BP'nin aylarca sızdıran kuyusundan yayılan petrole dair hesaplar henüz kesinleşmese de netlik kazanmaya başladı. Amerikan Ulusual Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin [National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA)] sitesinde yayınlanan verilerin grafik haline getirilmiş şekli şöyle:
(Grafiği orijinal boyutunda görmek için tıklayınız)
Bu tabloda dikkatimi çeken ise BP'nin bolca para döktüğü, petrolü küçük damlacıklar haline getirmeyi amaçlayan dağıtıcı maddelerin (dispersant) sıkılması işlemi toplamın yalnızca %8'iyle başedilmesini sağlayabilmiş. Bu şekilde kalın bir yağ tabakası halinde görünüp insanların dikkatini çekmesi engellenen petrol ise aslında hala doğada. Petrolü parçalayarak enerji elde eden bakterilerin daha küçük damlacıklar haline gelen bu kısmı hızla yok etmesi bekleniyor, yani yok etme kısmı yine doğaya bırakılmış oluyor.
Doğaya zarar vermediklerine dair raporları olsa da bu dağıtıcıların bugüne kadar bu miktarlarda hiçbir zaman kullanılmadığı bir gerçek. Farmakolojinin temel kurallarındandır, etki doza bağlıdır, doz arttıkça maddenin zehirli-zararlı olma ihtimali artar (günde 15 litreden fazla tüketirseniz su bile zehirli olabilir!). Dağıtıcılar bu miktarda kullanıldıklarında doğada kimyasal olarak yıkılacaklar mı, bu ne kadar zaman alacak, insanların da besin olarak kullandığı canlıların vücudunda depolanacaklar mı sorularına bir cevabımız yok aslında.
Bakterilere sağladıkları cennet ise apayrı bir konu. Belli bir hızla gerçekleşmesi beklenecek olan yağın bakterilerle parçalanması işlemi bu kimyasalların marifeti olan küçük damlacıklar sayesinde çok daha hızlı meydana gelecek. Doğa petrolden, BP petrolün tespit edilmesinin etkilerinden daha çabuk kurtulmuş olacak ama burada da bir problem var. Belli bölgelerde bu bakterilerin besin (petrol) bolluğu nedeniyle hızla üremesi söz konusu olacak, bu çok sayıdaki bakterinin petrolü yıkarken sudaki oksijeni hızla tüketmesi ihtimali çok büyük. Küresel ısınmanın da etkisiyle okyanus sularının tabakalanması daha keskin hale geldiği, birbirine karışmaları yavaşladığı için bu bölgeler uzun süre oksijenden fakir-oksijensiz kalabilir. Bunun sonucu suyun o kısmının canlılar için yaşanamaz hale gelmesi ve uzun süre öyle kalması. Bunun olup olmayacağını görmek içinse beklemekten başka şansımız yok, önlemek için ise hiçbir metoda sahip değiliz.
BP, çok şey yapıyor gibi görünmek uğruna bolca para harcayıp, tonlarca kimyasalı (petrolün szdığı yetmezmiş gibi) okyanusa sıktı ama elde edilen sonuç bu zararlı olması muhtemel macerayı makul ve mazur göstermeye yetmiyor bence. Kamuoyuna güzel bir şov oldu, boş duruyor görünmediler ama sonuç? Şimdilik sıfır, ileride zarara girmemiz de mümkün.
20 Ağustos 2010 Cuma
19 Ağustos 2010 Perşembe
Ha yer tezgahında olmuş, ha süslü cam şişede, ot ottur
1948'te kurulduğunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sağlığı şöyle tanımlamıştı:
Koruyucu tıp dediğimiz şey işte tam da bu nedenle ortaya çıkmıştı. Hastalığı olmayan kişilere de ulaşmak, hastalıksızlık hallerinin devamını koruyacak önlemleri (aşılama, tarama programları vb.) almak, sağlık hizmetlerini yaygınlaştırarak bu amaçlara ulaşılmasını mümkün kılmak. Bu işi halletmenin yegane yolu sağlık ocakları ve pratisyen hekimler aracılığıyla geniş bir kitleye ulaşabilmekti, uzunca bir zaman bu yapılmaya çalışıldı da. Bugün geldiğimiz noktada sevk zincirini kırıp, eline sağlık karnesini alanın uzmanlık hastanelerine gidebilmelerini sağlayan, pratisyen hekimleri bilgisiz gibi göstererek onlara olan güveni azaltan ve bu yolla onların vermesi gereken hizmeti de gözden düşüren anlayış aile hekimliği adı altında o yaklaşımı sözde diriltmeye uğraşıyor ama o arada olan oldu bile.
İnsanların iyi olduğunu bilme, iyi kalmaya devam etmek isteme ve bunların yollarını öğrenme gayretlerinin karşılanması noktasında kocaman bir vakum oluştu ve o boşluğu alternatif tıpçılar itinayla doldurdular. Son zamanlarda televizyonda giderek daha sık duyduğumuz "wellness" kavramı yukarıda tanımlanmış iyilik haline bir parça spiritüalizm sosu katmaktan öteye gitmeyen bir new-age saçmalığı iken kendine oldukça geniş bir alıcı kitlesi bulabildi zira alternatifini sunması gereken otorite hiç de oralı değildi.
Her türlü denetim mekanizmasını yozlaştırdığınız bir memlekette insanların piyasaya sürülen ilaçların veya verilen sağlık hizmetinin kalitesinin gerekli ve yeterli biçimde denetlendiğini düşünmelerini beklemek durumun farkına varamayan bir şaşkınlık ya da safdillikten başka bir şey olamaz, eğer düpedüz sorumsuzluk ve art niyet değilse.
İlaçlarını ve tedavilerini yeterince denetlemediğiniz, denetliyorsanız bunu ona anlatmadığınız vatandaş gider kendini otçulara emanet eder "ne farkı var diyerek". "İlacın içine ne koyuyorlar biliyor muyuz, bunlar en azından doğal" savunmasını her gün duyar olursunuz. Aslında durum bunun tam tersidir, ilacın içinde hangi maddeden ne kadar bulunması gerektiği belirlenmiştir ve denetlenir oysa yanyana iki tepede biten kekiklerin içinde bile aynı kimyasalların, aynı miktarda olması olasılığı neredeyse yoktur.
Denetleme otoritesine olan güven giderek azalırken, otçu tayfa giderek kendini daha saygın göstermenin yollarını arıyor. Pazarda ot satan amca, aktar ve büyük alışveriş merkezlerindeki şık mağazalarda güzel şişelerde toz haline getirilmiş ot ve ot kapsülü satan alımlı kızlar aslında bir ve aynı şeydir. Ama malum bu çağda imaj her şeydir... Bilimsel olarak pazardaki amcanın sattığı malla lüks mağazadaki arasında hiçbir fark yoktur, ikisinin içinde de tam olarak ne olduğu bilinmez, bilinenlerin ise gerçekten işe yarar etkisi olup olmadığı bilimsel araştırmalarla gösterilmemiştir. İşe yaramadığı araştırmalarla gösterilmiş olan ekinezya ise bu mağazaların hepsinde satılır, çayının reklamı bütün kış tüm televizyonlarda döner. Zihinsel fonksiyonlar üzerine olumlu hiçbir etkisi olmadığı gösterilmiş olan gingko, bu adamların elinde hala mucize muamelesi görmektedir.
Başa dönersek şu soruyu sormak gerek:
O tanıma göre Türkiye'deki insanların yüzde kaçına sağlıklı diyebiliriz?
Benim en iyimser tahminim yüzde beşin üzerine çıkmaz. Otları hala gıda takviyesi diye Tarım Bakanlığı denetimi sonrası, sağlıkla ilgili herhangi bir onay almadan piyasaya süren, bakanlık onay verdiği için saygın ve güvenilir gösteren, bilimsel verilere dayalı tıbba duyulan güveni artırmayan, koruyucu hekimliği tabana yaymayan bu kafayla da o sayı artmaz.
Özeti: Otçulara güvenmeyin. Onlara güvenmek yerine devletinizden ilaçları ve sunulan sağlık hizmetlerini iyi denetlemesini talep edin.
a state of complete physical, mental, and social well-being and not merely the absence of disease or infirmityçevirecek olursak "yalnızca hastalık ya da güçsüzlüğün yokluğu değil; tam bir fiziksel, zihinsel sosyal iyilik hali"
Koruyucu tıp dediğimiz şey işte tam da bu nedenle ortaya çıkmıştı. Hastalığı olmayan kişilere de ulaşmak, hastalıksızlık hallerinin devamını koruyacak önlemleri (aşılama, tarama programları vb.) almak, sağlık hizmetlerini yaygınlaştırarak bu amaçlara ulaşılmasını mümkün kılmak. Bu işi halletmenin yegane yolu sağlık ocakları ve pratisyen hekimler aracılığıyla geniş bir kitleye ulaşabilmekti, uzunca bir zaman bu yapılmaya çalışıldı da. Bugün geldiğimiz noktada sevk zincirini kırıp, eline sağlık karnesini alanın uzmanlık hastanelerine gidebilmelerini sağlayan, pratisyen hekimleri bilgisiz gibi göstererek onlara olan güveni azaltan ve bu yolla onların vermesi gereken hizmeti de gözden düşüren anlayış aile hekimliği adı altında o yaklaşımı sözde diriltmeye uğraşıyor ama o arada olan oldu bile.
İnsanların iyi olduğunu bilme, iyi kalmaya devam etmek isteme ve bunların yollarını öğrenme gayretlerinin karşılanması noktasında kocaman bir vakum oluştu ve o boşluğu alternatif tıpçılar itinayla doldurdular. Son zamanlarda televizyonda giderek daha sık duyduğumuz "wellness" kavramı yukarıda tanımlanmış iyilik haline bir parça spiritüalizm sosu katmaktan öteye gitmeyen bir new-age saçmalığı iken kendine oldukça geniş bir alıcı kitlesi bulabildi zira alternatifini sunması gereken otorite hiç de oralı değildi.
Her türlü denetim mekanizmasını yozlaştırdığınız bir memlekette insanların piyasaya sürülen ilaçların veya verilen sağlık hizmetinin kalitesinin gerekli ve yeterli biçimde denetlendiğini düşünmelerini beklemek durumun farkına varamayan bir şaşkınlık ya da safdillikten başka bir şey olamaz, eğer düpedüz sorumsuzluk ve art niyet değilse.
İlaçlarını ve tedavilerini yeterince denetlemediğiniz, denetliyorsanız bunu ona anlatmadığınız vatandaş gider kendini otçulara emanet eder "ne farkı var diyerek". "İlacın içine ne koyuyorlar biliyor muyuz, bunlar en azından doğal" savunmasını her gün duyar olursunuz. Aslında durum bunun tam tersidir, ilacın içinde hangi maddeden ne kadar bulunması gerektiği belirlenmiştir ve denetlenir oysa yanyana iki tepede biten kekiklerin içinde bile aynı kimyasalların, aynı miktarda olması olasılığı neredeyse yoktur.
Denetleme otoritesine olan güven giderek azalırken, otçu tayfa giderek kendini daha saygın göstermenin yollarını arıyor. Pazarda ot satan amca, aktar ve büyük alışveriş merkezlerindeki şık mağazalarda güzel şişelerde toz haline getirilmiş ot ve ot kapsülü satan alımlı kızlar aslında bir ve aynı şeydir. Ama malum bu çağda imaj her şeydir... Bilimsel olarak pazardaki amcanın sattığı malla lüks mağazadaki arasında hiçbir fark yoktur, ikisinin içinde de tam olarak ne olduğu bilinmez, bilinenlerin ise gerçekten işe yarar etkisi olup olmadığı bilimsel araştırmalarla gösterilmemiştir. İşe yaramadığı araştırmalarla gösterilmiş olan ekinezya ise bu mağazaların hepsinde satılır, çayının reklamı bütün kış tüm televizyonlarda döner. Zihinsel fonksiyonlar üzerine olumlu hiçbir etkisi olmadığı gösterilmiş olan gingko, bu adamların elinde hala mucize muamelesi görmektedir.
Başa dönersek şu soruyu sormak gerek:
O tanıma göre Türkiye'deki insanların yüzde kaçına sağlıklı diyebiliriz?
Benim en iyimser tahminim yüzde beşin üzerine çıkmaz. Otları hala gıda takviyesi diye Tarım Bakanlığı denetimi sonrası, sağlıkla ilgili herhangi bir onay almadan piyasaya süren, bakanlık onay verdiği için saygın ve güvenilir gösteren, bilimsel verilere dayalı tıbba duyulan güveni artırmayan, koruyucu hekimliği tabana yaymayan bu kafayla da o sayı artmaz.
Özeti: Otçulara güvenmeyin. Onlara güvenmek yerine devletinizden ilaçları ve sunulan sağlık hizmetlerini iyi denetlemesini talep edin.
19 Haziran 2010 Cumartesi
Brunch bir sınavdır
Müzik endüstrisinin her şeyi satılabilir hale getirmesi inanılmaz bir yetenek.Bunun müziği nereye taşıdığı ise geniş bir tartışma konusu. Girmek istediğim konu o değil şimdi.
Zamanında isyanın müziği rock nasıl itinayla geniş kitlelere satılabilir hale getirildiyse, rap'in başına da aynı şey geldi ama son zamanlarda olan başka bir şey var. Rock yıldızlarımız hala fazlasıyla üst-orta sınıf bir görüntü sergiliyorlar, tüketen kitle de ona denk ilerliyor gibi. Ama rap toplumsal yerini bulur gibi artık. Varoşun tükettiği bir şey haline geldi rap, bu iyi; ama henüz yeterince ürettiği bir şey değil, bu da kötü.
Zenginliği paçalarından akıtan zenci rapçi görgüsüzlüğü bizimkilere de tebelleş olur mu bilmem ama gelecek yıllarda, bugüne kadar arabeski besleyen sokakların rap'e adam yetiştirmesinde artış bekliyorum. Ve o günler geldiğinde onlardan bir şarkı ricam var!
"Kırık beyaz Türkler"in en zalim sınavıdır brunch. Cool ve trend bir mekan bulunacak ama zaten sallanan bütçeye vereceği zarar da hesap edilecek. Rahat görünmek gerek ama şıklık ve klastan da ödün verilmez, daha ciddi ortamlara uygun klişeler de işe yaramaz, kıyafet seçme işi başa kalır, cehennem olur. Sonra oradaki tavır meselesi var, olay self-servis ama garsonlarla şov ağırlıklı ilişkiler de yaşanmıyor değil çay-kahve, portakal suyu servisi üzerinden. Oralarda garsonluk-valelik vb. yapan gençlerden biri rap'çi olsa ileride ve onların her türlü rezilliğiyle bolca gözlemlediği bu halini en iğneleyici dille anlatan bir şarkı yapsa. Beklentim, temennim, ümidim budur.
Zamanında isyanın müziği rock nasıl itinayla geniş kitlelere satılabilir hale getirildiyse, rap'in başına da aynı şey geldi ama son zamanlarda olan başka bir şey var. Rock yıldızlarımız hala fazlasıyla üst-orta sınıf bir görüntü sergiliyorlar, tüketen kitle de ona denk ilerliyor gibi. Ama rap toplumsal yerini bulur gibi artık. Varoşun tükettiği bir şey haline geldi rap, bu iyi; ama henüz yeterince ürettiği bir şey değil, bu da kötü.
Zenginliği paçalarından akıtan zenci rapçi görgüsüzlüğü bizimkilere de tebelleş olur mu bilmem ama gelecek yıllarda, bugüne kadar arabeski besleyen sokakların rap'e adam yetiştirmesinde artış bekliyorum. Ve o günler geldiğinde onlardan bir şarkı ricam var!
"Kırık beyaz Türkler"in en zalim sınavıdır brunch. Cool ve trend bir mekan bulunacak ama zaten sallanan bütçeye vereceği zarar da hesap edilecek. Rahat görünmek gerek ama şıklık ve klastan da ödün verilmez, daha ciddi ortamlara uygun klişeler de işe yaramaz, kıyafet seçme işi başa kalır, cehennem olur. Sonra oradaki tavır meselesi var, olay self-servis ama garsonlarla şov ağırlıklı ilişkiler de yaşanmıyor değil çay-kahve, portakal suyu servisi üzerinden. Oralarda garsonluk-valelik vb. yapan gençlerden biri rap'çi olsa ileride ve onların her türlü rezilliğiyle bolca gözlemlediği bu halini en iğneleyici dille anlatan bir şarkı yapsa. Beklentim, temennim, ümidim budur.
22 Nisan 2010 Perşembe
Kurban olam etik diyen dillere
Pek çok malın dünyanın her yerinde üretilebilir ve tüketilebilir hale getirilmesi kapitalizmin yükseliş çağının kaçınılmaz gereksinimlerindendi. Bugün gündelik hayatımızın orta yerinde duran pek çok alışkanlık ve zevkimizin mazisi biraz da buna dayanıyor aslında; örneğin kahve keyfi.
Ortadoğu ve Avrupa’da daha küçük dükkanlarda ve keyfe yönelik bir ürün olarak satılan kahvenin, standardize edilmiş bir şekilde büyük çapta üretilmesi, dağıtılması ve tüketilmesi de şaşılmayacak şekilde amerikan kahve devlerinin marifeti oldu. Aynı logo, aynı şekilde tasarlanmış dükkanlar ve aynı kahvelerin dünyanın her yerinde satılıyor olmasının globaleeşen dünyanın mobil insanlarındaki yabancılık tedirginliğini yok ederek, evlerinde hissettirerek onlara bir sığınak etkisi yaratmasının çekiciliğini bir yana bırakırsak bu standardizasyonun şirketin operasyonlarının planlanmasını kolaylaştırmak dışında bir faydası yok, en azından biz müşteriler için.
Birkaç yıldır Türkiye’de de giderek yaygınlaşarak faaliyet gösteren bu devlerden birinin etik kahvecilik yapma iddiası son zamanlarda en güldüğüm yalanlardan biri. Kahvelerini, aracıları aradan çıkarıp, doğrudan çiftçilerden aldıklarını ve etik bir alışverişi bu şekilde gerçekleştirdklerini iddia ediyorlar.
Ambalajı yırtıp içindekine bakınca mesele bana hiç de öyle görünmüyor. Bu büyüklükte bir şirketin aracıları aradan çıkartması üreticiye pek de avantaj sağlamayacaktır. Pazarlık yapan taraflar arasındaki cesamet farkı arttıkça, küçük olanın bu hesaptan giderek daha zararlı çıkacağını öngörmek çok zor değil. Dahası alım piyasasına bu şekilde hakim olan büyük şirket, üreticinin malını başkalarına satması olasılığını da ortadan kaldırdığından, o malı satmazsa iflas edecek olan üretici tek pazarlık kozunu da kaybedip iyice büyük şirketin kucağına düşmüş oluyor. Böyle hammade maliyetini düşüren kahve devimiz, ürün başına karlılığı artırmanın birinci gereksinimini yerine getirmiş oluyor.
Dahası, önümüze gelen kahvenin “etik” oluşundan söz edilecekse, o tarlalarda, üretim, toplama ya da satış sürecinde çocuk, özürlü ya da kadın emeğinin istismar edilmediğinin; çalışanların sosyal güvenceleri ve özlük haklarının garanti altına alındığının; bu şartları sağlamayan üreticilerle iş yapılmadığının da ortaya konması gerekir ama böyle bir şeye ben rastlayamadım.
İletişim olanakları arttıkça kelimelerin gücü artıyor, onlarla oynayarak yaratılan illüzyonların gücü de. Yüzlerce yıllık bir karı artırma numarasını, etik kahvecilik olarak etiketlemek de böyle bir numara olsa gerek. Bu kurnazlığı akıl eden arkadaşlara kocaman bir alkış, maaşlarını hak etmişler doğrusu (!). Kahve içerim ama kusura bakılmasın, bu kadar ucuz numarayı yemem.
1 Nisan 2010 Perşembe
Siz nerenin imparatorusunuz? (onlar başka biz başka-2)
Ne zaman Bruce Sprinsteen’in adı geçse, bir zaman, şimdi hatırlamadığım bir yerde okuduğum şu laf geliyor aklıma: Springsteen Amerika’nın İbrahim Tatlıses’idir.
İşin müzikal değerlendirmesi ayrı bir mesele ama başka bir yerine aklım takılıyor. Kapitalizmin özgürce at koşturduğu toprakların insanları kahramanlarına “The Boss” (patron) diyor, bizimkinin lakabı “İmparator”, imparatorluk geçmişimizden geliyor olsa gerek böyle takıntılar. Söz konusu olan güç ve iktidar atfetmek olunca monarşik ve aristokratik ünvanlara dönüyoruz; Amerikalılar da kendi meşreplerince en tepede oturan adamın adıyla çağırıyorlar kahramanlarını, “patron”.
Bu meselenin bir başka tuhaf tarafı daha var. Sprinsteen’in lakabı gerçeklere dayanıyor. Kariyerinin erken evrelerinde sağda solda sahneye çıkıp, para kazanmaya çalıştığı küçük bir grubu var Patron’un; akşam iş bitince paraları o toplayıp grup elemanlarına paylaştırıyor. Patronluğu üstlendiği o günlerden kalan, uzunca bir zaman pek de hoşlanmadığı lakabı bu yüzden yapışıp kalıyor üzerine.
İyi de, biz İbrahim Tatlıses’in ne imparatorluğunu gördük de bu ismi verdik kendisine? Bilen varsa bana da anlatsın.
Not: Şirketlerinden oluşan imparatorluksa lakabın sebebi, niye ona da patron demiyoruz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)