7 Ekim 2010 Perşembe

Esinlenmeler

Ankara Devlet Opera ve Balesi bu sene programına Tosca'yı almış, havalı da bir afiş yapmışlar:



Afişi görür görmez aklıma Dan Brown - Melekler ve Şeytanlar'ın İspanyolca baskısının kapağı geldi, o da şöyle bir şey:





Anladık, heykel meşhur da, seçilen renk tonlarındaki benzerlik biraz fazla değil mi? Esinlenme olmuş galiba biraz...

Neyse, siz yine de bugün sona ermeden bir fırsatını bulup  "E lucevan le stelle"yi dinlemeyi ihmal etmeyin, gününüz güzelleşsin.

4 Ekim 2010 Pazartesi

2010 Tıp Nobeli - Kısım II

Sanırım bugün Nobel'de yapılan politik manevraya dair yazdıklarım başkalarının da aklına gelmiş. Science dergisinin blogu ScienceInsider'da Robert G. Edwards'ın Nobel'e giden yolunu güzelce özetleyen bir yazı yayınlandı bugün (burada). Yazının sondan bir önceki paragrafı ilgimi çeken  bölüm oldu.


"Edwards's work also made it possible for researchers to ultimately derive human embryonic stem cells, Pedersen says: "That was part of his original vision." However, Karolinska Institute cell biologist and Nobel Assembly member Christer Höög—who also wrote a paper describing why Edwards deserved a Nobel—said in an official interview after the announcement that the prize was not intended to make a statement about stem cell research. "This award is only for the core technology" of IVF, he said."


Akademi'nin bir üyesinin "bu işi kök hücrelerle karıştırmayın" mealinde bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmesi beni yanılmadığıma biraz daha emin olmaya götürdü. Neyse, anlamış olduk ki politik bir sıkıntı var ve ortam şimdilik müsait değil, birkaç seneye kadar (sular biraz durulduktan sonra) başta Shinya Yamanaka olmak üzere kök hücrecilere de Nobel gelecek.



2010 Tıp Nobeli: Ne şiş yandı, ne kebap

İsveç Bilimler Akademisi, Fizyoloji ya da Tıp dalında 2010 Nobel Ödülü'nü İngiliz bilimadamı Robert Geoffrey Edwards'a verdi ve çok ustaca bir politik hamleye daha imza atmış oldu. Edwards, in vitro fertilizasyon (ya da daha yaygın adıyla suni döllenme, tüp bebek) araştırmalarının öncülerinden. Bu işin temellerini laboratuvarda atmış, daha sonra kliniğe taşınmasına ön ayak olmuş bir isim. Tekniğin artık yerleşik bir metot haline geldiği, ilk tüp bebeğin doğduğu 1978'den bu  yana 4 milyondan fazla kişinin bu metotla dünyaya geldiği düşünülürse ödülün zamanlaması bana dikkat çekici geliyor. Edwards'a ve suni döllenmeye bu ödülün verilmesi belki de çok geç kalmış bir şey. Suni döllenmeyle ilk bebeğin dünyaya geldiği 1978'de henüz mümkün olduğu bile bilinmeyen RNA-interference'a iki sene önce ödül veren komite bu seneye kadar bekleyip Edwards'a ödülü bu sene verince işimn içinde küçük bir detay daha olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bilimle politikanın keşistiği yerde gerilimin ve tartışmanın olmaması imkansız gibi. Son yıllarda en önemli kavga alanlarından biri kök hücreler oldu. Kök hücrelerin 3 ana tipi elde ediliş yöntemlerine göre ayırt ediliyor: Erişkinlerden elde edilenler, indüklenmiş kök hücreler (farklılaşmış hücrelerde farklılaşma progaramının geriye doğru işletilemesini sağlayan uygulamalarla kök hücre elde etme)  ve insan embriyolarından elde edilen embriyonik kök hücreler. Kavganın büyüğü embriyonik kök hücrelerden çıktı. 

Tüp bebek kliniklerinde çok sayıda embriyo oluşturulur ve bunların birkaç tanesi anneye geri yüklenir. Geri kalanlar dondurulur ya da imha edilir. Embriyonik kök hücreler işte bu yüklenmeyen embriyolardan elde ediliyor. Bu tarz çalışmalara halihazırda en çok para ayıran ülke olan ABD uzun yıllar insan embriyolarının yok edilmesi meselesini kürtaj üzerinden tartışmıştı. Kürtajın yasaklanmasını ve federal bütçeden fon ayırılan sağlık sigortası sistemlerinin kürtaj ücretlerini ödememesini savunan dindar-muhafazakar kesim embriyonik kök hücre çalışmalarına da hızla tepki gösterdi. Bunun sonucu olarak oğul Bush'un başkanlığı döneminde yalnızca o güne kadar onaylanmış olan hücre serileri üzerinde çalışma yapılmasını hükme bağlayan bir karar çıkartıldı. Bilimsel araştırmanın halen en önemli fon sağlayıcılarında biri olan Ulusal Sağlık Enstitiüsü'nün (NIH) fonlarının "insan embriyolarının yok edildiği" herhangi bir araştırma için kullanılamayacağını söyleyen Dickey-Wicker ek maddesi de  bütçeye eklenmeye başlandı ve o zamandan beri tüm bütçe kanunlarında yer almaya devam ediyor (aslında madde tüm federal fonları kapsıyor, NIH dışında kurumları da bağlıyor).

Muhafazakarlar iktidarı kaybedip Obama başa geçince rüzgar yön değiştirdi. Obama yönetimi yeni hücre serilerinin üretimi ve lisanslanmasına yeşil ışık yakınca NIH'ye bu konuda bolca başvuru yapıldı. Aynı zamanda federal bütçeden, embriyonik kök hücre araştırmaları için NIH eliyle bol miktarda para dağıtılması planlandı. Pek çok laboratuvar birkaç yıla yayılacak kapsamlı araştırmalar için başvuruda bulundu, bunların bir kısmı kabul edildi ve şu ana kadar milyonlarca dolar dağıtıldı, bir çok başvuru ise onay öncesi gözden geçirme döneminde.

Muhafazakarların bunlara kayıtsız kalması beklenmezdi ve onlar da kendilerinden bekleneni yapmakta gecikmediler. Yok edilen embriyolar adına açtıkları dava ortada davacı olmadığı için reddedildi ama bu davaya katılan iki araştırmacının durumu bütün davayı değiştirdi. Erişkin kök hücreleriyle çalışan bu araştırmacılar kanuna aykırı olarak embriyonik hücrelere para aktarılınca kendi araştırmalarına aktarılacak paranın azalacığını ve haksız rekabete bağlı olarak kişisel kayıplarının olduğunu söyleyince dava başvuruları kabul edildi. İki ay kadar önce hakim kararını verdi. O güne kadar kök hücre araştırmaları embriyoların yok edilmesinden ayrı kabul ediliyordu çünkü bir laboratuvarda bu işlem yapılıp standart hücre serileri oluşturuluyor, başka laboratuvarlardaki araştırmacılar bu serileri kullanarak , kendileri embriyo yok etmeksizin deney yapıyor ve dolayısıyla Dickey-Wicker'ı çiğnememiş kabul ediliyordu. Oysa yeni davada hakim bunların birbirinden ayrı ele alınamayacağına hükmederek bu tarz araştırmalara federal bütçeden para aktarılmasına derhal son verilmesine hükmetti. NIH kampüsündeki araştırmalar ise derhal durduruldu. Sonrasında yapılan itiraz sonucu  mahkeme nihai kararını verene kadar fonların dağıtılmasına devam edilmesine karar verildi, şimdilik paralar laboratuvarlara verilmeye devam ediyor. Son iki ay bu konuda şiddetli tartışmalarla geçti, nihai sonuç hala belli değil.

Nobel kurulu işte tam da böyle bir gündemin olduğu bir dönemde karar verdi ve bunu belli şeyleri yapmaya mecbur kalan ama buna itiraz edeceğini bildiği tabanına da küçük ödünler vermekten geri kalmayan siyasetçi zekasıyla yaptı.. Bu ödülü alanların sonradan genellikle Nobel'i de aldığı bilinen Lasker ödülü de bu sene indüklenmiş kök hücreler alanındaki en önemli araştırmacı olan Shinya Yamanaka'ya verilince pek çok kişi bir kök hücre nobeli beklemeye başladı (bu sene Nobel'i alan Edwards, Lasker'i 2001 yılında almıştı). Akademi ise böylesine sıkıntılı bir dönemde kök hücrecilere ödül vererek, embriyonik kök hücrecilere açıktan destek vermiş olmak riskini göze almadı ama bu araştırmaların yolunu açan suni döllenme tekniklerine ödül verdi, bir anlamda birkaç yıla kadar kök hücreye de ödül geleceği mesajını da vermiş, tabanı rahatlatmış oldu. 

Geçen sene aynı anda iki ülkede savaşan bir ülkenin başkanına Nobel Barış Ödülü verilmişti, Boris Pasternak'ın Nobel Edebiyat Ödülü de bana kalırsa buram buram politika kokar. Politikanın yalnızca barış ve edebiyat ödüllerinde değil, bilim ödüllerinde de rolü olduğu bir kez daha görmüş olduk.

Robert Geoffrey Edwards'a pek çok ailenin mutluluğuna olan katkılarından dolayı teşekkür ederek ve kendisini tebrik ederek bitirmeli yazıyı. Ne olursa olsun, günün adamı o.

3 Ekim 2010 Pazar

Neyin yılı?

Porcupine Tree'nin "Time Flies" isimli şarkısı şöyle başlar:


I was born in '67
The year of Sgt. Pepper
And Are You Experienced

Talihli bir yılda doğmuş arkadaş. Beatles hala var ve efsane "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band"ini yayınlıyor. Okyanusun öbür yanında elektro gitarın tarihini değiştiren abimiz Jimi Hendrix "Are You Experienced"ı yayınlamış. Biraz daha genişletmek istersek Janis Joplin'in "Big Brother and the Holding Company"sini de biz ekleyebiliriz.

Şarkıyı her dinleyişimde sormadan edemiyorum, ben neyle tanımlayabilirim doğum yılımı diye. Pink Floyd'un Wall'u bir yıl önce, 1979'da. Benim kuşağın ergenliğinde rolü büyük olan Bülent Ortaçgil'in "Benimle Oynar Mısın"ı çıkalı 6 yıl olmuş. Daha beteri tam da benim doğumgünüm olan 25 Eylül 1980'de John Bonham ölmüş, Led Zeppelin tarih olmuş. Yerlilerdense aklıma gelen referans yok. Ne yapayım yani, kendi şarkımı

1980'de doğdum
12 Eylül'ün yılı
ve Kenan Evren'in

diye mi söyleyeyim?

Bir kuşağın kolektif hafızasında müziğin rolünü küçümseyemeyiz sanırım. Böyle bakınca benim kuşağım biraz talihsiz başlamış hayata.

1 Ekim 2010 Cuma

Başkan yine konuştu

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan Atatürk Üniversitesi'nin 2009-2010 akademik yılı açılış töreninde "Aşı konusu tartışılıyor ama üniversitelerimizden ses çıkmıyor. Üniversitelerimiz ne aşı üretimine, ne ilaç üretimine, ne de tıbbi cihaz üretimini yardımcı olmuyorlar." demişti, ben de bunun üzerine başkanın yanıldığına dair bir yazı yazmıştım.

NTV'nin haberine göre yeni bir açıklamasında Özcan, aşıyla ilgili fikirlerini tekrarlamakla yetinmeyip şunları da söylemiş:

"Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, yerli tohumumuz olmadığı için Amerika ve İsrail'den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Yani biz ihtiyacımız olan domates tohumunu bu ülkede üretemez miyiz? Evvelden atalarımız bu tohumları kendileri üretip, yıllarca bu üretimin devamını sağlamışlar. Biz niye yapmıyoruz? Tohumculukla ilgili bir araştırma enstitümüz olsa, buna birkaç üniversitemiz öncülük etse fena mı olur? Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler. Hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle, zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var. Sadece 'aman paramız dışarı gidiyor' endişesiyle söylemiyorum. Üniversitelerimizin bu konularda bize yardım etmesini istiyoruz.''

Kendi tohumumuzu yetiştirmeye, hatta bunu pazarlayıp teknoloji pazarlayan gelişmiş ülke konumuna küçük çaplı bir sıçrama yapmaya hiç itirazım  olmaz ama geride kalan 30-40 yılda ziraat fakültelerini ve ziraat mühendisliğini bugün içinde olduğu duruma düşüren bir ülkede o işin olurluğu da aklıma pek yatmaz. Asıl olarak açıklamanın "Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik programlama diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirirler. Hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle, zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür. Öyle tehlikeler de var." kısmına sonuna kadar itirazım var.

Görünen o ki Başkan genetik tedaviler alanının en büyük problemlerinden birinin çözülmüş olduğunu zannediyor.

Kimi hastalıkların yalnızca bir genin bozukluğundan kaynalandığını uzun zamandır biliyoruz. Eğer hasta kişiye, söz konusu genin sağlam versiyonunu vermenin bir yolu bulunabilirse bu tarz hastalıkların iyileştirilmesi sağlanabilecek.Hücre kültürlerinde hücrelere tek tek genleri ya da bir kaç geni bir arada vermenin yolları var. Kendi DNA'sının bir kısmını içine girdiği hücrenin DNA'sına ekleyebilen virüsler var. Hücre kültüründe yapılan bu tarz çalışmalarda da en sık kullanılan yollardan biri bu virüsler. Sıkıntı geni tam olarak nereye yerleştireceklerinin bilinememesi. Dolayısıyla yanlış yere yapılan bir ekleme hücrenin işleyişinde kansere kadar gidebilecek istenmeyen değişikliklere neden olabileceğinden insanlar üzerinde kullanılamayan bir teknoloji bu (henüz geliştirme aşamasında çok kısıtlı uygulamalar mevcut).

Başkanın iddia ettiği şekilde bu işi yapmaksa bambaşka maharet. O gen önce yediğimiz domatese yüklenecek, sonra domates hücresinden (ki kendisi biz onu yediğimizde ölüdür) bizim hücrelerimize onu aktaracak olan aracı (herhalde bir virüs olacak bu yine) hücreyi ne zaman terk etmesi gerektiğini fark edip dışarı çıkacak, mide-barsak duvarını geçip kana karışacak (bu arada mide asidi ve enzimler tarafından yok edilmeyecek), hedef aldığı hücreye ulaşacak ve içine girip hedeflenen melun etkisini gösterecek. Benim bildiğim kadarıyla böyle bir mekanizma yok.

Bilgiden çok komplo teorisine inanan bir millet olduğumuzdan "o teknoloji aslında var, gizliyorlar" diyenler çıkacaktır. Böyle bir teknolojinin kullanılmasıyla geliştirilecek tedavilerin getireceği yıllık kazanç on milyarlarca dolar düzeyinde olur, şu anda piyasanın en iyi kazanan ilaçlarını bile sollama şansı bulur. Hiçbir devlet ya da şirket böylesine büyük bir gelir kaynağını kullanmazlık etmez. Böyle bir teknoloji var olsaydı, inanın haberimiz olurdu.

Dolayısıyla Başkan yanılıyor. Söylediği şey imkansız. Bu iki oldu, Sayın Özcan aynı hatayı yapıyor: Kendi uzmanlık alanı olmayan bir alanda, sansasyonel ama gerçek dünyanın hakikatleriyle ilgisi olmayan, kendisini cahil gösteren, oturduğu koltuk nedeniyle başında bulunduğu kurumun prestijini de zedeleyen açıklamalara imza atıyor. Ya buna bir son vermeli ya da kendine biyolojik bilimler alanına hakim danışmanlar bulup, onlar tarafından bilgilendirdikten sonra açıklama yapmalı.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.