30 Aralık 2011 Cuma

2011'i kapatmak

Bu yılın son yazısı bu.
Şu ana kadarki hayatımın en kötü yılı ünvanını tereddütsüz hak eden bir yıl oldu. Askerliğin son ayı, on ay işsizlik ve ardından bir ay kölelik; eder bana 12 ay.

Susmaya mani olacak kadar öfkeli geçirdiğim bu yıl, bu bloga en çok yazdığım yıl oldu. Gelip okuyanlar sağ olsun, blogun ömrü boyunca yapılan  ziyaret ve sayfa görüntülemelerin de yarısı ve hatta biraz daha fazlası da bu sene oldu. Moda tabirle, bir "blogger" olarak en başarılı senemi yaşadım (bu cümle tam  bir loser avuntusu gibi oldu!).

Ömrümün en kötü yılında yanımda olanlara teşekkür ederim. Her geçen gün ifrite dönüşen bir adamı sevmeye devam eden, onu güldürmeye çalışan, parasız zamanlarında onu yemeklere, kahvaltılara götürüp neşelendirmeye çalışan, bir de üstüne hesabı ödeyen, öfke patlamalarını dinleyen, bilmediği bir şehre gelirken kalacağı yeri ayarlayan ve hatta bu konuda ondan bile hassas ve gayretli davranan, ezcümle bu lanet yılda, bu lanet adamın kahrını çeken herkesten helallik dilerim.



2012'den ne mi dilerim? Freddie Mercury  abimizin yıllar önce söylediğini:

Just give me what I know is mine

Benim olduğunu bildiğimi verin, yeter. Sevdiğimi, hayatımı, mesleğimi...






28 Aralık 2011 Çarşamba

Kölelik Günlükleri - 28.12.2011 - Gün 024

Haftaya anlatacağım "antidiyareik ilaçlar" dersini hazırladım bugün. Yarın tekrar gözden geçireceğim.
Geçen cumadan beri süren ve pazartesi ders anlatmamı da zorlaştıran grip geçti ama burun kanatlarındaki soyulmuş deri ile dudağımın üzerindeki çirkin uçuk kaldı yadigar.
Gündüzleri bile hava artı derecelere çıkmıyor birkaç gündür, şimdilik burada geçirdiğim en soğuk hafta. Yalnızca dağlarda değil, bastığımız yerlerde de kar ve buz mevcut.

Lakin bütün bunlar benim hiç umurumda değil. Aklım bambaşka bir yerde.

Yol açtıklarını ve ön ayaka olduklarını da hesaba katınca, hayatımda verdiğim en doğru karar kesinlikle İzmir Fen Lisesi'ne gitmekti. Oradaki okul numaram 28 idi. Bu nedenle, uzunca bir zamandır 28 sayısı önemlidir benim için. 5 sene önce 28 Aralıkta daha da önemli hale geldi.

O akşam bizim departmanın geleneksel yılbaşı partisi vardı ve ortak arkadaşımız Aslı, bir tür çöpçatanlık faaliyeti olarak Sevgi'yi partiye getirmişti. O akşam görüşmeye, konuşmaya başladık. Aradan geçen beş yılda olanları anlatacak değilim ama her biri için şükrediyorum. Günün birinde Sevgi gibi bir sevgilim olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim, hayatın güzel sürprizleri de var ara sıra.

Bu akşam saatlerinde, o partiden tam beş yıl sonra ben Afyon'da bir misafirhanede tek başıma olacağım, Sevgi ise Ankara'da olacak. Mecburi hizmet böyle zamanlarda küfrettiriyor insana en fazla.

Her şey yolunda giderse, seneye bugün evli ve bir arada olmamız ihtimali de var. Bekleyelim, görelim Mevlam neler eyler.

Aklımda döndü durdu bütün gün bu türkü:

İflah etmez bu dert beni öldürür
Bilmiyon mu benim sana yandığım
Ellerin köyünde garip kaldığım






Köyünüzde garip kaldım Afyonlular. Yıkılsın köyünüz; taş üstünde taş, nefes alan baş kalmasın.


27 Aralık 2011 Salı

Kölelik Günlükleri - 27.12.2011 - Gün 023


Dün ders anlattığım amfiden 3 öğrenci ziyarete geldi bugün, biri İzmir Fen Liseli bir kardeşim. Huzursuzluğumun ve hoşnutsuzluğumun dışarıdan anlaşılabilir olduğunu ve onlara da yansıdığını ifade etti içlerinden biri. Şaşırdım diyemem. Öyle bir ruh hali içindeyim ki bunun yüzüme, sesime, yaptığım işe ve bunlara bağlı olarak karşımdakilere yansımaması şaşırtıcı olurdu. O kadar iyi bir aktör olmadığım muhakkak.

Anlattığım dersin bana hissettirdiklerini anlattığım yazıya, adını vermek istemeyen bir okur şöyle bir yorum yapmış:
Peki niye başkalarının cezasını çekiyor o ders anlattığın gençler? Onların suçu ne?

Sanırım bu yorumu yapan okur, dersi kasten eksik ve/veya yanlış anlattığımı varsayıyor ama yanılıyor. Buna basitçe üç sebep gösterebilirim.

  1.  Ne şekilde olursa olsun üzerine düşen bir görevi yerine getirmek gibi, iş ahlakının en temel unsurlarından birinden mahrum bir insan değilim. Bir görev varsa yaparım.
  2. Yediği lokmayı hak etmeye gayret eden, haram-helal nedir gözetmeye çalışan bir müslüman olmaya çalışıyorum. 
  3.  Eksik, yanlış ve bu sebeple soruşturmaya sebep olacak bir iş yapıp, sonra da bunu tüm dünyaya duyuracak kadar aptal bir insan da değilim.


Bir işi yapmanın yeterliden başlayıp, kusursuza kadar ulaşan geniş bir yelpazaye yayılan yöntemleri vardır (yetersiz ise iş yapılmamış kabul edileceğinden ondan söz etmeye bile gerek yok). Bir örnekle anlatmaya çalışayım:

Varsayalım ki bana verilen görev ders anlatmak değil de 4 kişilik bir grubu doyurmak olsun ve bana bunun için makarna yapacağım söylensin. Bu durumda sunabileceğim kabaca iki menü olurdu sanırım: 

  1. İyi pişirilmiş, tuzu-yağı eksik olmayan, hamurlaştırılmamış, kararında, yani ne eksiği ne de fazlası olan bir makarna hazırlayıp servis edebilirdim. Servisi de örtüsü olmayan ama temiz bir masada, temiz ve sade tabaklar ve çatallar ile yapabilirdim (yeterli versiyon).
  2. İkinci menüde makarnayı aynen pişirir ama bu kez yanında harika bir sos hazırlardım. Masaya güzel bir örtü serer, şık tabaklara koyduğum soslu makarnayı lüks restoranları aratmayacak bir şekilde süsleyerek servis eder, masaya gümüş çatallar koyardım (kusursuz olmasına çalışılmış versiyon).



Bu görevi özgür bir adam olarak yapsam ikinciyi yapardım, iş bana zorla yaptırılıyorsa ilkini.

Ders konusunda olan da aynen budur aslında. Bu dersleri anlatma görevi bana verildiğinde derste anlatılması gerekenler için gerekli ve kabul edilen içeriğin ne olduğunu özellikle sordum ama bunları net olarak belirten bir müfredat olmadığı cevabını aldım, Kayaalp’i esas almam tavsiye edildi. Anlatmış olduğum dersi farmakoloji konusunda Türkçe temel kaynak kabul edilen Oğuz Kayaalp’in kitabı esas alınarak ve buradaki bilgiyi öğrencilere aktaracak şekilde hazırdım ve o şekilde anlattım ama görsel olarak çekici bir sunum olarak hazırlamadım. Bilgileri içeren ama fazla şekle yer vermeyen kuru bir sunum halindeydi. Sunumlar sırasında dinleyicinin dikkatini canlı tutmak üzere verilecek aralar, yapılacak espriler gibi meseleye şirinlik ve çekicilik katacak unsurlara yer vermedim ama ilgili ilaçlar hakkında öğrencilere doktorluk hayatları boyunca lazım olacak bilgiler eksiksiz olarak anlattım. Yani gençler başkasının günahını çekmiyorlar ama sahip olabilecekleri daha iyi ve daha güzel bir şeyden mahrum kalmış oluyorlar. Karşılarına çıkarılan hoca benim gibi zorla iş yaptırılan biri değil de, buraya isteyerek gelmiş biri olsa önlerine konanın soslu makarna olması ihtimali artardı sanırım ama bunu sağlamak benim görevim değil.

Bir hesap sorulacaksa bana değil, beni o çocukların karşısına koyanlara sorulmalı sanırım. Mesela şunları sorabiliriz:
     
  1.  Farmakoloji bölümünde personel eksiği varsa bunu neden normal yollardan karşılamadınız? Normalde açacağınız kadroya başvuracak kişiyi değerlendirme ve yetersizse işe almama şansınız olurdu oysa bunun yerine kalitesi hakkında hiçbir fikriniz olamayacak bir kişinin kura ile gelmesine razı oldunuz.
  2. Ders anlatma konusunda yeterli olup olmadığını değerlendiremeyeceğiniz bir yöntemle gelmiş olan bu personeli derse sokmadan önce bu konudaki yeterliliğini değerlendirmek için hangi işlemleri yaptınız veya bir işlem yaptınız mı? Bu konudaki yeterliliğini sağlamak üzere bir derse veya kursa katılmasını sağladınız mı? 
  3. Daha önce ders anlatmadığını bildiğiniz bir personeli ders anlatmaya gönderdiğinizde, en azından ilk derslerde kendisini daha deneyimli bir hocanın da dinlemesi ve değerlendirmesi daha uygun (hatta gerekli) olmaz mı? Bu deneyimli hocanın eksik kalmış noktalar varsa ders sonunda bunları da tamamlaması mümkün olur ve öğrencilerin olası mağduriyeti engellenmiş olurdu. Tecrübesiz personeli de ders sonrasında eksikleri konusunda bilgilendirir ve bunları tamamlamasını sağlardı.

İçim rahat. O dersleri eksiksiz anlattığımı düşünüyorum. Ders anlatırken kullandığım slaytları öğrencilere bıraktım, bilgi eksiği varsa oradan tespit edilebilir. Orada olmayan şeyleri de derste söylediğim ve açıkladığım düşünülürse, işimi eksik yaptığımı bırakın ispatlamayı, iddia etmek bile pek kolay olmaz. Böyle bir hatam olmuşsa, öncelikle bunun doğrudan mağduru olan öğrencilerin beni şikayet etmeye hakkı vardır. Olursa böyle bir şey, çıkar hesabımı veririm.

Mesleği elinden alınmış ve köle olarak çalışmaya mahkum edilmiş ama yine de üzerine düşeni yapan bir adama hesap sormakla boşa vakit kaybeden okuruma naçizane tavsiyem öncelikle mecburi hizmet meselesini ve bunun  yarattığı mağduriyetleri biraz daha araştırmasıdır. Sonrasında bu hukuk garabetini yaratan vekillere ve bu garabetten faydalanıp öğrencilerinin karşısına yeterliliğinden emin olmadıkları bir adamı hoca diye yollayan üniversite yetkililerine hesap değilse de en azından bunu neden yaptıklarına dair bir soru sorabilir ama cevap alabileceğinden emin değilim; benim yaptığım gibi uzun uzun açıklamayabilirler.

Böyle geçti işte köleliğimin 23. günü.  

  



Kölelik Günlükleri - 26.12.2011 - Gün 022

Rahmetli Oğuz Abi "Bu fen liseliler, liseden mezun oldukları gün bilim adamı olduklarını zannederler" diye dalga geçerdi, aslında haklı olduğu bir yön de yok değil. Çoğumuzda bilimadamı olmak için bir istek olmasa da (çoğumuz mühendis oldu), bilimin kıymetli ve önemli olduğuna dair bir fikir vardı. Bilimin gerçekte ne olduğundan oldukça habersiz olduğumuz bir çağa ait, hayli romantik ve naif bir fikirdi bu sanırım. Yıllar sonra Emre bunun adının "bilimim mythosu" olarak koyacaktı. 


O mythosun peşine düşenler olmadı değil. Toplamda 29 kişi mezun olabildik liseden. Bilge ve İnanç ODTÜ Fizik'e gittiler, "fizik öğretmeni mi olacaksın" sorusuna kaç kez maruz kaldıklarını düşünmek bile istemem. Tıbba yönelenlerden ben farmakolog oldum, Emre ise fizyolog. Toplamda dört kişi bir şekilde temel bilim yoluna girmiş oldu böylece. 


Geçen yıllar içinde bilimin ve akademinin gündelik hayatının neye benzediğini öğrenmeye başladık. Bugün yapıldığı haliyle bilim, birilerinin bulunmasının işine yarayacağını düşündüğü ve bu nedenle para vermek isteyeceği bir bilgiyi ortaya çıkaracağını iddia eden bir proje yazmak, parayı almak ve bilgiyi bulup makale olarak yayınlamak şeklinde özetlenebilecek, handiyse bir tür müteahhitlik işine dönüşmüş bir şey. Aynı anda pek çok bilim dalıyla uğraşan centilmen bilim adamı, rönesans adamı masallarıyla bilimle tanışıp bu gündelik işleyişin içinde bir teknisyen olarak yerini aldığın güne ulaşınca Emre'nin tabiriyle "mythos'tan logos'a" yolculuğunu tamamlamış oluyor insan. Ben de yaptım bu yolculuğu.


İşin romantizminin hala içimi doldurduğu günlerde hayalini en çok kurduğum şeylerden biriydi anlatacağım ilk ders. Böylesi bir hayalim olduğunu kimseye söylemedim sanırım, anlatsan gülerler adama. Şimdi buradan okuyacak arkadaşlarım içinde dalga geçecekler de mutlaka olacaktır. Komik ve budalaca olabilir ama vardı böyle bir hayalim.


Bugün ilk defa ders anlattım bir tıp fakültesi amfisinde. Bir zamanlar hayalini kurduğum şey bana zorla yaptırıldı. Devletimiz bir gençlik hayalimin ırzına geçti hunharca. 


O dersi özgür bir adam olarak anlatsam, bugün bilime dair tüm romantizmimi kaybetmiş olsam da, mazisine ve hafızasına sahip çıkmanın insanın kendisine sahip çıkması olduğunu bilen bir adam olarak, gençlikte kurduğum hayallerin hatrına çok iyi bir ders anlatmaya çalışırdım ve mutlu girerdim o amfiye ve mutlu çıkardım. Oysa tüm hissettiğim, sırtıma yüklenmiş bir angaryadan kurtulmuş olmanın rahatlamasıydı, bir de zorla çalıştırılmanın öfkesi, o kadar.


Meselenin özünü anlamaya yaklaşamayan bir bakış açısıyla "devlet hayalinin gerçekleşmesini sağlamış, daha ne istiyorsun?" diye sorulabilir. Hani gençlikte aşık olur insan, "onu bir kez öpebilmek için neler vermezdim" der, o öpücüğü hayal eder; devlet sizi binlerce kişinin gözü önünde o kişiyi öpmeye zorlasa yaşanacak olan o hayale ne kadar benzerse, benim hayalimi de o kadar gerçekleştirdi devlet. 


Adettendir, bizim memlekette hayalleri sakat bırakılmadan izin verilmez kimsenin yaşamasına. Ben de kendi payımdan bir parça daha aldım bu muameleden. Benden çaldığını her kime dağıttıysa bu devlet, hakkımı helal etmiyorum.

23 Aralık 2011 Cuma

Kölelik Günlükleri - Gün 017-019

Sonunda bir şeyler yaptım. Pazartesi iki saat ders anlatacağım, onun için sunum hazırladım.

Genelde bir şey anlatacağım zaman, sunumu hazırlarken özen gösteririm.
Bu kez öyle bir istek yoktu içimde, pek bir gayret göstermedim buna bağlı olarak. Biraz amiyane kaçacak ama "gönülsüz sikişten burunsuz çocuk doğar" derler, bu iş biraz o hesap. Sen bir adamın elinden diplomasını, mesleğini, tüm hayatını alıp onu bir yerde köle olarak çalıştırıyorsan, ondan alacağın verimin adamımızın ortalamasına bile ulaşması mümkün olmaz, zirvede bir performans ise hayaldir. Dahası bütün bunların yarattığı depresif zihinsel hal, ders hazırlamak-anlatmak gibi zihni fonksiyon isteyen işleri baltalar zaten. Bırakın iyiyi, yalnızca düzgün bir iş yapmak için bile en ufak bir istek yok içimdde buradayken. Köle dediğin böyle olur, arkanı dönersen kaytarır. Kusura bakmayın efendiler.

Aslında bu konuya kafa yorup yazmak da boş iş. Öğrencilerine düzgün ders anlatacak personel arayan bir kurumun bu kişiyi bulma yöntemi kura olmazdı herhalde. Açarsın bir kadro, başvuranları değerlendirir, en iyisini seçersin. Devletin köle pazarından kura ile gönderilen adamın performansını değerlendirme konusunda tek prensip geçerli olabilir: Bedava atın ağzına bakılmaz.

Mecburi hizmetin bundan önce uygulandığı ülkelerde de verimli olmadığı, sorunları çözmeyip kronikleştirerek derinleştirdiği bilinen bir gerçektir ama bizim memleketin gerçeklere göre yönetilmediği uzun zamandır bilinen bir şey zaten. Mecburi hizmet verimsizliği bizde neye benziyor görmek isteyen olursa, bu yazı bir parça işe yarar belki.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.