2 Eylül 2010 Perşembe

Tezsiz yüksek lisans ve vergilerimiz

Son yıllarda Türk akademik dünyasının yaptığı en yaratıcı buluşlardan biri tezsiz yüksek lisans.Tanımı gereği yüksek lisans eğitimi, kişinin eğitim aldığı branşta uzmanlaşması ve bu durumu bilimsel bir makaleyle (tezle) ispat etmesiyle tamamlanır. Üstün Türk zekası burada da devreye girmiş ve "teze ne gerek var" demeyi bilmiştir.

Yükseköğretim Kanunu'na göre:

Tezsiz yüksek lisans programının amacı, öğrenciye mesleki konuda derin bilgi kazandırmak ve mevcut bilginin uygulamada nasıl kullanılacağını göstermektir. Tezsiz yüksek lisans programı İkinci Lisansüstü Öğretim’de de yürütülebilir. Bu program toplam otuz krediden az olmamak koşuluyla en az on adet ders ile dönem projesi dersinden oluşur. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendirilir. Öğrenci, dönem projesinin alındığı yarıyılda dönem projesine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı bir rapor vermek zorundadır. İlgili senato tarafından belirlenen esaslara bağlı olarak tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabilir.

Benim bundan anladığım devam zorunluluğu olmaksızın, neredeyse yalnızca birkaç sınavda başarılı olarak, tez dahi yapmadan ekstra bir diploma, derece alma imkanının sunulmuş olmasıdır (yeterlik sınavı bile zorunlu değil, "uygulanabilir"). Bu şekilde (eksik) yetişmiş bir kitlenin toplumun bilimsel altyapısına vereceği zararı uzun uzun tartışabiliriz, düşünecek olursak bu yarım yamalak eğitime dayalı diplomayla doktoraya başlama hakkı da elde edilmiş oluyor. Bu eksik altyapı üzerine yapılacak bir doktoranın neye benzeyeceği de ayrı bir muamma... Bu eğitimi alanların ne kadarı doktoraya devam eder, ne kadarı "bana bu kadarı yeter" der bilemiyoruz zira elde veri yok.

Peki bu saçmalığın sıradan vatandaşımızı ilgilendiren yönü ne? Çok basit:

Her türlü devlet memuriyetinde ekstra eğitim (diploma), işe daha yüksek bir dereceden başlamanıza ya da halihazırda çalışıyor iseniz derece atlamanıza yarar, dolayısıyla maaşınız artar. Yapacağı işin (bizim paramızla bize vereceği hizmetin) kalitesini artırmaya ne derecede katkısı olacağı bilinmez (bana sorarsanız katkısı olmaz)  bir eğitim almış (ya da almamış ama alır gibi yapmış) birilerine devlet bizden topladığı vergilerle daha fazla maaş vermiş olur.

Sonuçta olan yine bize olur. Zaten yetmeyen maaşlarımızdan daha elimize geçmeden kesiliveren vergilerimiz, devletin izniyle yaratılmış bir eğitim garabeti sayesinde, devlet eliyle, hak ettiğinden şüphe etmeye hakkımız olan insanlara, haksız yere dağıtılır.

Yiye yiye bitirilemeyen ülkemizden, bir yeme öyküsü dinlediniz. Küçük kardeşlerimize iyi uykular dileriz...

1 Eylül 2010 Çarşamba

İki alana bir bedava: Don değil, Viagra

Eczanelerin vitrinlerindeki yazıları fark ettiniz mi? "Viagra, iki alana bir bedava", "2 fiyatına 3 Viagra" vb. yazıyor eczanelerimizin vitrinlerinde. Gözümüze soka soka kanun ihlal ediliyor.

Uzun zaman reçeteli satılan ve Pfizer'in patent süresi dolmadığı için oldukça da pahalı olan sildenafil içeren ilacın, patentin dolmasının ardından pek çok muadili çıktı. Özellikle Hindistan kaynaklı bol miktarda (kalite kontrolünün ne derece yapıldığı dünya çapında tartışılan) muadil pazara bir anda boca edildi. Hemen ardından tadalafil içeren, daha uzun süre etkili olduğu için "haftasaonu Viagrası" olarak adlandırılan Cialis piyasaya çıktı, Türkiye'de doktorlara tanıtımı için Şahan Gökbakar'a komedi skeçlerinden oluşan bir CD bile yaptırıldı (sonrasında CD'de yalnızca doktorlar için olduğu belirtilen bu videolar internete de düştü, tanıtım reklama dönüştü). Özellikle kalp rahatsızlıkları olan hastalarda pek çok risk taşımasına, doktor tavsiyesiyle ve gözetiminde kullanılması gerekmesine rağmen sonradan bu ilaçların reçetesiz satılmasına da izin verildi.

Bu noktadan sonra piyasa dinamiklerinin işlemesi kaçınılmazdı. Yerli-yabancı ucuz pek çok muadili olan (arzı yüksek ve ucuz) olan ilaca zaten talep de vardı. Böyle bir şikayetle doktora başvurmaktan çekinenlerden, "performans"ını artıracağını düşünerek kullananlara kadar geniş bir müşteri kitlesinin de oluşmasıyla arz-talep dengesinin mutlu sarmalında koca bir piyasa oluştu. Sonrasında elbette piyasa rekabeti de oluşacaktı, kimi eczaneler müşteriyi çekmek için promosyona başladılar, iki alana bir bedava vermeye başladılar. İlk başlarda el altından yapıldığını tahmin ettiğim promosyon vitrinlerden duyurulur oldu hiç çekinmeden.

Problem de bu zaten: Türkiye'de ilacın reklamı ve promosyonu kanunen yasaktır. Eczane vitrinlerinde gördüğümüz o ilanlar aslında eczacıların kendileri hakkında suç duyurusunda bulunması anlamına geliyor.

Bunları okuduktan sonra eczanenizi uyarmaya kalkmayın, ben yaptım, işe yaramadı. Evime yakın eczanelerden birinin vitrininde o yazıyı her gördüğümde sinirleniyordum, bir gün iş çıkışı dayanamadım, girdim, kalfalardan beni sorumlu eczacıyla görüştürmelerini istedim. Dükkanın sahibi olan eczaıcı beyefendiye kendimi tanıttım, doktor ve farmakolog olduğumu belirttim ("bu işlerden anlarım biraz" mesajını vermiş olurum, söylediklerimi ciddiye alır zannettim). Beyefendi şu cevabı verdi:

Haklısın kardeşim de ben o yazıyı kaldıramam. Bu dükkana ne kadar kira veriyorum ben biliyor musun? Aylık gelirimin çoğu o satışlardan. Öyle yapmazsam bu dükkanı kapatıp gitmem lazım.

Ben de yaptığının kanuna aykırı olduğunu tekrarladıktan sonra çıktım. Her sabah işe giderken önünden geçiyorum eczanenin, yazı hala orada.

Bu hikayeden benim öğrendiğim kişinin kendince bir gerekçesi varsa kanunu çiğnemesinde bir sakınca olmadığı. Bu mantıkla gidersek töre cinayetleri de suç olmaktan çıkar, üstelik onların arkasındaki gerekçe onlarca yıldır denenmiş, zamanın testinden geçmiş (!). Eminim o eczacı arkadaş töre cinayetlerini kınıyordur ama benzer  mantıkla kanunu kendisi çiğnemekten de geri durmuyor.

Bu hikayeyi daha da korkunç kılan bahsettiğim eczanenenin Ankara'da, Mithatpaşa Caddesi'nin Sıhhıye'ye yakın alt kısmında olması. Yolu düşmüş olanlar bilir, biz vatandaşlar adına bu tarz şeyleri denetliyor ve kanunu uyguluyor olması gereken Sağlık Bakanlığı'nın Sıhhıye'deki binası eczaneye 250-300 metre mesafede. Bu anlattıklarım denetlenmesi güç ücra bir köşede değil, bakanlığın burnunun dibinde oluyor yani. 

Bu hikaye şimdilik bu kadar. En kısa zamanda bu anlattıklarımın delili olan fotoğraflar çekip buraya koymayı planlıyorum; fotoğraf olmayınca gerçekliğini sorgulayan, "delil göster" diyen olur belki. Ne de olsa ben yazdım diye suçu gizli gizli işleyecek değiller, her şey aleni, çekiveririm fotoğrafları.

Not: İki alana bir bedava: Don değil, Viagra - Kısım II için tıklayınız

29 Ağustos 2010 Pazar

Akacak Mecra Bulamamak: Belediye ve Üniversite

Doğanın basit gerçeklerine kulak tıkarsanız gün gelir onlar sizi bulur. Siz suya akacak mecra bırakmaz, her yeri yol-köprü-bina ile doldurursanız o su gün gelir yolunu onların üzerinden geçe geçe bulur. Türk belediyeciliği suya akacak mecra bırakmamakla maluldür.

Aynı arıza üniversitelerde de başka şekilde tezahür eder. Her fırsatta belediyecileri eleştirme fırsatını kaçırmayan akademisyenlerimizin yuvası üniversite, kendi selinin patlayacağı ana mani olmanın yollarını geliştirmez. 

Üniversitelerimiz temelde araştırma kurumu olmak yerine eğitim kurumu olmayı tercih ettiklerinden en önemli hizmet alıcı öğrenciler ve asistanlardır. Bu sıfatla her türlü eksikliği ve yanlışlığı yaşayarak tespit etme imkanı bulan bu kitleye, bu rahatsızlığını dile getirme yolları açılmaz. Sonra gün gelir, bu gençler patlar.

İki örnek vereyim:

1) Kasım 2009'da Hacettepe Üniversitesi "Nasıl Bir Üniversite?" başlıklı bir sempozyum düzenledi, asistanlar ve doktora öğrencileri adına da ben konuştum. Asistanlığımı bitirmek üzere olduğum günlere denk gelen konuşmada geride kalan 4.5 yılda gördüğüm ve beni rahatsız eden pek çok şeye, açıksözlü olmaktan çekinmeyen bir dille değindiğim bir konuşma yaptım. O zaman asistanlık yaptığım bölümden hiçbir hoca toplantıya katılmadığından başlangıçta pek bir tepki almadım. Yaklaşık bir ay sonra konuşmanın videosu internete konunca kıyamet koptu. Bölümün hocaları eleştirileri kendi üzerlerine alıp oldukça sinirlendiler, öyle ki ben artık uzmanlığımı aldığım bölüme gidemez haldeyim desem yeridir. 

Asistanlık yaptığım süre boyunca ne bana ne de başka bir arkadaşıma bir kez olsun şikayetlerimizi dile getirme imkanı sunanlar, bu imkanı bulduğumda elimdeki fırsatı değerlendirmeme neden şaşırdılar anlamış değilim. Bu mecrayı kendileri yaratsa istedikleri gibi kol kırılıp yen içinde kalırdı belki. Onların sağlamadığı imkanı başka yerde bulduğumda yaptığımı, ifşaat ve bölümü zor durumda bırakma olarak gördüler. Beklemedikleri anda, onların haberi dahi olmadan sel tepelerine çöküverdi.

2) Haziranın son günü Hacettepe Tıp Fakültesi'nin mezuniyet töreni vardı. Dönem birincisi olan arkadaşımız öyle bir konuşma yaptı ki, o anda karşısında oturan hocaları ve diplomasını almak üzere olduğu okulu yerin dibine soktu. Buna benzer konuşmalar daha önce başka tıp fakültelerinde de yapıldı, hiçbir şey düzeltilmediğinden daha pek çok kez yapılır. Kötü anlatılan derslere, derse gelme zahmetine katlanmayan hocalara maruz kalan bu çocuklara bu dertlerini anlatma imkanı sunmayan ve artık müzminleşmiş bu sorunlara çözüm bulmaya gayret etmeyen hocalar öfkelenerek de olsa bu zehir zemberek konuşmayı dinlemek zorunda kaldılar. 6 yıl boyunca birikmesine kayıtsız kaldıkları sel bir anda tepelerine boşaldı.

Artık bu basit problemleri aşması gerek bu ülkenin. Suyun da, insanların da akacak mecraya ihtiyacı var. Bunu göz ardı edince felaket kaçınılmaz oluyor; belediyeyle üniversite arasında da fark kalmıyor.  

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Ne güzel şey eşitlik...

Çocuklar Duymasın geri döndü, onunla beraber "cüce komedisi" olarak adlandırabileceğimiz rezillik de. Her türlü ayrımcılığa son verme, azınlıkların haklarını koruma meselesine etnik ve cinsel ayrımcılığın ötesinde bakabilsek bu rezillik prime-time'da, memleketin en çok izlenen dizilerinden birinde yer bulamazdı (daha o bahsettiklerini halledemedik, sıra cücelere mi geldi diyebilirsiniz ama bu meseleler birbirine bağlıdır bence).

Kanun açısından bakarsanız hiçbir kusur yok işte. Bir senaryo yazılmış, rollerden biri için cüce bir vatandaşa ihtiyaç var, istekli bir arkadaşla tarafların karşılıklı bilinçli onayıyla bir iş akdi imzalanmış, alan razı, satan razı. Bize karışmak düşmez, öyle mi acaba?

2 yıl kadar önce BBC'de yayınlanan bir belgeselde aktarılan bir olayı anlatayım, hep beraber karar verelim. Programın konuğu finans sektörünün patlama yaptığı dönemde bu işin göbeğinde olan, yüzbinlerce dolar kazanan geç adamlardan biri. Sonrasında yaptığı kimi hatalar nedeniyle hapse giren adamımız pişmanlıkları üzerine bir kitap yazar ve belgesele konuk olur. Anlattığı olaylardan biri inanılmaz. Çok stresli bir iş yapan bu arkadaşlar bir saatlik öğle tatilleri için bir cüceyle saati 5000 dolara anlaşırlar, cüce vücudunu koruyacak giysilere bürünüp gelir ve adamlarımız onu bir topu fırlatır gibi birbirlerine atıp tutarak eğlenirler (midget tossing diyordu arkadaş buna).

Kanunen baktığımızda aynı durum söz konusu. Bir yetişkin saati 5000 dolar gibi müthiş bir ücretle çalışmak üzere bir anlaşma imzalıyor, özgür iradesiyle. Kanunen her şey iyi de ahlaken insanın midesini bulandıran bir şey yok mu burada?  Bedensel olarak diğerlerinden farklı olan bir insan, bunu eğlence unsuru olarak gören bir kısım adamların insandan yapılmış topu olarak çalıştırılıyor. Özü itibariyle bakıldığında Çocuklar Duymasın'ın yaptığı bundan farksız.

Kapitalizmin pisliği burada da kendini ele veriyor. Teorik olarak hepimiz özgür yetişkinleriz, özgür irademizle istediğimizi tercih eder, istediğimiz işi yaparız. Özgür iradesiyle striptizcilik, fahişelik yapanlar da böyle, kendini kucaktan kucağa attıran cüceler de. Yeter ki bizim gibi eşit ama bizden biraz daha fazla parası olan insanlar uygun bir ücretle bu hizmeti satın almaya razı olsunlar, iş akdi yapılsın, anlaşır gideriz. Kimse kimseyi suistimal etmiş kabul edilemez.

Ne güzel şey eşitlik...

27 Ağustos 2010 Cuma

Hepimiz Burhan Altıntop'uz!

Hepimiz Burhan Altıntop'uz! Slogan olsun diye değil, gerçekten.

Gelin bir kısa özgeçmiş şablonu yaratalım:

19.. yılında x ilinde dünyaya geldi (doğum tarihi 1965-1985 arasında olsun; x, İstanbul-Ankara-İzmir dışındaki illerimizden biri olacak). İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra y üniversitesi z fakültesinden başarıyla mezun oldu (y, bir önceki parantezde buralar olmaz dediğimiz illerimizdeki büyük ve saygın üniversitelerimizden biri; z ise mühendislik, işletme, iktisat, tıp olsun). Şu anda hh şirketinde gg müdürü olarak çalışmakta olan jjj, ingilizce bilmektedir.

Türkiye'de ne kadar çok insanın özgeçmişi bu basit şablonla özetlenebiliyor farkında mısınız? Taşra esnafı, biraz parası olan köylü veya memur-işçi anne babalardan, taşrada doğmuş; oradaki okullarda çok başarılı olmuş, sınıflarında hep parmakla gösterilmiş; sonra iyi bir geleceği olur ümidiyle memleketin en iyi üniversitelerinde bin bir güçlükle okumuş-okutulmuş; en sonunda bir şirkete müdür olmuş çocuklar. Gidin bakın, şirketler, sokaklar onlarla dolu.

Her ne kadar beyaz türkler arasında ve onlara benzer şekilde yaşamaya çalışsalar da mazileri buna izin vermeyen bu insanlara "kırık beyaz türkler" demeyi tercih ediyorum. Ne demiş adam "you can take the boy out of the cult, but you can not take the cult out of the boy", Türkçeye ve Türkiye'ye uyarlarsak "varoştan adam çıkar ama varoş adamdan çıkmaz". Çocukluklarının alışkanlıkları ve o mazinin etkisinde oluşan zevkleri, üsluplarına sinmiş bir şekilde bu insanlarla hep yaşayacak. Çoğu kez ailelerinin, köyle hiç bağı olmamış, yalnızca şehir hayatı içinde yaşamış ilk kuşağı olan bu çocuklar her yerde.

İçlerinden biri ise bir kaç yıl boyunca televizyon aracılığıyla evlerimize konuk oldu. Avrupa Yakası'nın Burhan Altıntop'u bu şablonun aşırı maskaralaştırılmış bir parodisi değil miydi? Jenerikte "ben de üniversite okudum, ben de Nişantaşı çocuğuyum" diye bağırıyordu Burhan, öyle değil mi? Koleje gidip ilkokul günlerinden itibaren öğrenmediği için her daim bozuk olmaya mahkum İngilizcesi, çocukluğunda etrafında saygıdeğer bulduğu amcaların elinde gördüğü için ciddi adamların vazgeçilmez aksesuarı zannettiği elinden düşmeyen komik çantası, caz konserine de gitse düğünde el çırpan adam modundan çıkamayışı, ne zaman Aslılarla takılsa ayak uyduramamaktan doğan komik halleriyle Burhan.

Karşısında ise kimbilir kaç kuşaktır İstanbullu, aileden burjuva, onu horgörmeye programlı Aslı; yani taklidi değil aslı, kırığı değil kar beyazı olarak "Beyaz Türk".

Gülse Birsel, Kırık Beyaz Türklere karşı içindeki sınıfsal öfkeyi Burhan üzerinden üstümüze kusarken o diziyi en çok izleyenlerin, bunlara en çok gülenlerin Kırık Beyaz Türkler olması da ayrı bir şakaydı adeta; elbette bu kitle yapılanı anlayamayacak, hatta alkışlayacak kadar kültürsüz, cahil ve aptal olacaktı, değil mi? Aileden burjuva kızımız, Selin karakteri üzerinden de hayatı boyunca maruz kalmak zorunda kaldığı sonradan görme zenginlerle dalgasını geçiyordu.

Daha da beteri Gülse Hanım bizi bize satarak para kazanırken Türkiye'nin en modern, en iyi, en akıllı komedilerinden birini yapıyor olmakla taltif ediliyordu basının büyük kısmı tarafından. O zaman insan sormak istiyor:

Gülse Birsel, kafasındaki Burhanlara Burhan Altıntop'u satıp para kazanırken (sınıfsal öfkesini boşaltmanın rahatlatıcı etkisinin yanında elbette) iyi ve zekice de, Şahan Gökbakar Recep İvediklere Recep'i satarken niye tu kaka?


Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.