7 Aralık 2009 Pazartesi

Bir tasvir

Hayat omzumuza bastıkça dikleşen sırtımızda kolları eprimiş bir ceket,
ceplerinde orta halli ailelerin gerçekleşmemiş ümitleri
-bir diploma, iyi iş, güzel maaş, bir piyangodan büyük ikramiye belki-
yürüyüp gidiyoruz kendi irademizle seçtiğimiz sanrısına tutunduğumuz,
biz doğmadan çok önce
bıyıklı, şişman, yumru elli bürokratların çizdiği bir yolda.
Dilimizin tam ucunda bir küfür,
en kavisinden, en sunturlusundan
mukaddes olduğu ezberletilmiş ve artık zerrece inancımız kalmamış
her ne var ise
hepsine.

4 Aralık 2009 Cuma

Kelimeler yetmez

     Derdimi anlatmama yetecek düzeyde konuşabildiğim iki dil var. İkisi de gerçek, samimi ve dolu dolu bir öfkeyi anlatabilecek sözcüklerden yoksun.

    Dil toplumsal hayatımızı düzenleyebilmemiz için icat ettiğimiz bir araç. Tanımları belli simgeler aracılığıyla ortak bir alan yaratmamıza yarıyor. Oysa öfke ortak alanımızın dışında kalması gereken bir duygu, sosyal sözleşmemizin özüyle bağdaşmıyor. Durum böyle olunca hiçbir dil, dile getirilmemesi gerekeni tüm detayıyla anlatmaya yarayacak sözcükleri barındırmıyor, hiç kullanılmaması gereken bu nafile yükü taşımıyor.

    Bu nedenle öfkeyi anlatmak için daha ilkel seslere dönmek gerekiyor. Dilin üzerinde anlaşmaya varılmış simgelerinden kurtulup, içimizden taşarcasına bir çığlık atmak gerekiyor. Öfkeyle dolduğumuz anlarda göğsümüzün altında basınç yapan şey galiba bu çığlık.

    Bunu daha estetik bir şekilde yapmanın yolu ise sanat sanırım. Sanatçının oluşturduğu gerçek anlam ve ifadenin kendisinden başkasına tam olarak aşikar olmaması, öfkenin ortak alanımıza nüfuzuna bir sınır çiziyor ama dilin sınırlarının ötesine taşıyor. Sözler yetmeyince seslere dönmenin daha estetize edilmiş şekline müzik demiş oluyoruz.

    Belki de bunun için Tool'un The Pot'u iki yılı aşkın süredir en çok dinlediğim şarkılar sıralamasında tepeden inmedi. Maynard James Keenan başta olmak üzere bu güzel abilere saygılarımla...

Ben sana x olamazsın demedim, adam olamazsın dedim

Okumaktan başka çare yoktu (aslında vardı galiba ama biz yok sanıyorduk, annemiz babamız da öyle diyordu) okuduk. Hepimiz bir şeyler olduk. Lakin içimizden babasının gözünde adam olan çıktı mı emin değilim, başlıktaki lafı en az bir kere işitenlerin sayısını ise gerçekten merak ediyorum.

Uzunca bir zaman nafile yere uğraştım babamın adamlık kriterlerini keşfetmek için, beceremedim. Meselenin özüne aymam zaman aldı. Sonunda fark ettiğim şudur ki babanın gözünde adam olmak mümkün değildir. Birinin başına bela olmak mı istiyorsunuz, ona "ben sana adam olamazsın" dedimli kalıpla girişiverin, mümkünse aksini ispatlasın bakalım. "Adamlık", tanımı o kadar muğlak bir olgu ki, anlayıp da ona erişmeniz mümkün değil. Üstelik yaşadıkça kendine, hayata, insanlara dair fikirleri her insan gibi değişen sevgili "baba"nın adamlık tanımı da buna paralel olarak değişiyor. Nerede olduğu bilinmeyen bir menzile yolculuk bu "babanın tanımıyla adam olma"  gayreti.

İyi de, "adam oldun" dese ne olur, demese ne olur, öyle değil mi? Sıkıntı tam da burada. Okumuş, başarılı,hep önde, hep örnek çocuklardık, hatırlar mısınız? Aferinlere boğardı bizi anneler, komşu teyzeler. Sevgi ile başarı arasında hastalıklı bir ilişkiyi böyle böyle inşa ettik. Ne kadar başarırsak, o kadar sevecekler zannettik. "Aferin" takdir değil, bir sevgi sözcüğüydü bu hastalıklı sevgi kapalı sisteminde. Bir kişi inat ediyor, aferin demiyordu, illa da adam olacaksın. Başarı yetmez, adam olacaksın. Ne güzel kurmuştuk sistemi, biz başaracağız, onlar sevecek. Bir de baba oyuna katılsaydı. Aslında koşulsuz olması gereken sevgiyi koşullu algılamayı sineye çektik, başarıya endekslenmesini kabul ettik ama o da yetmedi bu kez.

Bizim kuşağın ailesinden adım adım uzaklaşmasının özetidir bu adam olamazsın meselesi. Tanımı bababımızın mazisinde, bugününde, hayatında, hayata bakışında, dini inançlarında, dünya görüşünde parça parça bulunabilecek bir adamlık tanımı. Büyüdükçe ailemizin kültürel kodalarından, yaşama alışkanlıklarından ne kadar uzağa düştüysek adam olma ihtimali o kadar azaldı. Başardıkça seviliriz zanneden çocuklar başarının peşinde kendi küçük dünyalarını terk edip yeni şeyler keşfettikçe adamlık kriterlerinden uzağa düşer oldular.

Her şeye aynı anda sahip olmak mümkün değil galiba. İyisi mi, biz bildiğimiz yoldan gidelim. Doktor olalım, mühendis olalım, vali olalım, dekan olalım ama adam olamayalım. Adamlık bizden önceki kuşağa kalsın. Neye benzediğini onlardan başka bilen de yok zaten.

29 Kasım 2009 Pazar

Gerçeğin çölü

İş günü ya da tatil fark etmiyor, sabahları twitter’da bir sessizlik var. Sanırım normal olan da bu. İnsanlar hayatlarının kendi başlarına olmayı istedikleri kısmını tamamlayıp, iletişime-etkileşime hazır oldukları anda gerekli/uygun kanalı kullanmaya başlıyorlar.


Oysa şehir hayatı dediğimiz saçmalık buna izin vermiyor. Kalk, temizlen, giyin, evden çık. Birileriyle yaşıyorsan evden çıkmadan, yalnız yaşanlardansa evden çıkar çıkmaz sosyal etkileşimin gerçekliğinin kucağına düş. Birbirimizi rahatsız etmememiz için oluşturulmuş kurallara saygılı bir şekilde davran, aşırı hareketlerden kaçın, seni rahatsız edenlere karşı bile nezaketini koru (ya da korumaya çalış), düzgün insan ol, şehrin insanı ol.


Twitter’daki rahatlığı, sokağın zorbalığıyla karşılaştırınca kafam karışıyor. Her ne kadar bu düşüncelerimin benim “sosyal ilişkilerin kuralları öğrenilerek terbiye edilmiş otizmim”in ya da insansevmez, insandan kaçar (misanthropic) tarafımın kendini ortaya koyuşu olarak da yorumlanabileceğinin farkında olsam da şunu söylemeden edemeyeceğim:


İnsan sosyalleşmek zorunda bırakılan bir canlıdır. Kendi tercihimize bırakıldığında kuracağımız sosyal temas sayısı/sıklığı, hayatımızı idame ettirmek adına katlanmak zorunda kaldığımızdan azdır.


Gerçek olan doğaya uygun olan, sanal olan  ise kurgulanan/zorlanan ise “sanal” olarak yaftalanan ortam (ör: twitter) bize gerçek olana kısıtlı da olsa temas etme imkanı sağlarken, “gerçek” olduğu iddia edilen sokaktaki hayat bizzat sanalın kendisi oluyor.


Gerçek (real) bizden bağımsız olarak var olandır, gerçeklik (reality) ise sürekli olarak kurgulanması gereken bir yapıdır. Şehrin insanı olarak bizden beklenen gerçeği görmezden gelip, gerçekliğin içinde debelenip durmaksa itirazım var. 


Sokağa çıkacağıma, evde kalıp bilgisayarın başına geçmeyi yeğleyeceğim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Besteci? Yorumcu? Müzisyen? Aydın?

  

Madem sözü müzikten açtım, aralık 2007’de yazdığım bir yazıyı da eklemek isterim. Yazıda anlattığım fikirleri benimle uzun uzun tartıştıktan sonra beni bu yazıyı yazmak için cesaretlendiren, sonra da yazıyı Hacettepe Tıp hocalarının yarısına yollayan Prof. Dr. Mustafa Oğuz Güç aramızdan ayrılalı 6 ay oldu neredeyse. Bana çok şey öğreten abime bir kez daha selam çakmış olayım, saygılarımı sunayım. Çok özlediğim o güzel adamın öğrettiği gibi, muhalefete devam....






“Something is rotten in the state of Denmark”
Hamlet – William Shakespeare





Şu güzel ülkede sonu bir yere varmaz garip polemiklerin sonunun gelmesi ihtimali var mıdır? Korkarım, bu sorunun cevabı hayır. Öyleyse elden geleni yapıp bunlardan öğrenebileceğimiz kadar şey öğrenmekte fayda var, gerçi, bu gayret sinekten yağ çıkarmak misali zor ve nafile bir işe de dönüşebilir. Yine de denemek gerek. Nietzsche insandan ancak başka türlü ufak ve görünmez olabilecek bir gerçeği görünür kılacak bir büyüteç olarak faydalanabileceğini yazmıştı, bunu deneyebiliriz.

Son güzide polemiğimiz Fazıl Say’ın memleketin ahval ve şeraitini gerekçe göstererek buralardan çekip gideceğini açıklaması üzerine patlak verdi. Son aylarda belki de pek çok vatandaşın söylediği bir şeyi bu kez Fazıl Bey söyledi ve kıyamet koptu. Peki daha önce kopmayan kıyamet niye şimdi kopuyor?  Çünkü Fazıl Bey bunu besteci, yorumcu ve müzisyen olarak elde ettiği iktidarı arkasına alarak, aydın kimliğiyle yaptı, sıradan bir vatandaş olarak değil.

Öyleyse meseleye bu çerçeveden bakalım ve iki sorunun cevabını arayalım. Bir kişiden yola çıkarak belki daha geniş cevaplara ulaşabiliriz.

1)      Fazıl Say besteci, yorumcu ve müzisyen sıfatlarının içini bu iktidarı hak edecek kadar dolduruyor mu?
2)      Bu yorumu bir aydın sorumluluğuyla mı yapıyor yoksa yalnızca şikayet eden bir diğer vatandaşla mı karşı karşıyayız?

Madem soruları ben sordum, cevap vermeye çalışacağım.


1a) Besteci

Fazıl Say’ın bugüne kadar kamuoyunda en çok ses getiren eseri sanırım Nazım’dı. Nazım Hikmet Ran’ın şiirlerinin müzik eşliğinde okunması ve bazılarının bestelenmiş hallerinin seslendirilmesinden oluşan bu eserle ilgili iki yorumumu paylaşmak isterim.

i)                    Büyük bir şairin şiirlerini bestelemeye uğraşmak hayli riskli bir iştir ve oldukça dikkatle ele alınmalıdır. Şiirin kendi içindeki müziği ve ahengi korunmalı, anlattığı durum ya da duygu eksiltilmeden ve zedelenmeden aktarılmalıdır. Bu zor  işin hakkıyla yerine getirilişine örnek vermek gerekirse aklıma ilk gelen Gustav Mahler’in,  Friedrich Rückert’in şiirleri üzerine bestelenmiş olan liedleri ve Kindertotenlieder’i olur.
Böyle bir işe kalkışırken hangi şiirlerin besteleneceğine iyi düşünüp karar vermek gerekir sanırım. Fazıl Say, işe oldukça zor bir yerden girişmiş. “Bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar” diye başlayan şiiri bestelemiş mesela. Şiir “Bu anda ne düşmek dalgalar/ Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım/ Toprak, güneş ve ben / Bahtiyarım” diye biter.
İnsan olmanın en derin ve evrensel acılarından biri var sanırım bu şiirde; söz konusu olan en yakınınızdaki de olsa hayatın bazı anlarında yalnız olduğunuzu, onun bunun dışında olduğunu bilmek, sonsuz ve şifasız yalnızlığımız. Nazım Hikmet, uğruna içeri düştüğü kavgasından da, ona en güzel şiirleri yazdığı karısından da geçecek noktadadır, bu nasıl bir duygudur? Günlerce hücrede kapalı kaldıktan sonra kendini tekrar, geçici de olsa, özgür hissedebilmek nasıl bir şeydir? O anın coşkusu neye benzer? Korkarım Fazıl Say’ın bestesi bizi bu hislere ya da bu soruların cevaplarına yaklaştırmıyor. Pek çok duyguyu barındıran bir şiirden monoton bir şarkı çıkarıyor.



ii)                  Bir başka eleştirim de Yatar Bursa Kalesinde isimli besteye olacak. Genco Erkal’ın oldukça etkileyici seslendirdiği “Ben içeri düştüğümden beri” ve “Hapisten çıktıktan sonra”nın arasına yerleştirilmiş bu parça. Oldukça forte akorlar ile yapılan girişe bakır üflemelilerin benzer tonda girişi ekleniyor, oldukça epik bir hava bir anda yaratılmış oluyor. Vurmalıların da oldukça etkileyici bir kullanışı var. Ama bunlar bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Carl Orff’un eserlerini bir parça bilen, özellikle de vurmalı sazlar ve onların kullanılışına katkılarından biraz haberdar bir müziksever için bu bölüm gayretli ve dersine iyi çalışmış bir konservatuar öğrencisinin bir ustaya öykünmesinden daha öte bir anlam içermiyor maalesef. Özgünlük aramak nafile, zira yok. Eski ustaların üsluplarından faydalanmak elbette müzikte sık rastlanan bir durumdur ama bu asla özgünlüğü yok edecek şekilde yapılmaz iyi besteciler tarafından. Bu sayede Schubert’i Beethoven’dan, Rachmanoniff’u Çaykovski’den ayırd etmek mümkündür her zaman. Fazıl Say’ı ayırd etmemizi sağlayacak unsuru ben bulamadım.            

           

1b) Yorumcu

Fazıl Say’ın şöhretini var eden esas olarak piyanistliğidir. Klasik müzik piyanistliğini yorumculuk olarak adlandırmak belki daha doğru olur. Elimizde bestenin notaları vardır ve yorumcu pek çoğumuz için beyaz bir sayfanın üzerindeki çizgiler ve noktalardan fazlası olmayan bu işaretlerden anlamlı bir şey çıkarmak üzere bunları yorumlar. İngilizcede bu işi anlatmak için kullanılan “interpretation” fiilinin diğer anlamları “tercüme etmek, anlam vermek (rüyayı yorumlamak gibi)”tir. Aslında bu fiil bile yapılan işin doğasını gayet iyi  açıklamaya yetmektedir. Kağıttaki işaretlerin anlamı bozulmadan bizim anlayabildiğimiz bir dile çevrilmesi... Tıpkı bir edebiyat eserinin pek çok farklı çevirisi olabilmesi gibi klasik müzik eserlerinin de birbirinden oldukça farklı yorumları mevcuttur.

Burada dikkat edilecek iki unsur vardır. Bunların ilki teknik yapıdır. Eserin gelişimi nasıldır, temalar nasıl kurulmakta, geliştirilmekte, işlenmektedir? Aynı anda duyduğumuz iki müzikal cümleden hangisi daha vurgulu olmalıdır? Tonlamalar nasıl yapılmalıdır? İkinci nokta anlamdır, eserin düşüncesi. Kimse bir edebiyat eserinin bir mesajı olması fikrini yadırgamaz ancak nedense çoğu zaman Dostoyevski’den geri kalır bir dahi olmayan Beethoven’in yalnızca güzel sesleri arka arkaya getirmekten keyif aldığı için beste yaptığı varsayılır gibi dinlenir müzik, arkasındaki düşünceye dikkat edilmeden. İyi yorumcunun görevi o mesajı anlamayı ve anlatmayı da içerir.

Bu noktada kavganın en güzel kopacağı yerden başlatalım tartışmamızı, J.S. Bach’ın müziğinden. Bach’ın bugün piyano ile seslendirilen eserlerinin çoğu piyano icat edilmeden önce bestelenmiştir. Daha önceki klavyeli çalgılar piyanonun çok önemli bir teknik imkanından mahrumdular, notaların şiddetini değiştirebilmek... Enstrümana adını veren de budur zaten hem şiddetli (forte), hem yumuşak (piano) notaları çalabilme imkanını sağlaması. Bu sebepten dolayı Bach’ın pek çok eserinde bu kuvvet işaretleri notada yoktur, pedalların nerede kullanılması gerektiğine dair bir bilgi de.

Bu durum temelde iki farklı Bach ekolünün oluşmasına sebep olur; bu işaretlerin yokluğunu kural kabul eden ve adeta klavsende çalınıyormuş gibi çalan bir yaklaşım ve bu işaretlerin yokluğuna rağmen müzikal cümlelerin yapısına uygun olarak bu farkları uygulayan yaklaşım.

Sanırım buna dair en iyi karşılaştırmayı Well-Tempered Clavier’in iki yorumu arasında yapmak mümkün olacaktır, Glenn Gould ve Sviatoslav Richter yorumları. İlki sadeliği esas alırken diğeri Rus ekolünün tüm haşmetini barındırır.

Bu iki yorum anlam açısından da farklılaşır. Glenn Gould’un yorumu daha ruhani bir Bach fikri verirken, Richter’de (özellikle o inanılmaz Do minör prelüd yorumunda) daha dünyalı bir Bach görürüz.

Görüldüğü gibi yorumculuk pek çok noktada özen ve yoğun bir entellektüel uğraş gerektiren bir iştir. Peki Fazıl Say’ın Bach kayıtları bize bu noktada ne söylüyor? Fazıl Say’ın bize anlattığı bir Bach var mı? Vurgular konusunda böyle bir özene rastlıyor muyuz? Fazıl Say yorumluyor mu, yoksa yalnızca notaları arka arkaya çalıyor mu? Bence cevap olumsuz...


Peki bu kadar başarısız bir yorumcuysa neden şöhret oldu diye soranlar olabilir.  Bu aslında tüm dünyada süren bir trendin bize yansımasından başka bir şey değil. Klasik müziğin macerası giderek daha çok insana ulaşmak üzere olmuştur. Öncelikle saraylar ve zengin evlerinin küçük salonlarında sınırlı sayıda insana ulaşan bu müzik, daha sonraları büyük salonlara, açık hava konserlerine taşınmıştır. Kayıt çağının başlamasıyla kitle daha da büyümüştür ama tam burada problem de başlamıştır. Plağı ya da CD’yi basan şirket için bu kar getirmesi gereken bir maldır, öyleyse iyi pazarlanmalıdır. Özellikle klasik müziğe yönelik ilginin sürekli azaldığı bir ortamda bu çok daha güç hale gelmiştir. Tam da bu sırada daha çekici yüzleri CD kapaklarında görmeye başlamamız sanırım rastlantı değildir. Eskiden konser kıyafetleri içinde poz verir gördüğümüz klasik müzik sanatçılarının dar kot pantolonlar içinde, oldukça iddialı pozlarla albüm kapaklarında yer alması (Anne-Sophi Mutter’in Karajan’sız yaptığı, ikinci Vivaldi-Dört Mevsim kaydının kapağı oldukça iyi bir örnektir) giderek yaygınlaşmaktadır. Hatta artık pop yıldızları gibi özel hayatları bile takip altındadır. Yine Mutter’den örnek verelim. Piyanist, orkestra şefi ve besteci Andre Previn’le aralarındaki büyük yaş farkına rağmen evlenmesi, Previn’in ona ithafen bir keman konçertosu bestelemesi ve bunu beraber seslendirip kaydetmeleri medyaya oldukça malzeme çıkartmıştı.
Fazıl Say hikayesi tam da bu noktada bizi o eski “Küçük Amerika olarak Türkiye” tanımına döndürüyor. Hande Ataizi ile magazin basınının diline düşen bir ilişki yaşamak mı dersiniz, konserde izleyenlerin asla aklından çıkmayan o gösterişli, sallanmalı, homurdanmalı piyano çalma üslubu mu? Oldukça ilginç ve pazarlanabilir görünüyor değil mi? Hatta CD kaydından çalarken çıkan mırıltıları çıkartmamak da ilginç olabilirdi, ki hafızam beni yanıltmıyorsa Stravinsky-Bahar Ayini kaydında bu da vardı. İlginç olabilirdi, gerçekten büyük bir adam bunu daha önce yapıp Fazıl Say’ı taklitçi durumuna düşürmeseydi (Glenn Gould’un Bach kayıtlarını daha dikkatli dinleyin, hemen fark edeceksiniz mırıltıları). Ama bu anlamda Fazıl Say’ın en büyük çıkışlarından biri New York Philharmonic – Kurt Mazur’la Gershwin kaydetmesiydi. Çok parlak bir iş değil mi? Albümün parlak turuncu kapağı ve oldukça iddialı, kollarını açmış Say fotoğrafını saymazsak değil...

Tüm Chopin piyano eserlerini, tüm Rachmaninoff’ları kaydeden kaç piyanist vardır bilir misiniz? Her ikisini de yapan benim bildiğim tek kişi var, İdil Biret (bu yorumların kalitesi de oldukça yüksektir, internette küçük bir araştırma özellikle Chopin kayıtlarıyla ilgili çok takdir eden eleştirilere ulşmanızı sağlayabilir). Ama o Fazıl Say gibi sansasyonel ve pazarlanabilir değil sanırım, onun için adını bu kadar sık duymuyoruz galiba (!)   


1c) Müzisyen

Müzisyenliği yorumculuktan ayrı ele almak isterim. Burada kast ettiğim, klasik repertuarın dışında kalan işler, Fazıl Say’ın daha doğaçlama caz denemeleri gibi...

Klasik müzik formasyonundan geçmiş müzisyenlerin bu noktada yaşadığı en büyük sıkıntı o müziğin kendine has yönlerini tam olarak yakalayamamaları, eserleri bir klasik müzik eserini çaldıkları üslupta çalmalarıdır. Buna örnek vermek gerekirse Gidon Kremer ve Yo Yo Ma’nın Astor Piazzolla kayıtları uygun düşer sanırım. Her ikisi de arşivimin en sevdiğim parçaları arasında olsa da eksik kalan bir yanları olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Bunun aksi mümkün değil midir? Elbette, mümkündür. Büyük usta Yehudi Menuhin’in Grapelli ile yaptığı kayıtlar burada ders kitabı niteliğinde olabilir. Ama çok daha kolay bir yerden başlayabiliriz bu işin iyisinin nasıl olacağını öğrenmeye, klasik piyano eğitimi almış Nina Simone’un “love me or leave me” kaydından, yalnızca 4 dakika 7 saniye süren bir kayıttan... Parçanın ellinci saniyesiyle üçüncü dakikası arası tam bir doğaçlama caz solosudur; temayı alır, oynar, değiştirir, varyasyonlarını yapar,  tekrar aslına döndürür ve sözlerin tekrar girdiği yere bağlar. Ama ilginç olan bu solonun Bach armonisinin müthiş bir kullanımıyla kurulmuş olmasıdır, ilk dinlediğimde “Bach’ın bir eserinden mi alıntılıyor acaba” dememe sebep olacak kadar. Her iki müziğin (klasik ve caz) imkanlarını da son derece iyi kullanan, hem ikisine de dahil, hem ikisinin de ötesinde, Nina Simone’a özgü bir müzik...

Fazıl Say caz çalarken böyle bir yaklaşım görebiliyor muyuz? Klasikçiliğinden yeterince sıyrılabiliyor mu? Maalesef ben buna da hayır diyeceğim.


Neydi ilk sorumuz?

1)      Fazıl Say besteci, yorumcu ve müzisyen sıfatlarının içini bu iktidarı hak edecek kadar dolduruyor mu?


Sanırım bu soruya hayır cevabı verdiğim anlaşılmıştır. Geçelim ikinci soruya...







2)      Bu yorumu bir aydın sorumluluğuyla mı yapıyor yoksa yalnızca şikayet eden bir diğer vatandaşla mı karşı karşıyayız?

Sanırım bir aydından memleketini anlamasını, onun kendine has gerçekliğini çözümlemesini, problemleri görmesini ve çözüm önermesini beklemek aşırıya kaçmak olmaz.

Walter Benjamin’in sevdiğim bir sözü vardır:

Hakikati ortaya çıkaracak olan şey konuşmak değil, adlandırmaktır; bütün bütün tümceler değil sözcüklerdir. Hakikat akustik bir fenomendir.

Fazıl Say problemi adlandırmamaktadır, bir durum hakkında konuşmakta ancak adını koymamakta, teşhisi netleştirmemektedir. Dolayısıyla çözüm önermek de mümkün olmamakta, tek çare çekip bu “durum”un olmadığı yere gitmek olmaktadır.

Karşı karşıya olduğumuz durumu tek kelimeye indirmek mümkün mü? Eğer bunu yapmak bana düşseydi tercihimi “toleranssızlık” olarak yapardım.

Farklılıklarımızın varolduğunu kabul edebildiğimiz, bu farklılıklara tolerans gösterebildiğimiz, dolyısıyla kimsenin kendini dışında ve tehdit altında hissetmediği bir toplum inşa etmek mümkün değil mi? Bence bu hala başarılabilir bir proje. Hatırlatmak isterim, bu toprakları uzunca zaman yöneten Roma da, Osmanlı da düzeni bu sayede korumuştu. Farklılıklara ve farklı olana (dini, etnik, politik) toleranssızlık başladığında Osmanlı’nın sonu geldi. Aynı topraklarda aynı hata ikinci defa yapılmamalı.

Memleketin halinde (sanatında, biliminde, politikasında vb.) çürüyen, kokuşan bir şey var, bu muhakkak. Ama teşhis ve tedavi edilemez değil. Bize bunlar hakkında konuşma fırsatı verdiği için Fazıl Say’a teşekkür etmek isterim. Bu büyütecin bana gösterdiklerini okuyanlara teşekkürlerimle...




Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.