20 Temmuz 2011 Çarşamba

Parrhesia veya boş bir çaba

Epeyce bir zaman önce, bu blogda "Sen, ben, bizim oğlan" başlıklı bir yazı  yayınlamıştım. Karşı karşıya gelen iki taraftan birinin diğerinden çok güçlü olduğu durumlarda, zayıf kalanın en büyük silahının güçlü tarafın yanlışarını ifşa etmek olduğu temalı bir yazıydı.

O yazıyı yazmama sebep olan bir açıdan kendi başımdan geçenlerdi. 4,5 yıl asistanlık, 2 yıl tıp fakültesi asistan temsilciliği yaptıktan sonra gördüğüm şey yanlışın sahiplerinin o yanlışı düzeltmek konusunda bir gayreti olmadığı çünkü onları buna zorlayan bir şeyin var olmadığıydı. Benim elimde kalan da anlatmaktan fazlası değildi.

Hacettepe'deki son günlerim içinde yapılan  "Nasıl Bir Üniversite?" toplantısının panel kısmında asistanlar adına ben konuştum. Uzunca bir zaman bu blogda yer verebilmek için videoya ulaşmaya çalıştım ama orijinalini elde edemedim. Şu linke giderseniz panelin 2.kısım videosunda 20:26'da benim konuşma başlıyor.




Konuştun da ne oldu derseniz, benim bildiğim kadarıyla hiçbir şey. Benim  o konuşmada kullandığım gözlemleri yaptığım yer olan Hacettepe'de o günden bugüne değişen, benim haberdar olduğum bir şey yok. Memleketin tüm üniversitelerinde uygulanmak üzere getirilmiş yeni bir standart da yok. Boşuna konuştum yani...


Büyük resim böyle. Meselenin benimle ilgili olan kısmındaysa çok şey oldu aslında. Ben konuşurken, o salonda, o dönem çalıştığım anabilim dalından kimse yoktu. Yaklaşık bir ay sonra video internete konduğundaysa benim görev sürem bitmiş, bölümden ayrılmıştım. Kıyamet de o zaman kopmuş .Video bölümde izlendiğinde söylediklerimi üstüne alınanlar da olmuş, her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini düşünenler de, çokça kızanlar da. Bugün, kısmen bunun bir mirası olarak, dört buçuk yılımı geçirdiğim bölümümle pek bağım kalmadığını söyleyebilirim. Hala adım geçtiğinde akla ilk gelen bu oluyor, pek de hoş olmayan bir şekilde anılıyormuş bu olay duyduğum kadarıyla.

Kariyerinin başında sana referans olmalarına ihtiyaç duyacağın insanların bir kısmını kızdırınca da hayat kolaylaşmıyor elbette. Günün birinde akademiye geri dönemeye niyetlensem, o insanlardan birinin çalıştığı bölümlerden beni almak isteyecek birinin çıkacağını da sanmam. Ne zaman susması gerektiğini bilmeyen, güvenilmemesi gereken, sırları açıklayan bir adam damgası yesem, buna da ne şaşırır, ne de gücenirim. O konuşmayı yaparken de bunun mümkün olduğunu biliyordum, bugün de yapılsa itiraz etmem.


Sonuç; ben doğru bildiğimi söyledim, yanlışlarda değişen bir şey olmadı, benden başka kimsenin hayatında hiçbir şey değişmedi.

Bugünden sonra benzer bir şey  yapacak herhangi birinin macerası da farklı olmaz. Arasıra birinin çıkıp bir şeyleri söylemesinden daha sistematik bir işleyişe ihtiyacımız var yanlışları düzeltmek için. Bilmem, belki bir gün olur.




Not:
Parrhesia koşulsuz ve açık şekilde doğruyu söyleme; incitme ihtimaline rağmen, yeri geldiğinde incitilme tehlikesini göze alarak hakikati dile getirme olarak özetlenebilir sanırım. Tanımda eksiklik varsa, kavrama değil bana aittir.

19 Temmuz 2011 Salı

Kısa kısa

  • Müslümanlığını kimlik haline getirenlerle dalga geçen ateistliğini kimlik haline getirmiş kardeşlerim ve ateistliğini kimlik haline getirenlerle dalga geçen müslümanlığını kimlik haline getirmiş kardeşlerim, aynı bozuk paranın iki yüzünde duruyorsunuz. Bozuk para bu, cebe atılır, unutulur, sakız parası olur; kıymetiniz de o kadar işte.
 
  • Beethoven'in dokuzuncu senfonisinin ruhunu ve engellenemez coşkusunu öldürmeyi başaran, yine de büyük şef muamelesi gören adam var; yalnız Türkiye'de olsa iyi, bütün dünyada. Pazarlama budur, halkla ilişkiler budur.


  • Bir zaman, bir konuda haksızlığa uğramış olmak kimseyi entelektüel yapmaz. Bu gibi insanların o dönemin şahidi ve anlatıcısı olarak ortak hafıza için faydası yadsınamaz; çözüm önerileriyle sürece katkıları da olabilir. Bizde yapılan hata  tek konuda faydalı olabilecek insanlara, tam teşekküllü entelektüel muamelesi yapılması, bu kişilerin de kendilerinde böyle bir vasfın var olduğuna inanmaya başlaması. O maceranın içinden geçmiş ama genel anlamda bir birikimi, dünya anlayışını, analiz yeteneğini geliştirmiş kişilere sözüm yok. Yalnızca dini, ırkı, politik görüşü vb. nedeniyle baskıya uğramış, temele hep bu meseleyi koyarak okumuş-yazmış insanlara aydın muamalesi yapmaya bir son verilse ne güzel olur... 

  • Twitter'da tuhaf bir beklenti var, "şöyle yazmalısınız" şeklinde. Gazeteci Ahmet Hakan Coşkun'a "köşenizde derin, twitter'da sığsınız" yazıyor güzel insanımız. "Beğenmiyorsan takip etme" deyip geçersin ama öyle değil, aslında entelektüel dahi değil yalnızca gazeteci olan bir adamdan ağzını her açtığında hikmet yumurtlamasını bekliyor vatandaş. Adam haftada altı gün yazı yazıyor, üç akşam televizyonda programı var. Belli bir meselede ciddi bir üslupla fikir serdetmek istediğinde bunu yapacağı bir bir mecra var zaten elinde. Niye aynı şeyi Twitter'da da sürdürmek zorunda olsun? Yok mu adamın yalnızca kafa dinlendirebileceği bir ortam olarak kullanıp, zaten iş icabı içinde yaşadığı konulardan uzak duracağı bir kurtarılmış bölge yaratma hakkı? Köşe yazarı mavra yapamaz mı? Hadi, gazete köşesini dolaylı olarak kamuya ait kabul edelim, Twitter tamamen adamın kendine ait bir alanı; isterse iddia edildği gibi çapkınlık da yapar. İnsanlar veya teknolojilere görev yükleme alışkanlığı hastalık halinde memlekette. Her ağzını açtığında insanlığın sırlarını açıkladığını zanneden, her demecinde ülkeyi bir kere daha kurtaran devletlilerimiz var zaten; herkes onlara benzese memleket iyice sıkıcı olmaz mı?


  • Romanları dizi yapan bir televizyon sektörümüz var. Akışı tersine çevirelim: Zaten roman uyarlaması olanları bir yana bırakırsak, senaryosundan eli yüzü düzgün bir roman çıkarılabilecek kaç dizimiz var (kurgu, karakterlerin işlenişindeki derinlik vb. açısından)? Şu an için sıfır. Bıçak Sırtı bu yüzden eşsiz bir diziydi; 2007-2008 sezonunda yayınlandı, 30 bölümde bitti, henüz bir benzeri yapılamadı.
Not: Bu aralar sürekli bilgisayar başındayım, çeviri yapıyorum. Bütün gün elin klavyede, gözün ekranda olunca bir şeyler yazmak istiyorsun ama uzun uzun yazacak kadar kafayı toplamak da mümkün olmuyor. Oysa bir şeyler yazmak numarasıyla işten kaçmanın tadına doyum olmaz. Ben de aklıma gelenleri kısa kısa not almaya başladım Evernote kullanarak,bu yazıdaki içerik orada birikenlerdir. Zamanında "Evernote kullansana abi" diye baskı yaptığı günlerde önerisini dinlemediğim arkadaşım Emrah Songur'a buradan selam ederim: Sözüne geldim hafızım, başladım kullanmaya.

15 Temmuz 2011 Cuma

Büyük bir yalan

Geride kalan ay içinde Türkiye'deki tıp fakültelerinde mezuniyet törenleri yapıldı,  2011 mezunu doktorlarımız diplomalarını aldılar. Bu mezunlardan, okulları tarafından mezuniyetleri Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiş olanlar, kendileri bir başvuru yapmaksızın, otomatik olarak önümüzdeki ay yapılacak olan 40. dönem zorunlu hizmet kurasına dahil edilecek Bakanlık tarafından. 40. kez yapılacak bu kölelik kurasının önemli bir özelliği var ama, bunu atlamayalım...

Zorunlu hizmete temel olan 5371 sayılı kanun 21.06.2005 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazete'de 04.07.2005 tarihinde yayınlandı ve bu tarihten itibaren yürürlüğe girdi. Bundan 2-3 ay sonra tıp fakülteleri 2005-2006 öğrenim yılına başladılar. O tarihte başlayanlar 2010-2011 döneminde mezun oldular. Önümüzdeki ay kuraya girecek olanlar bu gençler. Zorunlu hizmet yürürlüğe girdikten sonra okula başlayan ilk kuşak.

Tıp camiası dışında biriyle zorunlu hizmet meselesini tartışmaya başladığınızda, ezberletilmiş gibi ilk duyulan sorulardan biri şudur:

-Okula/uzmanlığa başlarken sonunda zorunlu hizmet olduğunu bilmiyor muydunuz? Bile bile seçtiniz, şimdi gidip efendi efendi yapın hizmetinizi.

Yukarıdaki tarihlerden anlaşılacağı üzere çoğumuz bu soruya gönül rahatlığıyla "bilmiyorduk" diye cevap verebiliriz. Biz fakülteye/uzmanlığa başladığımızda o kanun henüz ortada yoktu. Bugüne kadar zorunlu hizmete gönderilen pratisyen hekimlerin HİÇBİRİ, okula başladıkları gün, mezun olduklarında zorunlu hizmete gitmezlerse doktorluk yapamayacaklarını bilmiyordu. Bu soruyu soranlar bilmediklerinden soruyorlarsa ne ala, eğer onlara meseleyi bu şekilde aktaran biri olmuşsa, kendilerine BÜYÜK BİR YALAN söylenmiş demektir.  

Sık sık duyduğumuz sözlerden biri Türkiye'de doktor açığı olduğudur; tıp fakülteleri yeterince mezun vermiyormuş. Bu sorunun çözümü için, AKP iktidar geldiğinde 5000-6000 civarında olduğu söylenen yıllık mezun sayısı, son yıllarda 8500'e çıkarılmış, hedef 13000 imiş. 

Bu sayıları doğru kabul edecek olursak senede 5000 kişiden , 6 yılda 30000 doktor eder. Geride kalan 6 yılda, bu ülke, okula girdiği gün başına böyle bir şey geleceğini bilmeyen 30000 doktoruna, onlara sormadan zorunlu hizmet kurası çekti. Uzmanlığa başlayanlar, gitmeyenler vb. bunun %75'ini oluştursa kalır elde 7500 kişi. 7500 kişi, sonunun buna varacağını bilmeden yaptıkları bir tercih neticesinde, diplomaları ellerinden alınarak, kendilerinin karar vermediği yerlerde ve işlerde (kurada tercih sayısı 3 ile sınırlıdır, çoğu zaman orası çıkmaz) zorla çalıştırıldılar. Ve onlara "bunu bilerek başlamıştın okula" diyenlere laf anlatmak zorunda kaldılar.

Aynı hesabı uzman hekimler için yaparsak (uzmanlığı 4 sene sayarsak onlar için süre 2 yıl önce bitmişti), toplam sayımıza birkaç bin kişi daha eklenir (onların uzmanlık sınavına girerek kaçma şansı yok, yan dal uzmanlığı kontenjanları da çok kısıtlı).

10-15 bin doktorun ne önemi var, öyle değil mi?

Değil!!!

Meseleye şöyle bakalım.

Bu ülkede son altı yılda 10-15 bin doktor, kanun yapma yetkisini kullanarak oyun ortasında kural değiştiren devlet tarafından, "zorunlu hizmeti tamamlamazsanız, diplomanızı alamaz, mesleğinizi yapamazsınız" denerek, eğitime başladıkları gün henüz ortada dahi olmayan bir şarta tabi tutuldular. Kanunların ileri doğru işlemesi, kazanılmış hakların korunması gibi temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınarak yapıldı bunlar. 

Karşınıza 25-35 yaşları arasında bir doktor çıkarsa bunları aklınızda tutmanızı rica ederim. O insanların hakkı böyle gasp edildi, bu gasp "biliyordunuz, seçmeseydiniz" yalanıyla da bir güzel maskelendi. Böyle bir haksızlığa mahkum edilmiş insanların neler hissedeceğini bir düşünmenizi rica ederim.


Not: 2005'te üniversite tercihleri hangi tarihte son erdi bilmiyorum, aradım ama kaynaklara ulaşamadım. Kanunla ilgili verdiğim tarihlerden önceyse, bu sene mezun olanlar da katakulliye gelmiş demektir. Sayılara onları da ekleyerek düşünün.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Sağlık Bakanlığı'nın itirazı

Bir tıbbi cihaz geliştirmeye çalışan bir arkadaşım var, projesinde çalıştırmak üzere bir doktor arıyor. Sigorta+maaş, mis gibi iş. Farmakoloji uzmanlığım için zorunlu hizmetimi tamamlamadığımdan farmakolog olarak çalışamam ama pratisyenliğim baki, bu projede pratisyen olarak çalışabilirim.

Veya bu akşama kadar öyle zannediyordum...

Sonra ev arkadaşım kanundaki "devlet hizmet yükümlülüğünü yerine getirmeyenler, mesleklerini icra edemezler" hükmünü hatırlattı ve "sen pratisyenlik de yapamazsın" diye beni kızdırmaya başladı. Bu kuraldan ben de haberdardım ama bunun yükümlülüğe tabi olan mesleğim farmakologluk için geçerli olup, mezuniyet tarihim nedeniyle kanuna tabi olmayan pratisyen hekimliğim için geçerli olmayacağını düşünüyordum. Sonra bu işi biraz araştıralım dedik ve şuna rastladık:


"
...
UZMAN/YAN DAL UZMANI OLARAK MECBURİ HİZMET YAPMAK İSTEMEYEN VE PRATİSYEN/UZMAN DİPLOMALARI ELİNDE OLANLARIN, ZORLA MECBURİ HİZMETE GÖNDERİLEMEYECEĞİ:
Uzman olarak mecburi hizmet yapmadığım için, yasal ve kazanılmış hakkım olan pratisyen hekimliğimin, Sağlık Bakanlığı tarafından, mecburi hizmetten istifa ettikten sonra çalıştığım özel hastaneye gönderilen bir yazı ile elimden alınması hakkında, şahsımın taraf olduğu bir dava vardır. Davayı açmış olduğum İstanbul 6. İdare Mahkemesi ve bu mahkemeye Bakanlık tarafından yapılan itiraz sonrası davanın yürütüldüğü Danıştay 10. Dairesi tarafından, “bu uygulamanın haksız” olduğu yönünde karar alınmış olup; yine, Bakanlık tarafından Danıştay’a yapılan itiraz nedeniyle, dava Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda görüşülmeyi beklemektedir.  Bu kurulun da, benzer karar alacağı ümit ve beklentisi içindeyim. Bu davanın hekimler açısından; yan dal uzmanı olup, kazanılmış uzmanlık hakkı olan veya şahsım örneğinde olduğu gibi, uzman olup, kazanılmış pratisyen hekimlik hakkı olan kişilerin (yani diplomaları elinde olan hekimlerin), özel sektörde ve çalıştıkları yerde (öğretim görevlileri için üniversiteler) sırasıyla uzmanlık/pratisyenlik yapma hakkı kazandırma niteliği olduğunu da söylemek isterim."

(Dr. Mustafa Dinler'in yazısının tamamını burada okuyabilirsiniz)


Yani olan şu:

1) Benim gibi uzmanlığını tamamlamış ama mecburi hizmet yapmak istemeyen bir doktor, mecburi hizmete tabi olmayan pratisyenliğini icra etmek ister, bir hastanede pratisyen olarak çalışmaya başlar.

2) Zorunlu hizmetini tamamlamazsa pratisyen olarak da çalışamayacağına inanan Sağlık Bakanlığı hastaneye bir yazı yollar ve kendisinin çalıştırılamayacağını belirtir.

3) Doktor buna itiraz eder, olay Danıştay'a gider, Danıştay doktoru haklı bulur. Bu karara göre, doktorumuz pratisyen olarak çalışma hakkına sahiptir. 

4) Uzmanlık için zorunlu hizmetini tamamlamamış bir doktorun, zorunlu hizmete tabi olmayan pratisyenliğini de icra edemeyeceği konusunda ısrarlı olan Bakanlık itiraz eder.

Olay -bildiğimiz kadarıyla- şimdilik bu aşamada.

Buna göre yaşanan gariplik şu:

i) 01.06.2005 tarihinde ben 11 aylık pratisyen hekimdim ve uzmanlık eğitimime başlamamıştım; isteseydim o günden sonra ömrümün sonuna kadar pratisyen hekim olarak çalışabilirdim.

ii) Ertesi gün uzmanlık eğitimime başladım, 20 gün sonra da Bakanlık'ın devlet hizmet yükümlülüğü uygulaması Resmi Gazete'de yayınlandı ve o günden geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi.

iii) Uzmanlığa başladığı gün böyle bir yükümlülüğe tabi olmayan ben, 20 gün sonra, önce devlete kölelik etmezsem, eğitimimi tamamlasam da, ömrüm boyunca farmakologluk yapamayacağımı öğrenmiş oldum. 

iv) 4,5 yıl sonra uzmanlık eğitimimi tamamladım ama mesleğimi yapamıyorum.

v) Ve bu akşam öğrendim ki Bakanlık'ın itirazı kabul edilirse,  kazanılmış hakkım elimden alınacak ve uzmanlık eğitimi almamış olsam ömrümün sonuna kadar yapabileceğim pratisyenliği de yapamayacağım.

vi) İtiraz kabul edilirse özel şirketlerde (ilaç sektörü, özel hastaneler, AR-GE vb.) de doktor olarak imza yetkisi kullanmam gereken bir iş yapamayacağım. Tıp fakültesi dışındaki okullardan mezun olanların da yapabildiği işlerde çalışabilirim ancak bu şirketlerde.
 

İyisi mi, ben gidip bir berberin yanına çırak gireyim. Tıp ve ilaçlar konusundaki bilgim, traş sırasındaki geyikler için ömür boyu yeter bana; biraz da futbol öğrenirim hatta, idare eder giderim. Bir zaman sonra önce yerel gazetelere, sonra televizyonlara da haber olurum "doktor berber" başlığıyla. Güzel kariyer...

Sonuç: Ben şimdilik o projeye başvurmasam daha iyi, sonra projedekilerin  de başı belaya girmesin benim yüzümden.

En önemli mesaj: Doktor olmayın. Çocuklarınızın doktor olup bu eziyetleri çekmesini onlardan istemeyin.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Gelişme ve yabancılar


Bana hormonlu domatesleri hatırlatan bir büyüme olsa da ekonomimizin büyüdüğü söyleniyor yıllardır. Dünyanın ilk 20 ekonomisi arasına girmiş olmanın, büyük ve dünyanın gözdesi Türkiye'yi yarattığı da iddialar arasında; ilgi odağı olmuş, çekim merkezi haline gelmişiz.

Kim bilir, turistler ve finans sektörü için belki çekim merkezi haline gelmiştir Türkiye ama benim ilgimi çeken okuyanlar ve çalışanlar. Bir ülkenin gelişmişliğinin ölçütlerinden biri olarak o ülkeye çalışmak ve okumak için gelen yabancı uyruklu kişilerin sayısı ve sosyoekonomik durumunu kullanabileceğimizi düşünüyorum. ABD, Japonya, Birleşik Krallık, Almanya gibi örnekler bu parametrelerle gelişmişlik arasındaki ilişki hakkında fikir verebilir.

Hititoloji gibi saha çalışması yapmak, oirijinal kaynaklara ulaşmak için Türkiye'ye gelmek zorunda olunan branşları veya Türkiye toplumu vb. üzerine araştırma yapmak için buraya gelen sosyal bilimcileri bir yana bırakırsak (yani buradan başka bir yerde yapılamayacak işler), özelllikle mühendislik, temel fen bilimleri gibi alanlarda Türkiye ne kadar tercih edilen bir ülkedir? Türkiye'de, bu alanlardaki doktora ve yüksek lisans eğitimi mezunlarının yüzde kaçı yabancı uyrukludur ve bu oranda son 10 yılda ne kadar artış olmuştur? Talepte/başvurularda, mezun sayısına henüz yansımamış bir artış var mıdır? Bu artış, ekonomideki büyüme verileriyle uyumlu mudur, benzer büyüklükte midir?

Çalışmak için gelmiş olanlar ayrı bir mesele. Türkiye'de çalışmakta olan yabancı uyrukluların eğitim düzeyi dağılımı nedir? Bu kişiler patentlenebilir teknoloji geliştirilmesi gibi yüksek artı değer oluşturan işlerde çalışan iyi eğitimli bir grup mudur yoksa sigortasız, kaçak işçi statüsünde ucuz emek olarak sömürülmekte olan eğitim seviyesi düşük bir grup mu? Bu iki grubun, toplama oranları nedir? Bu oranlarda son yıllarda nasıl bir değişim vardır?

Bir süredir aramama rağmen bu sorulara cevap vermemi sağlayacak verilere ulaşamadım; Türkiye'de sağlam veri bulmak hala kolay değil. Yabancı öğrencilerle ilgili, OECD istatistiklerinde bazı veriler var ama çalışma alanlarına dair ayrıntılı bilgi yok.

Gelişmişlik ve büyümeden bahsedeceksek bu parametreleri de ele almak, daha gerçekçi bir resmi görmemize yardımcı olabilir. Elbette önce şuna karar vermek lazım: Gerçeğin ne kadarına katlanabiliriz? Bu verileri üretecek güce ve kaynaklara erişime sahip olan otorite, bu gerçekleri görmek/göstermek ister mi?

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Yanlıştan dönenler

Birkaç ay önce, üç kısım halinde, ilaçta promosyon yasak olmasına rağmen, sildenafil içeren Viagra benzeri ilaçları "2 alana 1 bedava" kampanyalarıyla satan eczaneler hakkında yazmıştım ve delil olması için fotograflarını da yayınlamıştım ( Kısım I , Kısım II, Kısım III).

Son bir hafta içinde sevinerek gördüm ki, söz konusu her iki eczane de bu ilanları vitrinlerinden kaldırmış, bunu uygulamaya da son verdikleri şeklinde anlamak isterim. Bu iş nasıl oldu bilemiyorum. Aklıma üç yol geliyor:

1) Sonunda mesleki ahlakları uyandı ve kanunlara uygun çalışmaya karar verdiler.
2) Yetkililer meseleyi daha ciddi elel almaya başladılar ve kontroller sonucu bu işe son vermeleri gerekti.
3) Bu promosyon artık kar sağlamaz hale geldi ve vazgeçtiler.

Hangisi olursa olsun, fark etmez; bu rezillik sona erdiği için mutluyum. Yanlışı sergilemiş olmanın, bana, bu yanlıştan dönüldüğünü de haber verme sorumluluğu yüklediğine inandığımdan bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Yanlıştan vazgeçilmesinde emeği olan ilgililere teşekkürler.

10 Temmuz 2011 Pazar

Evlilik ve (geniş) aile

Haklarla sorumluluklar arasındaki dengeyi ve karşılıklılığı bozduğunuz yerde, er veya geç, sıkıntı çıkması neredeyse kaçınılmaz. Bugün Türkiye'de evlenmeye çalışan gençlerin yaşadığı sıkıntıların kısmen bununla da ilgisi var sanırım.

Ailelerin, evliliğe dair pek çok konuda söz sahibi olma konusunda kendilerinde buldukları hak eskiden kalma bir şey. Bu hak ortaya çıktığında o çocuklar evlendiklerinde geniş ailenin içinde kalıyorlar ve evlenme sürecinde de geniş ailenin iktisadi kaynaklarını kullanıyorlardı. Böylece geniş aile bir süreliğine başka önceliklerini askıya alıp çocukların evliliğinin finansmanı ve organizasyonuyla uğraşırken (sorumluluk), bunun karşılığında meselede büyük ölçüde de söz hakkı sahibi oluyordu (hak). 

Geniş ailenin rafa kaldırıldığı çağımızda işin sorumluluk yönü kısmen veya kimi hallerde tamamen ortadan kalkmışken (ailelerinden başka bir şehirde kendi olanaklarıyla evlenmeye çalışan gençler örneğinde olduğu gibi), gençlerin yeni kuracağı düzen geniş ailenin gündelik yaşayışına çoğu durumda hiçbir etki etmeyecekken, haklar bahsi hala eski işleyişini sürdürüyor. 

Gençlerin ne zaman, ne şekilde evleneceğinden, nerede yaşayacaklarına kadar söz sahibi olmak isteyen ailerle karşılaşıyoruz ve buna karşı çıkmak, geleneklerin büyüklere verdiği haklara itirazın herhangi bir türüne yapıldığı gibi, saygısızlık olarak yaftalanıyor. 

Sancılı modernleşme (kapitalistleşme) sürecimizin arızalı bir yönü daha... 

8 Temmuz 2011 Cuma

Fenerbahçe çökerse

Bu haftayı futbolda şike skandalı gündemiyle geçirdik. Konu hakkındaki tartışmanın geldiği tuhaf bir nokta da  Fenerbahçe'nin olası ligden düşürülmesinin diğer takımlara ve genel olarak futbol ekonomisine etkisi. Parça parça pek çok kişi tarafından dile getirilse de en güzel özetini bu sabah Twitter üzerinden Deniz Ülke Arıboğan yaptı bu düşüncenin. Özeti şu: Futbol, her elemanın birbirine bağlı olduğu kocaman bir ekonomidir. En büyük elemanı sistem dışında bıraktığınızda Erzurum'da stat önünde köfte satan adama kadar herkes, milyonlar bundan etkilenir.


Bu argümanları bir yerden hatırlıyor muyuz? Elbette.


ABD'de 2008 krizi patladığında bankalar ve finans şirketleri büyük zorluklar içine girdiler ama bunlar içinde o kadar büyük olanlar vardı ki, onların batmasına izin verilirse diğerlerini de arkalarından sürüklemeleri kaçınılmazdı. Bu büyük şirketler ödemelerini yapmadığında pek çok başka finansal aktör de ödemeler dengesinde problem yaşayacak, er veya geç onlar da batacak ve domino etkisi sürecekti. Bu nedenle A&G'nin batmasını seyreden devlet, başka büyük kurumları kurtarmak zorunda kaldı; bunu da kamunun parasıyla yaptı. Gerekçe bu şirketler batarsa ekonominin motorunun duracak olması ve bundan en çok etkilencek olanın, parası bu şirketlerin kurtarılmasında kullanılan milyonlar olacağıydı. Bu duruma verilen isim "too big to fail" oldu, "batamayacak/batmaması gerekecek kadar büyük".


Bugün Fenerbahçe konusunda karşımıza getirilen argümanlardan biri bu ve buna şiddetle karşı çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Nedenini açıklayayım.


Bu büyük finansal aktörlerin kurtarılmasına karşı çıkanların  en büyük itirazı ortaya çıkacak "moral hazard" yani ahlaki zarardı. Karını artırmak için ne kadar sorumsuzca davranırsa davransın, işler kötü gitmeye başlayınca kamu yararı için er veya geç kurtarılacağını bilen, işler iyi giderse de kar edecek olan, yani her durumda kazanan aktörler aynı büyük riskleri almaya devam edeceklerdir dendi. Peki ne oldu? Tam da bu oldu. O gün kamunun parasıyla kurtarılanlar bugün aynı şeyleri yapmaya devam ediyorlar, yeniden kar etmeye başladılar; yönetici ve yatırım uzmanlarına milyonlarca dolarlık maaş ve bonusları dağıtıyorlar yeniden, ABD halkı ise hala işsizlikle boğuşuyor, ekonomi hala durgunluktan çıkmış değil. Batmasına kayıtsız kalınamayacak kadar büyüktüler, artık daha da büyükler; bir krize daha neden olsalar, yine batmalarına göz yumulmayacak.


Fenerbahçe'nin, bu oyunda/piyasada, oyunun dışına atılamayacak kadar büyük bir aktör olduğunu savunanlara bunları hatırlatmak gerek. Yalnızca bu büyüklük nedeniyle Fnerebahçe'yi veya Trabzonspor'u kurtarmaya çalışmak futbola yukarıda anlatılanlara benzer zararlar verecektir. Yaptıklarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaklarını öğrenenler aynı riskleri almaya, aynı hataları yapmaya devam edeceklerdir. Dahası bu sayede giderek daha da büyüyücek ve sistem için "vazgeçilmezlik"leri (!) daha da artacaktır.


Yanlışlığı çoktan anlaşılmış bir fikri, bu kez ekonomide değil futbolda, önümüze sürenlere gereken yanıtı verelim derim. Milyonlar zaten kaybedeceklerini kaybetmiştir, en azından buna sebep olanlar da (suçlulukları ispatlanırsa) cezalandırılsın.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Hiçbir şey söylemeyen sözler

Pek çok ürünün reklamında, sıkça tekrarlanan bir söz var:

Uzmanlar tarafından tasarlanmış olan...

Ya kim tasarlayacaktı? Sokaktaki adama tasarlatacak değildiniz herhalde. O ürünü piyasaya çıkarıp satmak için bir patent almanız gerekmedi mi? O patentteki teknik bilgiler kısımlarını doldurmak için bile size bir "uzman" gerekiyordu, elbette ekipte vardı. Fabrikada üretimini yapmak için prosesi planlayacak bir uzmana da ihtiyacınız vardı. Bunlar artık her ürün için kural, kaçınılmaz, vazgeçilmez. Piyasadaki her ürünün sahip olduğu bir özelliği (uzman tarafından geliştirilmiş olmak) reklamda kullanmak sizi bir adım öne çıkarmayacağına göre, amaç ne?

Verilmek istenen mesaj "uzman tasarladı, çok etkili, çok güvenilir" ise çok yanılıyorsunuz. Bunun en güzel örneği de piyasadan çekilmek zorunda kalan ilaçlardır. Bir ilacın geliştirilmesi ilk gününden itibaren uzmanlar elinde yürüyen bir süreçtir ama bu, piyasada yaygın olarak kullanılmaya başlanana kadar fark edilemeyecek yan etkilere mani olmaz. Rofekoksibin geliştirilmesinde çalışan eczacılık, tıp, kimya vb. alanlardan gelen, çoğunun adını dahi  bilmediğimiz "uzman"ların adını alt alta yazmaya kalksak bu bloga bugüne kadar yazılanların toplam uzunluğuna denk gelir belki ama sonuç ortada. Etkili olsa da yeterince güvenli olmayan bir ürün ortaya çıktı ve piyasadan çekildi. 

"Uzmanlar tarafından" sözünün bende bıraktığı izlenim bir hakikati alıp, ondan boyunu aşan bir ima yaratmaktan ibaret. Tıpkı, başka alanlarda üç beş yayın yapıp aldıkları "tıp profesörü" ünvanının insanlara verdiği güveni suistimal edip, onlara, ne işe yaradığına dair elle tutulur tek bir araştırma olmayan otları pazarlayan televizyon doktorlarının yaptığına benziyor bu reklamlar. Güven mesajını ver, sonrası Allah kerim, elde ne varsa ittirirsin. 

Beğendiyseniz paylaşabilirsiniz, maksat söz yayılsın.