmuş olan diplomamın dürülüp rulo haline getirildikten sonra nasıl kullanılabileceğine dair fikirler geliştirmeye başlamıştım bile)
Ben de kalktım YÖK'e gittim çaresiz. Harran Üniversitesi'yle yazışmaları yapan memuru buldum, yazışmanın yapılmış olması gereken tarih aralığı ilgili bilgi verdim, koca bir klasör indi dolaptan, belgeleri taramaya başladık (geçen sene o dönemde bu işlere bakan kişi değişmiş, yeni memur yazışmama dair bir şey hatırlamıyordu doğal olarak). Farmakolojiye benden önce atanan kişiyle ilgili bir yazı, benim atanmamdan sonra atanmış olması gereken bir sonraki kuradan bir kişiye ait bir yazı ama benim adıma yazılmış bir yazı yok. Benimle aynı kurada Harran Histoloji'ye atanan bir kişiye ait bir yazı var ama benimki yok. İşte o yazının ekinde hikayemizin "sehven" faslı başladı. Memur arkadaş "doktor bey bu yazının ekinde atananlar listesi var ama siz orada Hacettepe'ye atanmış görünüyorsunuz" dedi, baktım, haklı, 18.11.2009 tarihli yazının ekindeki listede adımın yanında büyük harflerle, kocaman Hacettepe Üniversitesi yazıyor. Kuramı Harran'a çeken Bakanlık, bunu atamamı yapacak olan YÖK'e Hacettepe olarak bildirmişti. Benim Harran'a bakan memurdan bilgi almaya çalıştığım onca zaman boyunca yalnızca bir kaç oda ileride bir memur benim yazımı Hacettepe'ye yollamakla meşguldü.
Hemen Hacettepe işlerine bakan kişiye gittim, dosya indi, arandı ve yazı bulundu. 11.12.2009'da YÖK Hacettepe'ye "adı geçenin atamasının yapılarak görevine başlayış tarihinin Sağlık Bakanlığı'na bildirilmesi hususunda..." diye biten bir yazı yollamıştı hakkımda. Şaka burada da devam ediyordu. Bu yazının eki olarak kura listesine ait bilgisayar çıktısı da yollanmıştı, oradaysa adımın yanında gayet açık şekilde Harran Üniversitesi yazıyordu. Bu yazıyı alan ve ekiyle uyumsuzluğunu gören Hacettepe Üniversitesi "sehven bize yazılmış" hükmüne vararak hiçbir işlem yapmamaya karar vermiş. Bana, YÖK'e veya Bakanlık'a bu konuda bilgi verme gereği de duymamış. Harran'a da YÖK'ten herhangi bir yazı gitmediğinden onlar da işlem yapmamışlar. Yani benim atamamın yapılmadığını Bakanlık'a bildiren kimse olmamış, prosedür bir sonraki aşamaya geçememiş.
Elimde yaptıkları hatanın belgesi olan yazıların fotokopileriyle tekrar Bakanlık'ın yolunu tuttum. Bütün saçmalığı başlatan kendi memurlarının "sehven" beni Hacettepe'ye atanmış gösteren yazısı değilmişçesine Bakanlık'taki görevli bana "YÖK'tekilerin hatası bu, yazıyla kura listesini karşılaştırmaları gerekirdi" deyiverdi. O zaman adama sormazlar mı, sizin memurunuzun da aynı kontrolü yapması gerekmez miydi diye. Bir süre bu meseleyi, giderek yükselen karşılıklı öfke eşliğinde tartıştıktan sonra, ne yapmam gerektiğini sorup işe koyulmamın daha iyi olacağına karar verdim. Harran'dan atamamın yapılmadığına dair bir yazı getirirsem kuraya girebilirmişim.
Ben de bu kez Harran'ı aradım (3. kapı!!!). Personel Diaresi'ndeki memur haklı olarak kendilerine hitaben yapılmış bir yazışma olmadığından Bakanlık'a cevaben bir yazı yazamayacaklarını ancak uygun bir dilekçe yollamam halinde adıma yazılmış, atamamaın yapılmadığını belirtir bir bilgilendirme yazısı hazırlayabileceklerini söyledi; ben de kabul ettim mecbur olarak. İlgili yazışmaları ve dilekçemi onlara faksladım, onlar da birkaç gün sonra bana yazıyı. 11.03.2011 tarihinde bu yazı eşliğinde 38. Dönem DHY kurasına katılmak istediğimi bildirir dilekçemi Bakanlık'a sundum (ilk seferde otomatik olarak kuraya alınıyoruz ama sonrakiler başvuru gerektiriyor).
Böylece en kritik hafta başlamış oldu. 38. Dönem kurasına girebilmek için 18.03.2011'e kadar belgeleri tamamlayıp başvurmuş olmak gerekiyordu. Sabırsızlıkla verilecek kararı beklemeye başladım ve bakanlık başvurumu reddetti. Doğrudan Bakanlık'a hitaben yazılmış bir yazı getirmem gerekiyordu, gitiridiğim yazı iş görmüyordu. Bunun olması için de bir sene önce yapılmış olması gereken yazışma zincirinin en baştan başlatılması gerekiyordu ve ilk halka olan Bakanlık'ın YÖK'e yazısı 15.03.2011 tarihini taşıyordu. 4 iş günü içinde Bakanlık YÖK'e, YÖK Harran'a, Harran da Bakanlık'a yazarsa kuraya girebilecektim.
Elbette giremedim, yazı yetişmedi. YÖK yazıyı 18.03.2011'de hazır edebildi, sonra Harran Bakanlık yerine doğrudan YÖK'e yazdı, şimdi YÖK'ün Bakanlık'a yazması aşamasındayız. O yazı da yazılınca ben dilekçemle birlikte 39. Dönem DHY kurasına başvurabileceğim.
Safahatımın sonuna geldik. Böylece kanuna "DHY yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler" hükmünü koyarak başka bir işte çalışmama set çeken devlet, yazışmalardaki üstün ciddiyetiyle beni "sehven" en az 2 ay daha işsiz bırakmış oldu. Evde oturup çeviri yapıyorum; kirayı, harçlığı denkleştiriyoruz hamdolsun. Bir şey aklıma takılmıyor değil ama:
Fazladan iki ay işsiz kalmamdan kaynaklanan maddi ve buna bağlı olarak benim ve yakınlarımın yaşadığı stresten kaynaklanan manevi hasar için tazminat davası açacak olsam kime açmam gerek? Bu hikayede benim muhatabım kim?
Tıp fakültesinde öğrendiğim şeylerden biri hayatın devamlılığını sağlayacak biyokimyasal dengenin oldukça güç olduğu, olasılık açısından bakarsak ölümün yaşamdan daha muhtemel olduğudur; yani aslında şans eseri yaşıyoruz. Bizim memleket de o hesap, sehven yaşıyoruz. Hatalarını anlasalar da, ölsek de kurtulsak.
Kıssadan hisse:
1) Mecburi kurasında üniversite çeken doktor kardeşim, bakanlığa boş yere başvurma, bel bağlama. Onlar yalnızca kurayı çekip gerisine boş veriyor, işini YÖK'ten ve mümkünse elden takip etmen gerekmektedir.
2) Devlet ciddiyeti, tek boynuzlu at (unicorn) veya sentor gibi bir şeydir; bir şeye ad verilmesi onun gerçekten var olduğu anlamına gelmez.
Not: Bu maceranın ikinci kısmı burada
Not: Bu maceranın ikinci kısmı burada
26 Mart 2011 Cumartesi
Sabun köpüğü - I
Bu blogu ciddi şeyler yazılan bir yer olduğu düşüncesiyle takip edenler için bir uyarıyla başlayayım, bugüne kadar yazdığım en sabun köpüğü yazıyı yazmak niyetiyle oturdum masanın başına. Bu aralar işsiz olduğum (veya daha havalı dursun derseniz home-office çalıştığım) için televizyona bolca maruz kalıyorum, epeyce de okuyorum. Kafada bir şeyler birikiyor ama anlamlı bir bütün oluşturmak üzere kullanılacak bir malzeme teşkil etmiyorlar. Madde madde, kopuk kopuk, keyfimce yazmak niyetindeyim.
1) ABD'de yaşayan ve bir şekilde kebaba merak saran biri olduğunuzu düşünün. Oradaki idarelik bir kebapçıya çırak girdiğinizi, kebapçılığı bir dereceye kadar öğrendiğinizi ama işin aslına nüfuz etmek istediğinizi, ne yaparsınız? Kalkıp Türkiye'ye gelir, burada bir kebapçıya çırak girersiniz. İşi öğrenince geri dönüp kendi dükkanınızı kurabilirsiniz, burada kalıp devam etmek de mümkün (orada istediğiniz kalitede malzemeyi her gün bulmak mümkün olmayabilir). Bu şekilde bir sürü çırak gelse Türkiye'ye hepsi en iyi kebapçılara mı çırak girer? Mümkün değil! Sonra bir Amerikan televizyonunda bir haber: Türkiye'de büyük başarılara imza atan kebapçı.
Televizyondaki Amerika'da büyük başarılara imza atan Türk bilimadamı hikayelerinin bende bıraktığı izlenim tam da bu. Tıpkı Amerikalı çocuğun çalıştığı yerin orta halli mahalle arası kebapçısı olması ihtimali gibi, televizyoa çıkanların kimisi de dünyanın en müthiş bilim merkezlerinde olmayanlar. Burada bilim yapamadığını düşünen, oraya daha iyisini bulmaya giden ama orada da en iyi yerde iş ayarlayamayanlar mevcut. Amerikalı genç nasıl burada esnaflığın can sıkıcı rutinlerini görüp, akçeli hesapların arasında kebap aşkının boğulduğunu hissedecekse bizim bilimadamlarımızın durumu da daha iyi değil aslında. Oraya kadar gidip bilimin mayfasıyla, yüksek sosyetesiyle, rutin ve sıkıcı yanlarıyla, bir ofis işinden farksız hale getirilmiş işleyişiyle yüzyüze gelmek şevklerine pek de iyi gelmiyordur sanırım. Buraya dönenler de zaten körelecekler çünkü malzeme yok elde. Para yok, laboratuvar yok, talep oradaki gibi yüksek değil.
Yani, bilim için Amerika'ya gitmekle, kebap için buraya gelmek arasında aslında pek bir fark yok.
2) Memlekette televizyonculuk çok garip bir hal almış durumda. Star TV'nin perşembe günü için planlanmış yayın akışında 24 saatin 17'si dizi yayınına ayrılmış durumda (diğer günlerde de durum çok farklı değil). 11 diziden onu yerli, biri yabancı; dokuz dizi tekrar yayını, ikisi yeni bölüm. Akıl alır gibi değil ama gerçek. Sorabileceğim tek soru var: Biraz abartmış olabilir misiniz?
3) Yeterince izleyince memlakette siyaset, dolayısıyla haberler oldukça öngörülebilir bir şey haline geliyor. Perşembe günü Ahmet Şık'ın henüz taslak halindeki kitabının nüshalarını yok etme işlemi başlatıldığında yaptığım ilk tahminlerden biri Başbakan'ın bu konudaki açıklamasının "yargıya intikal etmiş bir mesele, sürmekte olan bir soruşturma var, konuşmam doğru olmaz" olmuştu, twitter'da da yazmıştım bu fikrimi, cuma günü tam da bu açıklama geldi. Beklenmedik (!), vicdani çıkışların sahibi Sayın Arınç'tan da duyduğu rahatsızlığı belirten bir açıklama bekliyordum, aynı gün o da geldi.
Buna ister parti içi demokrası-fikir özgürlüğü deyin, ister klişe bir iyi polis-kötü polis numarası sonuç değişmiyor; bu kadar öngörülebilir olunca bir anlamı kalmıyor.
4) Böylece bu blogda ilk doğrudan politik yorumumu da yapmış oldum ama arkasının gelmesi kanunen mümkün değil haberiniz olsun.
Bildiğiniz gibi devlet memurlarının siyasi demeç vermesi, bu tarz fikir neşretmesi yasak. Şimdilik işsiz ve özgür bir vatandaş olarak bunları yazabilsem de devlet beni zorla memur yapınca (doktorlar için devlet hizmet yükümlülüğü deniyor, ben o kadar da havalı olmayan zorunlu hizmeti tercih ediyorum) böyle şeyler yazmak yasak. Bu gerçeği bu hafta fark ettim, dilediğim yerde ikamet etme ve dilediğim işte çalışma haklarım yanında ifade özgürlüğü hakkım da gasp edilmiş olacak. Ama olsun, Anayasa Mahkemesi bu uygulamaya dair itirazı reddettiğine göre yapılan doğru olmalı, değil mi?
Merak edenler için karar burada , kararın sonunda karara itiraz eden üyelerin gerekçeleri de var. Kendilerine farklı bir bakış açısı sağlayacağı ümidiyle, bu muameleye taraftar olanların o bölümü dikkatle okumalarını öneririm. Bu blogda sıkça dile getirdiğim kimi fikirleri, neredeyse birebir olarak, iki hukukçudan duyunca "aklın yolu bir"miş demeden edemedim.
Şimdilik bu kadar. Aklıma üşüştükçe yine yazarım. Bekleyen bir iki mesele var zaten.
1) ABD'de yaşayan ve bir şekilde kebaba merak saran biri olduğunuzu düşünün. Oradaki idarelik bir kebapçıya çırak girdiğinizi, kebapçılığı bir dereceye kadar öğrendiğinizi ama işin aslına nüfuz etmek istediğinizi, ne yaparsınız? Kalkıp Türkiye'ye gelir, burada bir kebapçıya çırak girersiniz. İşi öğrenince geri dönüp kendi dükkanınızı kurabilirsiniz, burada kalıp devam etmek de mümkün (orada istediğiniz kalitede malzemeyi her gün bulmak mümkün olmayabilir). Bu şekilde bir sürü çırak gelse Türkiye'ye hepsi en iyi kebapçılara mı çırak girer? Mümkün değil! Sonra bir Amerikan televizyonunda bir haber: Türkiye'de büyük başarılara imza atan kebapçı.
Televizyondaki Amerika'da büyük başarılara imza atan Türk bilimadamı hikayelerinin bende bıraktığı izlenim tam da bu. Tıpkı Amerikalı çocuğun çalıştığı yerin orta halli mahalle arası kebapçısı olması ihtimali gibi, televizyoa çıkanların kimisi de dünyanın en müthiş bilim merkezlerinde olmayanlar. Burada bilim yapamadığını düşünen, oraya daha iyisini bulmaya giden ama orada da en iyi yerde iş ayarlayamayanlar mevcut. Amerikalı genç nasıl burada esnaflığın can sıkıcı rutinlerini görüp, akçeli hesapların arasında kebap aşkının boğulduğunu hissedecekse bizim bilimadamlarımızın durumu da daha iyi değil aslında. Oraya kadar gidip bilimin mayfasıyla, yüksek sosyetesiyle, rutin ve sıkıcı yanlarıyla, bir ofis işinden farksız hale getirilmiş işleyişiyle yüzyüze gelmek şevklerine pek de iyi gelmiyordur sanırım. Buraya dönenler de zaten körelecekler çünkü malzeme yok elde. Para yok, laboratuvar yok, talep oradaki gibi yüksek değil.
Yani, bilim için Amerika'ya gitmekle, kebap için buraya gelmek arasında aslında pek bir fark yok.
2) Memlekette televizyonculuk çok garip bir hal almış durumda. Star TV'nin perşembe günü için planlanmış yayın akışında 24 saatin 17'si dizi yayınına ayrılmış durumda (diğer günlerde de durum çok farklı değil). 11 diziden onu yerli, biri yabancı; dokuz dizi tekrar yayını, ikisi yeni bölüm. Akıl alır gibi değil ama gerçek. Sorabileceğim tek soru var: Biraz abartmış olabilir misiniz?
3) Yeterince izleyince memlakette siyaset, dolayısıyla haberler oldukça öngörülebilir bir şey haline geliyor. Perşembe günü Ahmet Şık'ın henüz taslak halindeki kitabının nüshalarını yok etme işlemi başlatıldığında yaptığım ilk tahminlerden biri Başbakan'ın bu konudaki açıklamasının "yargıya intikal etmiş bir mesele, sürmekte olan bir soruşturma var, konuşmam doğru olmaz" olmuştu, twitter'da da yazmıştım bu fikrimi, cuma günü tam da bu açıklama geldi. Beklenmedik (!), vicdani çıkışların sahibi Sayın Arınç'tan da duyduğu rahatsızlığı belirten bir açıklama bekliyordum, aynı gün o da geldi.
Buna ister parti içi demokrası-fikir özgürlüğü deyin, ister klişe bir iyi polis-kötü polis numarası sonuç değişmiyor; bu kadar öngörülebilir olunca bir anlamı kalmıyor.
4) Böylece bu blogda ilk doğrudan politik yorumumu da yapmış oldum ama arkasının gelmesi kanunen mümkün değil haberiniz olsun.
Bildiğiniz gibi devlet memurlarının siyasi demeç vermesi, bu tarz fikir neşretmesi yasak. Şimdilik işsiz ve özgür bir vatandaş olarak bunları yazabilsem de devlet beni zorla memur yapınca (doktorlar için devlet hizmet yükümlülüğü deniyor, ben o kadar da havalı olmayan zorunlu hizmeti tercih ediyorum) böyle şeyler yazmak yasak. Bu gerçeği bu hafta fark ettim, dilediğim yerde ikamet etme ve dilediğim işte çalışma haklarım yanında ifade özgürlüğü hakkım da gasp edilmiş olacak. Ama olsun, Anayasa Mahkemesi bu uygulamaya dair itirazı reddettiğine göre yapılan doğru olmalı, değil mi?
Merak edenler için karar burada , kararın sonunda karara itiraz eden üyelerin gerekçeleri de var. Kendilerine farklı bir bakış açısı sağlayacağı ümidiyle, bu muameleye taraftar olanların o bölümü dikkatle okumalarını öneririm. Bu blogda sıkça dile getirdiğim kimi fikirleri, neredeyse birebir olarak, iki hukukçudan duyunca "aklın yolu bir"miş demeden edemedim.
Şimdilik bu kadar. Aklıma üşüştükçe yine yazarım. Bekleyen bir iki mesele var zaten.
21 Mart 2011 Pazartesi
Okumayı sever misiniz?
Millet olarak okumayı pek sevmediğimizden yakınılır çoğu yerde, çoğu zaman. Sürekli okumadan yapılması imkansız bir meslek seçtikleri göz önünde bulundurulursa kıymetli akademisyenlerimizin bu genellemenin dışında tutulması gerekir sanırım. Gercekten öyle midir?
Bu konuda bir araştırma önermek isterim, belki gün gelir imkanı olan biri gerçekleştirir de durum neymiş öğreniriz.
Farklı alanlardan akademisyenlerin eğilimlerini değerlendirebilmek amacıyla bu araştırmanın pek çok farklı alanda fakülteleri olan bir üniversitede yapılmasını öneriyorum. Çok sevdiğimiz, bir fırsatını bulup her sene en az bir tane ayarladığımız dokuz günlük köprü tatilleri takip eden ilk Pazartesi sabahı ellerine gecmek üzere üniversitenin tüm akademisyenlerine tatilde kaç bilimsel makale okuduklarını ve bu işe toplam kaç saat ayırdıklarını soran bir e-posta yollayalım. Cevaplar 0-1-2-3-4-5-5'ten fazla seklinde kümelerde toplansın.
Verileri toplayalım ve bakalım en çok akademisyenin toplandığı küme hangisi. Benim tahminim 0, hatta bir adım daha ileri giderek diyebilirim ki 0'daki birey sayısı diğer olasılıkların tümündekilerin toplamını aşabilir.
Bırak da adamlar tatilde de okumayiversinler diyeceklere sözüm yok ama benim aklım akademik hayatın gündelik rutini ve bürokrasisinden kurtarılmış 9 gün fırsatını elde edip değerlendirmeyen bir akademisyeni almaz.
Bu konuda bir araştırma önermek isterim, belki gün gelir imkanı olan biri gerçekleştirir de durum neymiş öğreniriz.
Farklı alanlardan akademisyenlerin eğilimlerini değerlendirebilmek amacıyla bu araştırmanın pek çok farklı alanda fakülteleri olan bir üniversitede yapılmasını öneriyorum. Çok sevdiğimiz, bir fırsatını bulup her sene en az bir tane ayarladığımız dokuz günlük köprü tatilleri takip eden ilk Pazartesi sabahı ellerine gecmek üzere üniversitenin tüm akademisyenlerine tatilde kaç bilimsel makale okuduklarını ve bu işe toplam kaç saat ayırdıklarını soran bir e-posta yollayalım. Cevaplar 0-1-2-3-4-5-5'ten fazla seklinde kümelerde toplansın.
Verileri toplayalım ve bakalım en çok akademisyenin toplandığı küme hangisi. Benim tahminim 0, hatta bir adım daha ileri giderek diyebilirim ki 0'daki birey sayısı diğer olasılıkların tümündekilerin toplamını aşabilir.
Bırak da adamlar tatilde de okumayiversinler diyeceklere sözüm yok ama benim aklım akademik hayatın gündelik rutini ve bürokrasisinden kurtarılmış 9 gün fırsatını elde edip değerlendirmeyen bir akademisyeni almaz.
4 Mart 2011 Cuma
Vatandaş uyuma, bloguna sahip çık
Blog dediğin zaman ayırdıkça serpilen bir şey. Uğraşacaksın, yazacaksın, malzeme toplayacaksın. okuduğumuz her blogda emek var aslında (copy-paste blog oluşturmak bile zaman alır nereden baksan). Yazı için sildenafilli ürün promosyonu yapan eczane fotograflarını çektiğim zaman yakalansaydım bir hafif tartaklanırdım herhalde. İnternette bir şirketle ilgili şikayetini dile getirdiği için tehdit edilen adam bile biliyorum.
Tüm bunlara rağmen yazıyorum, yazıyoruz. Kimi şeyleri artık yalnız bloglardan takip eder olduk, kimimiz için sesini duyurabildiği tek ortam blog. Benim şu gariban bloga bile ortalama günde 10 kişi geliyor, benim de futbol referanslarımdan biri olan aceto balsamico için bu sayı 10000.
Teknolojik bir alet almadan önce danıştığımız, bir albümün eleştirilerini incelediğimiz, mesleki kimi şeyleri takip ettiğimiz blogları topyekün kapatan kafaya ne desem az gelir. Ne zaman akıllanıp adam gibi bir internet düzenlemesi yapacaklar bilemiyorum ama saçmalıkları sıktı artık. Bir kişi için bütün bütün siteleri kapatmaları gerekmediğini er geç anlayıp, kanunu buna göre yapacaklar diye ümit ediyoruz.
O zamana kadar yazın, okuyun, paylaşın, blogunuza sahip çıkın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
