26 Ağustos 2010 Perşembe

Diploma gasp eden hukuk devleti

Her kim ki kapitalizm denen büyük tanrıya inanır onun dilinden eksik olmaz bir laf vardır: serbest teşebbüs hakkı

Yani kişi elindeki yetenek ve imkanları özgürce kullanarak teşebbüste bulunabilmeli, devlet bunu sınırlamamalı. Sermaye sahibine bu hakkı tanıyınca diplomalılara da bir hak tanımak gerekiyor elbette, o da iş seçme özgürlüğü. Türkiye'de bu kendini sosyal güvencesi ve emeklilik hakları olan, düşük ücretli memuriyetle, ne zaman işten atılacağınız bilemediğiniz, güvencelerin savsaklanabileceği ama ücretlerin daha iyi olduğu özel sektör arasında bir tercih olarak anlaşıldı uzun zaman.

Sağlık sektörü uzun zaman bunun dışında kaldı. Özel hastanelerin azlığı, tıp fakültelerindeki kadroların kısıtlılığı (ve kimi zaman da aynı soyadını taşıyanlar tarafından parsellenmesi) diplomayı alan doktorun devletin kapısına gitmesiyle sonuçlandı uzun süre. Sonra işler değişti. Siyasi hesaplar en olmadık yerlere hazırlıksız şekilde tıp fakülteleri kurudurmaya başlayınca buralara hoca lazım oldu, doktorlara yeni bir kapı açıldı. Sermaye birikimini ilerletenler geleneksel ticaretin ötesine bakmaya başlayınca sağlık sektörünün karlılığını keşfettiler, özel hastaneler-poliklinikler patladı. Doktorlara bir iş kapısı daha... Gelişen sağlık sektörü yanında ilaç sektörü, biyomedikal malzeme sektörü vb. gibi belli sayıda doktoru istihdam edecek başka alanları da eskisine nazaran genişletti.

Bugün Türkiye'nin fakülte diplomasını, uzmanlığını yeni almış doktorları Sağlık Bakanlığı'nın kapısına gitmeye mahkum değil, başka alternatifler de var. Serbest teşebbüs hakkı diplomalalılar için bilgilerini-emeklerini istediklerine satma hakkını da garanti alıyor ne de olsa, oh ne güzel, derken...

"O kadar da kolay değil" deyiveriyor Sağlık Bakanlığı. Her fırsatta serbest teşebbüsü yücelten, rekabetin gücüne inanan, işadamlarıyla dünyanın dört yanını gezen hükümet dönüp doktoruna "sen öyle her istediğin işte çalışamazsın, önce bana hizmet edeceksin" diyor.

Kanun maddesi açık: Devlet hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyenler mesleklerini icra edemezler.

Gidip üniversitede çalışmak mı istiyorsun? Diploma bakanlığın elinde, git önce mecburi hizmet yap. Özel hastanede mi çalışmak istiyorsun? Önce kölelik etmezsen diploma yok, diplomasız çalışırken yakalarsam da meslekten ihraç. Hepsinden geçtim, bir küçük muayenehane açayım mı dedin? Diplomanı göster arkadaşım! Yok mu, olmaz tabi, biz ipotekledik çünkü!

Devletin bir personel rejimi olmasına itirazım yok. Ben bir doktor olarak gidip devlet kapısında iş arıyorsam , onun da bana "önce birkaç sene benim belirlediğim, sağlık hizmeti açısından geri kalmış bölgelerde çalışacaksın, sonra tayn isteyebilirsin" deme hakkı var (ki bunun uygulandığı meslekler halihazırda var) ama devlet kanun yapma hakkını suistimal edip, doktorun diplomasına el koyup, "diplomayı almak istiyorsan, zorla seni gönderdiğim yere gidip, benim belirlediğim süre boyunca çalışacaksın" demesi hukukun da devlet ciddiyetinin de katledilmesinden başka bir şey değil.

Eğer bu muhteremler serbest piyasaya söyledikleri kadar inanıyorlar olsalar bunu yapamazlardı. Serbest piyasada şirketler arasında kalifiye eleman için yarış vardır. İyi bir eğitim almış, iyi bir doktoru istihdam edip, ona yüklüce bir maaş verip kendisi de daha fazlasını kazanmak isteyen özel hastane şu andaki uygulamayla doğrudan oyun dışı bırakılmış oluyor, devlet kanun yapma hakkını kullanarak elemanı rekabete gerek kalmadan kendi kadrosuna katıyor. Aynı mağduriyet üniversiteler, ilaç ve biyomedikal malzeme firmaları gibi doktorları istihadam edebilecek diğer kuruluşlar için de geçerli.

Tabi bu arada olan aslında doktora oluyor. Kişinin hangi işte çalışacağına, nerede yaşayacağına özgürce karar verme hakkı evrensel bir haktır, gasp edilemez. Yürürlükteki uygulamayla devlet, belli bir süre için, doktor olan her türk vatandaşının hangi işte çalışıp, nerede yaşayacağına karar vermiş oluyor. Yani en temel insan haklarından birini, kanun yapma yetkisini suistimal ederek, gasp ediyor.

İlginç ebir nokta da hukuk açısından yaşanan garabet. Devletlerin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler yerel hukukun üstünde kabul edilir, yapılacak kanunlarda bu sözleşmeler göz önünde bulundurulur. Devlet Hizmet Yükümlülüğü uygulaması Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası iş sözleşmelerine aykırı olmakla kalmayıp, daha ötesi yukarıda da açıkladığım gibi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde garanti altına alınmış hakların ihlali.

Memlekette serbest piyasadan ve hukuktan çokça bahsediklen bir dönemden geçiyoruz. Hukuka da, serbest piyasanın temel kurallarına da aykırı bir uygulama ise hala yürürlükte. Daha geçen hafta kuralar çekildi yine, bini aşkın doktorun hayatına karar verdi tarafsız olduğu iddia edilen (bu konuda da doktor camiasında bolca şüphe var) bir kurayla devlet. Şu günlerde o çocuklar evlerini kapatıp, yaşamaya mecbur edildikleri yeni şehirde ev arıyorlar, mümkünse çalışmaya mecbur bırakıldıkları hastaneye yakın bir yerde. Yine bu günlerde, birkaç yıl sonra aynı eziyete maruz kalacak birkaç bin genç harika bir meslekleri olacağı sanrısıyla tıp fakültelerine kayıt yaptırıyor.

Bir de memlekette kanundan, haktan, hukuktan, adaletten bahsediyor koskoca adamlar televizyonlara çıkıp koskocaman laflarla. Külahıma anlatın...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bu başa o tarak olmaz

Yurt dışına gidenlerin uzun zamandır gördüğü ve belki "bizde de olsa keşke" dediği bir teknoloji artık Avrupa Başkenti (!) Ankara sokaklarında vatandaşa hizmet veriyor. Yaya geçitlerindeki trafik ışıkları yayalar için yeşil yandığında sesle de uyarı veriyorlar, ses kesildikten sonra araçlara önce sarı, sonra yeşil yanıyor.

Özellikle görme engelli vatandaşları karşıdan karşıya geçerken başkalarından yardım isteme mecburiyetinden kurtaracağı için çok güzel bir sistem ama sürücülerde zihniyet döüşümü yaşanmadığı sürece ölüm makinesi olmaktan başka işe yarama ihtimali yok. Trafik ışıklarına uymayı gereksiz bir mecburiyet sayan ve bulduğu her fırsatta bu kuralı ihlal eden sürücülerin olduğu ülkede bu kuralı koyan ama sıkı bir denetlemeyle koşulsuz uygulanmasını sağlamayan devlet şimdi bu yüksek teknolojiye geçiyor. Pek güzel ama ışıkların verdiği sese inanıp kendini yaya geçidine bırakan görme engelli vatandaşımız kırmızı ışığa, her zamanki gibi, uymayan bir aracın altında kaldığında ne olacak? Teknoloji güzel ama bizdeki zihniyetle (denetleme yapmayan polisin ve denetleme yoksa kurala uyma zorunluluğu hissetmeyen sürücülerin  zihniyeti) zaten hayatları yeterince zor olan ve kolaylaştırılmayan görme engelli vatandaşları canından etmekten başka işe yaraması mümkün değil.

Ya sürücülerin kırmızı ışığa uyması sağlansın ya da bu sesli ışık uygulamasına vatandaş canından olmadan son verilsin.

20 Ağustos 2010 Cuma

BP petrol sızıntısı üzerine

BP'nin aylarca sızdıran kuyusundan yayılan petrole dair hesaplar henüz kesinleşmese de netlik kazanmaya başladı. Amerikan Ulusual Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin [National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA)] sitesinde yayınlanan verilerin grafik haline getirilmiş şekli şöyle:





(Grafiği orijinal boyutunda görmek için tıklayınız)



Bu tabloda dikkatimi çeken ise BP'nin bolca para döktüğü, petrolü küçük damlacıklar haline getirmeyi amaçlayan dağıtıcı maddelerin (dispersant) sıkılması işlemi toplamın yalnızca %8'iyle başedilmesini sağlayabilmiş. Bu şekilde kalın bir yağ tabakası halinde görünüp insanların dikkatini çekmesi engellenen petrol ise aslında hala doğada. Petrolü parçalayarak enerji elde eden bakterilerin daha küçük damlacıklar haline gelen bu kısmı hızla yok etmesi bekleniyor, yani yok etme kısmı yine doğaya bırakılmış oluyor.

Doğaya zarar vermediklerine dair raporları olsa da bu dağıtıcıların bugüne kadar bu miktarlarda hiçbir zaman kullanılmadığı bir gerçek. Farmakolojinin temel kurallarındandır, etki doza bağlıdır, doz arttıkça maddenin zehirli-zararlı olma ihtimali artar (günde 15 litreden fazla tüketirseniz su bile zehirli olabilir!). Dağıtıcılar bu miktarda kullanıldıklarında doğada kimyasal olarak yıkılacaklar mı, bu ne kadar zaman alacak, insanların da besin olarak kullandığı canlıların vücudunda depolanacaklar mı sorularına bir cevabımız yok aslında.

Bakterilere sağladıkları cennet ise apayrı bir konu. Belli bir hızla gerçekleşmesi beklenecek olan yağın bakterilerle parçalanması işlemi bu kimyasalların marifeti olan küçük damlacıklar sayesinde çok daha hızlı meydana gelecek. Doğa petrolden, BP petrolün tespit edilmesinin etkilerinden daha çabuk kurtulmuş olacak ama burada da bir problem var. Belli bölgelerde bu bakterilerin besin (petrol) bolluğu nedeniyle hızla üremesi söz konusu olacak, bu çok sayıdaki bakterinin petrolü yıkarken sudaki oksijeni hızla tüketmesi ihtimali çok büyük. Küresel ısınmanın da etkisiyle okyanus sularının tabakalanması daha keskin hale geldiği, birbirine karışmaları yavaşladığı için bu bölgeler uzun süre oksijenden fakir-oksijensiz kalabilir. Bunun sonucu suyun o kısmının canlılar için yaşanamaz hale gelmesi ve uzun süre öyle kalması. Bunun olup olmayacağını görmek içinse beklemekten başka şansımız yok, önlemek için ise hiçbir metoda sahip değiliz.

BP, çok şey yapıyor gibi görünmek uğruna bolca para harcayıp, tonlarca kimyasalı (petrolün szdığı yetmezmiş gibi) okyanusa sıktı ama elde edilen sonuç bu zararlı olması muhtemel macerayı makul ve mazur göstermeye yetmiyor bence. Kamuoyuna güzel bir şov oldu, boş duruyor görünmediler ama sonuç? Şimdilik sıfır, ileride zarara girmemiz de mümkün.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Ha yer tezgahında olmuş, ha süslü cam şişede, ot ottur

1948'te kurulduğunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sağlığı şöyle tanımlamıştı:
a state of complete physical, mental, and social well-being and not merely the absence of disease or infirmity
çevirecek olursak "yalnızca hastalık ya da güçsüzlüğün yokluğu değil; tam bir fiziksel, zihinsel sosyal iyilik hali"

Koruyucu tıp dediğimiz şey işte tam da bu nedenle ortaya çıkmıştı. Hastalığı olmayan kişilere de ulaşmak, hastalıksızlık hallerinin devamını koruyacak önlemleri (aşılama, tarama programları vb.) almak, sağlık hizmetlerini yaygınlaştırarak bu amaçlara ulaşılmasını mümkün kılmak. Bu işi halletmenin yegane yolu sağlık ocakları ve pratisyen hekimler aracılığıyla geniş bir kitleye ulaşabilmekti, uzunca bir zaman bu yapılmaya çalışıldı da. Bugün geldiğimiz noktada sevk zincirini kırıp, eline sağlık karnesini alanın uzmanlık hastanelerine gidebilmelerini sağlayan, pratisyen hekimleri bilgisiz gibi göstererek onlara olan güveni azaltan ve bu yolla onların vermesi gereken hizmeti de gözden düşüren anlayış aile hekimliği adı altında o yaklaşımı sözde diriltmeye uğraşıyor ama o arada olan oldu bile.

İnsanların iyi olduğunu bilme, iyi kalmaya devam etmek isteme ve bunların yollarını öğrenme gayretlerinin karşılanması noktasında kocaman bir vakum oluştu ve o boşluğu alternatif tıpçılar itinayla doldurdular.  Son zamanlarda televizyonda giderek daha sık duyduğumuz "wellness" kavramı yukarıda tanımlanmış iyilik haline bir parça spiritüalizm sosu katmaktan öteye gitmeyen bir new-age saçmalığı iken kendine oldukça geniş bir alıcı kitlesi bulabildi zira alternatifini sunması gereken otorite hiç de oralı değildi.

Her türlü denetim mekanizmasını yozlaştırdığınız bir memlekette  insanların piyasaya sürülen ilaçların veya verilen sağlık hizmetinin kalitesinin gerekli ve yeterli biçimde denetlendiğini düşünmelerini beklemek durumun farkına varamayan bir şaşkınlık ya da safdillikten başka bir şey olamaz, eğer düpedüz sorumsuzluk ve art niyet değilse.

İlaçlarını ve tedavilerini yeterince denetlemediğiniz, denetliyorsanız bunu ona anlatmadığınız vatandaş gider kendini otçulara emanet eder "ne farkı var diyerek". "İlacın içine ne koyuyorlar biliyor muyuz, bunlar en azından doğal" savunmasını her gün duyar olursunuz. Aslında durum bunun tam tersidir, ilacın içinde hangi maddeden ne kadar bulunması gerektiği belirlenmiştir ve denetlenir oysa yanyana iki tepede biten kekiklerin içinde bile aynı kimyasalların, aynı miktarda olması olasılığı neredeyse yoktur.

Denetleme otoritesine olan güven giderek azalırken, otçu tayfa giderek kendini daha saygın göstermenin yollarını arıyor. Pazarda ot satan amca, aktar ve büyük alışveriş merkezlerindeki şık mağazalarda güzel şişelerde toz haline getirilmiş ot ve ot kapsülü satan alımlı kızlar aslında bir ve aynı şeydir. Ama malum bu çağda imaj her şeydir... Bilimsel olarak pazardaki amcanın sattığı malla lüks mağazadaki arasında hiçbir fark yoktur, ikisinin içinde de tam olarak ne olduğu bilinmez, bilinenlerin ise gerçekten işe yarar etkisi olup olmadığı bilimsel araştırmalarla gösterilmemiştir. İşe yaramadığı araştırmalarla gösterilmiş olan ekinezya ise bu mağazaların hepsinde satılır, çayının reklamı bütün kış tüm televizyonlarda döner. Zihinsel fonksiyonlar üzerine olumlu hiçbir etkisi olmadığı gösterilmiş olan gingko, bu adamların elinde hala mucize muamelesi görmektedir.

Başa dönersek şu soruyu sormak gerek:

O tanıma göre Türkiye'deki insanların yüzde kaçına sağlıklı diyebiliriz?

Benim en iyimser tahminim yüzde beşin üzerine çıkmaz. Otları hala gıda takviyesi diye Tarım Bakanlığı denetimi sonrası, sağlıkla ilgili herhangi bir onay almadan piyasaya süren, bakanlık onay verdiği için saygın ve güvenilir gösteren, bilimsel verilere dayalı tıbba duyulan güveni artırmayan, koruyucu hekimliği tabana yaymayan bu kafayla da o sayı artmaz.

Özeti: Otçulara güvenmeyin. Onlara güvenmek yerine devletinizden ilaçları ve sunulan sağlık hizmetlerini iyi denetlemesini talep edin.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Brunch bir sınavdır

Müzik endüstrisinin her şeyi satılabilir hale getirmesi inanılmaz bir yetenek.Bunun müziği nereye taşıdığı ise geniş bir tartışma konusu. Girmek istediğim konu o değil şimdi.

Zamanında isyanın müziği rock nasıl itinayla geniş kitlelere satılabilir hale getirildiyse, rap'in başına da aynı şey geldi ama son zamanlarda olan başka bir şey var. Rock yıldızlarımız hala fazlasıyla üst-orta sınıf bir görüntü sergiliyorlar, tüketen kitle de ona denk ilerliyor gibi. Ama rap toplumsal yerini bulur gibi artık. Varoşun tükettiği bir şey haline geldi rap, bu iyi; ama henüz yeterince ürettiği bir şey değil, bu da kötü.

Zenginliği paçalarından akıtan zenci rapçi görgüsüzlüğü bizimkilere de tebelleş olur mu bilmem ama gelecek yıllarda, bugüne kadar arabeski besleyen sokakların rap'e adam yetiştirmesinde artış bekliyorum. Ve o günler geldiğinde onlardan bir şarkı ricam var!

"Kırık beyaz Türkler"in en zalim sınavıdır brunch. Cool ve trend bir mekan bulunacak ama zaten sallanan bütçeye vereceği zarar da hesap edilecek. Rahat görünmek gerek ama şıklık ve klastan da ödün verilmez, daha ciddi ortamlara uygun klişeler de işe yaramaz, kıyafet seçme işi başa kalır, cehennem olur. Sonra oradaki tavır meselesi var, olay self-servis ama garsonlarla şov ağırlıklı ilişkiler de yaşanmıyor değil çay-kahve, portakal suyu servisi üzerinden. Oralarda garsonluk-valelik vb. yapan gençlerden biri rap'çi olsa ileride ve onların her türlü rezilliğiyle bolca gözlemlediği bu halini en iğneleyici dille anlatan bir şarkı yapsa. Beklentim, temennim, ümidim budur.

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.